İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türk-Ermeni Barışmasında Atılması Gereken Adımlar – 2

IV.Gün

4) Kahramanları kötü adamlara dönüştürme
ikilemi

Yukarda söylenenlerden başka, tarihle
yüzleşmeyi neredeyse imkansız hale getiren ilave bir faktör
daha vardır.  Eğer bir toplum,
bugününü borçlu olduğu kişilerin (bizim
örneğimizde içlerinden bir kesimin),
birer kahraman değil de, aslında kendi öz kimliğinin
kültürel bileşenlerini
tehdit eder türden suçlar işleyen kişiler olduğunu
keşfederse bunu ne kadar
kaldırabilir? Eğer varsa böyle bir gerçekliğin yaratacağı
şok kabul edilmek
durumundadır. Bu durum, bir toplumun, sahip olduğuna inandığı kendi
kimliği ile
bunun başkaları tarafından kabul edilmiş hali arasındaki
büyük bir çelişkinin
varlığına denk düşer. “Kahraman” ile “katil veya hırsız sayılma”
arasındaki
korkunç uçurumla baş etmek için kollektif
şizofreniden, inkardan, o olayla
ilişkisini yok saymaktan veya içine kapanmaktan başka
çare yok gibi gözükür.
Türkiye’de konu üzerine konuşmaktan kaçılmasında
böyle bir gerçekliğin ağır
payı vardır.

Osmanlı İmparatorluğunun yönetici elitinin,
fazla bir değişikliğe uğramadan Cumhuriyet döneminin de
yönetici eliti olması,
doğal olarak Ermeni soykırımı ile Cumhuriyetin kuruluşu arasında bir
ilişki
doğurmuştur. Bu üç yönlü bir ilişkidir.
Birincisi, 1918’de Birinci Dünya
Savaşı’nda yenildikten sonra Anadolu’da direniş hareketini
örgütleyen parti ile
soykırımı uygulayan parti aynı partidir. Türk tarih yazımında
İttihat e Terakki Partisi’nin Anadolu hareketi içindeki
rolü küçümsendiği için, bu bağlantı
ortalama bir kişinin kafasında kolayca
kurulmaz ama Mustafa Kemal bile İttihat ve Terakki Partisi
üyesidir ancak bu
parti içinde sivrilmiş biri değildir. Anadolu’ya görevle
gönderilmesinde
sakınca görülmeyecek, öne çıkmamış bir politik
kimliğe sahiptir. Mustafa Kemal
kendisinin başlangıç yıllarında arka planda kalışını, Enver
tarafından yapılan
komplolar ile izah eder. Bilindiği gibi İttihat ve Terakki Fırkası,
askeri bir yenilgi halinde, direnişe ne şekilde devam edileceğinin
planlarını
daha savaş öncesinde yapmıştı. Aslında
yenilgiye rağmen Enver Paşa için savaş bitmemişti ve ikinci
perdesi
Kafkaslar’da yeniden açılacaktı. Savaşın bitiminden 
önce, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından
Anadolu’nun birçok yerinde gizli depolara silahlar
saklandı.  Mondoros Mütarekesi’nden hemen sonra da,
İttihat ve Terakki Fırkası, ilk savunma ve direniş
örgütlerini Anadolu’da
kurmaya başladı. Bunlardan Karakol adıyla bilineni, doğrudan İttihat ve
Terakki
liderleri Enver ve Talat Paşalar tarafından kurulmuştur. Karakol
örgütünün
birincil görevi direnişi örgütlemek olduğu kadar,
Ermenilere karşı işlenmiş
suçlardan dolayı aranan İttihat ve Terakki lider kadrosunun
yurtdışına gizlice
kaçırılmasını örgütlemekti.

Cumhuriyetin kuruluşu
ile soykırım arasındaki ikinci önemli bağ ise birincisinin doğal
bir sonucuydu.
Ulusal kurtuluş savaşını örgütleyen ve yürüten
kadroların bir kısmı Soykırım’a
doğrudan katılmış kimselerdi. Tehcir
suçlarından dolayı aranan ya da yargılanan pek çok kişi
arasında, Topal Osman,
Deli Halit Paşa, Yenibahçeli Şükrü, Hilmi, Nail Beyler
en çok bilinen isimlerin
başında gelir. Bunu gibi, Kurtuluş
savaşından sonra önemli görevlere atanan kadrolar arasında da
Soykırımda
doğrudan görev almış olanlar vardı. Örneğin Ermeni
Tehciri’nin İskan-ı Aşair ve
Muhacirin Umum Müdürü (Sevkiyat Reis-i Umumusi)
Şükrü Kaya İç İşleri Bakanlığı
ve CHP’nin genel sekreterliğini yaptı. Şükrü Paşa Malta’ya
sürgün edilmiş ancak
6 Eylül 1921’de firar etmişti. Kırım sırasında önce Bitlis
daha sonra Halep valisi
olan Abdülhalik Renda, Malta’dan döndükten sonra
önce Maliye, Milli Eğitim ve
Milli Savunma bakanlıklarında bulunmuş ardından TBMM başkanlığı
yapmıştır.
Soykırım yıllarında Diyarbakır milletvekili olan Arif Fevzi
(Pirinççizade) bir
süre Malta’da gözetim altında tutulduktan sonra
dönmüş, Mayıs 1922-Ekim 1923
arasında Nafıa Vekilliği yapmıştır. Yine Malta’da 2805 no’lu tutuklu
olarak
bulunan İttihat Terakki’nin Antep milletvekili Ali Cenani Bey Kasım
1924-Mayıs
1926 arasında Ticaret Bakanı olurken, Ermeni ölülerinin
gömülmesinden sorumlu
Sağlık Genel Müfettişi olan Dr. Tevfik Rüştü Aras
1925-1938 arasında bir çok
önemli görevinin yanısıra İkinci Dünya Savaşı sırasında
Dışişleri Bakanlığını
yürütmüştü. Şüphesiz bu liste, benzeri
isimlerden sadece birkaçıdır ve
onlarcasını daha eklemek mümkündür.

 Soykırım zenginleri

Cumhuriyetle Ermeni
Soykırımı arasındaki üçüncü bağlantı ise,
Anadolu’nun bazı bölgelerinde (Çukurova gibi) 
Soykırım’dan zengin olan yeni bir tabakanın
oluşmuş olmasıdır. Soykırım zengini
eşraf, Ermenilerin geri gelip hem intikam alacaklarından hem de
mallarını geri
isteyeceklerinden korkmuşlardır. Nitekim Savaş sonrasında İttifak
güçlerinin bu
kesimin peşine düşeceğinin anlaşılması üzerine bu yeni
zenginler tabakası,
ulusal direniş hareketinin destekçisi olurlar

Bütün
bunları alt alta yazdığımızda, gayet açık olan şey,  ulusun
kollektif belleğine “bir ulusu yoktan
vareden” adamlar olarak kazınmış bazı kişilerin birden hırsızlar ya da
caniler
olarak tanımlanmasının bir toplum için ne kadar yıkıcı
olacağıdır. Bu nedenle
Ermeni Soykırımı, hem 1923 öncesi için hem de Cumhuriyetin
kurulduğu yıllar
için unutulması gereken bir referans noktasıdır. Ermeni
Soykırımını tümüyle
inkar etmek, bu sorunlarla yüzleşmek için insiyatif
almaktan elbette çok kolay
bir yoldur. Fakat eklemek gerekir ki, Türkler, Cumhuriyetlerinin
kurucusu olan
Mustafa Kemal’in kişiliğinde, konunun üzerine gitmek için
son derece önemli bir
desteğe sahiptirler. Mustafa Kemal’in, o son derece zor günlerde
bile
göstermekten çekinmediği cinayetleri lanetleyen ahlaki
tavır alışı, bugünkü
kuşaklara, konuya yaklaşmada işe nereden başlanacağının ışığını tutar
gibidir.
Daha sonraki kuşaklar, neredeyse tapınmak derecesinde saygı
gösterdikleri
liderlerinin Ermeni soykırımı konusundaki dürüst tutumunun
çok ama çok gerisine
düşmüş görünüyorlar.

5) “Bu işin sonu nereye varacak ?” korkusu

Türkiye’de bir başka
yaygın kanı da, bu konuyu tartışmaya başlamanın tarihsel haksızlıklar
konusunda
bir nevi Pandora’nın Kutusu’nun açılması sonucu doğuracağıdır.
Yani tarihle
yüzleşmeye hangi tarihten itibaren başlanmalıdır ve bu nereye
kadar
götürülmelidir? Ve bunun arkasından ne gelecektir?
Türkiye’de bugün pek çok
kişi, geçmişin böyle didiklenmesi zararlı sonuçlar
doğurabilir, diye
düşünebilmektedir. Bunun bir nedeni, acaba, tarihinde pek
çok yanlış yapmış bir
toplumun bu kadar çok sorunla başedemeyeceğini
düşünmesi olabilir mi?.
Gerçekten de Osmanlı-Türk tarihindeki kitlesel şiddetin
tarihi dipsiz bir
kuyuya benzer.

Eğer tarihi
tartışmaya, 19.yy’ın sonları ile 20.yy’ın başlarından itibaren
başlarsak,
tarihsel haksızlıkları iki kategoride toplayabiliriz. Bu kategorilerden
ilki
1923 öncesinde esas olarak Müslümanlar ile gayri
müslimler arasında yaşanan
çatışmaların ürünü olarak ortaya
çıkmıştır. Bu çatışmalar Cumhuriyet dönemi
boyunca da gayri-müslimlere düşmanlık duyulması ve onlara
karşı çeşitli haksız
uygulamaların gündeme getirilmesi biçiminde devam etmiştir.
Bu düşmanlığın en
meşhur örnekleri arasında 1934’de Trakya’da yaşayan Yahudilere
karşı yürütülen
saldırılar ve 15 bine yakın Yahudinin yerlerinden edilmesi, dahası
ülkeden göç
etmek zorunda bıkarılması,  1942’de esas
olarak gayri-müslimlere uygulanan Varlık Vergisi, 1955’de
İstanbul’da yaşanan
ve 6-7 Eylül olayları diye bilinen, başta Rumlar olmak üzere
tüm
gayri-müslimlere karşı kitlesel saldırı hareketleri, 1963’de
Rumların
İstanbul’dan kaçırtılması, Süryanilerin Avrupa’ya ve ABD’ye
göçetmesi sayılabilir.

 Kürt Ayaklanmaları

İkinci kategori ise
Cumhuriyet Döneminde ortaya çıkan yeni çatışmalarda
yaşanan haksızlıklardır. Bu
çatışmalar esas olarak Müslümanlar ile
Müslümanlar arasındadır. Örneğin 1920
ile 1938 arasında, yüzlerce ölüyle sonuçlanan
20’den fazla Kürt ayaklanması
yaşanmıştır. Bu daha çok geleneksel sayılabilecek çatışma
ve haksızlıklara bir
de 20.yy’ın sonlarına doğru yaşanan askeri darbeleri eklemek gerekir.
Türkiye
toplumunun neredeyse her kesimi, son kırk yılında, askeri darbeler,
işkenceler,
iz bırakmadan kaybolmalar, ölüm mangaları, Kürtlere ve
Alevilere yönelik baskı
ve saldırılar, faşist gruplarla sol gruplar arasındaki silahlı
çatışmalarla
biçiminde birçok olayla sarsılmıştır. Yakın tarihinde
bunca yıkıcı olay yaşayan
hangi toplum hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebilir? Şu
andaki
Başbakanı bile kısa bir süre önce hapisten çıkmış bir
hükümlü olan bir
toplumdur Türkiye. Böylesi bir tarihe sahip olan ve
geçmişle yüzleşmeye
cesareti olmayan her toplumun yapacağı gibi Türkler de unutmayı
tercih
ediyorlar ve asıl sorun bu unutmanın mümkün olmadığının
kavranılamamasından
kaynaklanıyor. Türkiye’nin ögrenmesi gereken, unutmanın en
iyi yolunun üstüne
örtü etmek değil, konuşmak olduğunu kavramasıdır.

Fakat Cumhuriyet
dönemindeki çatışmaların bir önemli özelliği,
Türkiye’de konuşmayı zorlaştıran
bir faktör olmaktadır. Bilindiği gibi, toplumun değişik katmanları
(Kürtler,
Aleviler, Laikler vb.) çatışmalar boyunca birbirleriyle
sürekli yer değiştiren
ittifaklara girmişlerdir. Tarihi boyunca yaşanmış her çatışmanın
kurbanı,
faili, sempatizanı ya da destekçisi rolleri, çatışmanın
karakterine bağlı
olarak değişmiştir.  Belli bir çatışmada
Kurban durumunda olabilen bir grup (örneğin Aleviler) bir başka
çatışmada fail
veya faillerin destekçisi (İslamla çatışma ya da
Kürt sorunu) olabilmektir.
Toplumsal gruplar genel kural olarak çatışmalar içindeki
kendi rollerini ya
kurban ya da son derece haklı olmak temelinde kurgulama
eğilimindedirler.
Türkiye tarihi ise bu konuda hiçbir gruba temiz bir sayfa
sunmaz. Bu girift
tarih, geçmişle yüzleşmek konusunda egemen olan
kültürel gönülsüzlükle de
birleşince Türkiye’de tarihsel haksızlıklarla yüzleşmek
hiç arzu edilmez bir iş
haline gelmiştir.

 Kollektif amnesia’ya devam

Bu durumu açıklamak
için ikisi de aynı gün yaşanan bir örnek vermek
istiyorum. Geçtiğimiz aylarda
Diyarbakır’da, insan hakları örgütünün
büyük çabasıyla 10 Kürt
köylüsünün
ceseninin gömülü olduğu bir toplu mezar bulundu. Bu
“kayıp kişilerin” daha önce
devlet güçleri tarafından tutuklandıkları ama
gözaltında iken vuruldukları ve
gömüldükleri anlaşıldı. Aynı gün gazetelerde 10
yıllık bir hapislik hayatından
sonra serbest kalan önemli Kürt önderlerinden Leyla
Zana’nın DYP lideri Mehmet
Ağar ile görüşme talebinde bulunduğu yazıldı. Mehmet Ağar,
toplu mezardan
çıkarılan Kürt köylülerinin kaybolduğu
dönemde İçişleri Bakanıydı. Leyla Zana
ve Mehmet Ağarın, buluşma öncesi ve sonrasındaki tutumları, o
kötü olaylarla
yüzleşmekten ve üzerinde konuşmaktansa o olayları tarihe
gömmenin daha doğru
olacağını öne çıkaran bir kültürel duruşa denk
düşüyordu. “Kollektif amnesia”yı
devam ettirmek her ikisi için de çok sorunsuz bir tutum
olarak gözükmektedir.
Gazeteciler ise (örneğin Ertuğrul Özkök, Hürriyet
Gazetesi’ndeki 10 Kasım 2004
tarihli yazısında) bu buluşmayı “geçmişin yaralarını onarma
yolunda dostça ve
cesur bir adım olarak” alkışlamışlardır. Bu amnesia’nın devam
ettirilmesine iyi
bir örnek teşkil eder ve malesef
Türkiye’deki sorunun nerede yattığına işaret eder. Amnesia’nın tek
alternatifini
kavga etmek veya döğüşmek olarak kuran bir kültürel
çatının çok sağlıklı
olmayacağı kabul edilmek durumundadır.
Boşluksuz 9700


V. GÜN

Sorunu Çözme İçin Türkiye hangi
adımları atabilir?

Burada
sadece Türkiye’nin atmasının doğru olduğunu
düşündüğüm adımlar sorusuyla
uğraştımın altını çizmek isterim. Genel soru şudur:
Geçmişte gündeme gelmiş
tarihsel haksızlıkların zararlarını giderme konusunda neler
yapılabilir? Çatışmaların değişik toplum ve gruplarda
açtığı yaralar nasıl tedavi
edilir? Bir insan (bir toplum) kollektif travmayı nasıl atlatabilir? Bu
sorulara hangi yanıtları vereceğimiz, “katıksız adalet” ile “ne
pahasına olursa
olsun bir barış sağlama” arasında yapacağımız kesin ve açık
tercihe bağlı
olarak değişir. En uç alternatifleri “kurbanın intikam ateşi ile
yanıp
tutuşması” ile “failin suçunu örtbas etmeye
çalışması” arasında, ya da bir
başka deyişle “suçlulara yönelik sürek avı” ile
“ellerimizi yıkayıp olaydan
sıyrılmak” arasında yapılacak seçim,olarak formüle
edebiliriz.

Max Weber bu iki uç noktayı, politik
tavır alışlarımızı da sıkça başvurduğumuz, iki ayrı ahlaki
sistemin varlığı
olarak teorileştirir. Weber’e göre, birincisi “nihai inanç”
ahlakıdır.  Bu ahlak, bir değerler ve idealler dizgesine
yılmaz biçimde bağlanma ile karakterize olur. Diğeri ise
“sorumluluk etiğidir”
ve mevcut dünya içinde pratik olarak yerine getirilmesi
mümkün olan koşullar
tarafından belirlenir. Bu ahlaka göre, yapılacak olan “ehven-i
şer” (kötünün
iyisi) olana ulaşmaktır.  

Bu iki uç arasında nerede durmalıyız ki, geçmişe,
geleceğe yönelik
yapıcı biçimde yaklaşabilelim? Bu konuda, Batı düşünce
sisteminde egemen olan
bir anlayış vardır. Bu anlayış, bireysel psikolojiyi anlamak konusunda
kullanılan çözümleme metodlarına dayanarak,
geçmiş travmalarla başetmenin en
iyi yolunun “acıyı seslendirmek” ve bu acıyla birlikte yaşamayı
öğrenmek
olduğunu söyler. Bu metodun başarısı, söz konusu bireyin
hikayesini
anlatabileceği güvenli bir ortamın sağlanmasına bağlıdır. Bireysel
psikoloji
için önerilen bu metodu ulusal düzeye uyarlarsak, bu
model, ulusun kendi
tarihindeki travma veya tarihi haksızlıkların üstündeki
örtüyü kaldırmasının,
bunlarla yüzleşme arzusunun gelecek kuşakların rahat etmesinin
şartı olduğunu
savunur. Bu anlayış, toplumların kendi tarihiyle yüzleşmeyi
başaramadıkları
durumlarda, o toplumların, kendilerini bir zamanlar yaşadıkları
travmaya
götüren yanlışları tekrarlama ihtimallerinin kuvvetli
olduğunu savunur. Fikir
kısa ve özdür: konuş, eğer konuşmazsan aynı hatayı tekrar
edersin.

“Fazla hatırlama”
ile “unutma” arasında

Bu yaklaşıma
karşı bazı haklı itirazlar ileri sürülebilir. Denebilir ki,
bazı durumlarda
geçmişin yaralarını açmak fazla iyi değildir ve onlar
üzerinde durmamak ve bir
anlamda onlarla birlikte yaşamak daha iyi bir seçenektir. Hatta
bir görüşe
göre, “geçmiş üzerinde fazla ısrarlı olmak bir nevi
hastalıktır”. Burada yine
iki uç nokta arasında; “fazla hatırlama” ile “unutma” arasında
gidip geliyoruz.
O zaman soruyu şöyle formüle edelim: Gelecekte aynı hataları
tekrarlamak
riskine düşmeden geçmişin travmalarından kendimizi nasıl
kurtarabiliriz? Veya
bir başka deyişle, geçmişin tutsağı olmadan geçmişi canlı
tutmak için ne kadar
derine inmeliyiz? Bu konudaki örnekler, iki uç arasında
“kollektif unutma” ile
“cezaya dayalı adalet” arasında geniş bir yelpazede
toplanmaktadır.  Fakat genel kural olarak diyebiliriz ki,
toplumların kendi geçmişlerinde yaptıkları hak ihlallerinin tam
bir
listelemesini yapmaları, bu toplumların zorunlu demokratik
dönüşümlerini
yapabilmeleri açısından önemli görünüyor.
Burada, geçmişle ilgilenme tarzının
üç değişik biçimi, “kollektif unutma”, “cezai
yargılamalar” ve “gerçeği
araştırma komisyonları” üzerinde durmak istiyorum.

 1)
Affet ve Unut Yöntemi:

Garip görünebilir ama, kollektif amnesia (kollektif
unutma) İspanya ve
Mozambik’te iyi sonuçlar vermiş bir yöntemdir. İlk olarak
İspanya’yı ele
alalım. 1975’de faşist diktatörlüğün devrilmesinden
sonra demokrasiye geçiş
barışçıl biçimde yapılmıştı. Politik elit, Franko
dönemini lekelerse, askerleri
ve güvenlik güçlerini suçlarsa, bunun yeni bir
darbeye çanak tutabileceği
korkusu içindeydi. Fakat halkın geçmişte yaşanmışların
üstünü kapatma arzusu da
çok güçlü idi. Bu özellikle
geçmişteki olaylara bizzat katılanlar ya da suç
ortaklığı edenler açısından geçerliydi
çünkü ileride, yapmadıkları şeyler de
dahil olmak üzere geçmişin bütün
kötülükleri onların üzerine yıkılabilirdi. Ancak
parlamento 1977 yılında,
diktatörlük yönetiminde görev almış herkesi
kapsayan genel bir af çıkardığında
kimsenin itirazı olmadı.      

Önce Portekiz’e karşı bağımsızlık savaşı veren,
ardından Marksist-Leninist çizgideki Frelimo hükümeti
ile komşu ülkeler Güney
Afrika Cumhuriyeti ile savaşan iç savaş ile Mozambik’te, konu
üzerine çalışan Priscilla B.
Hayner’ın anlattığına göre taraflar “hayır, tekrar çatışma,
nefret ve acı
bataklığına gömülmek istemiyoruz. Artık geleceğe odaklanmak
istiyoruz. Şu anda
geçmiş şu anda halen bugünün yaşayan bir
parçası, henüz detaylı olarak
irdelemek için ondan yeterince uzaklaşmadık” diyerek, 
çatışmalar ve acılar üzerinde konuşmak yerine
sessizliği seçmişlerdi.

İspanya ve Mozambik örneklerinin bize
gösterdiği, “kollektif amnesia” metodunun şu durumlarda
kullanıldığıdır :
Eğer yüzleşmenin olumsuz sonuçlarından korkuluyorsa,
(örneğin bu yüzleşme iç
savaşın yeniden başlaması ihtimalini içeriyorsa),
yüzleşmeyi göğüsleyecek bir
politik irade yoksa, ya da ülke insanı hali hazırdaki yaşamını
sürdürmek
konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıya ise (örneğin ülke
yokolmanın
eşiğindeyse); veya toplumda yüzleşmeye karşı
güçlü bir kültürel tercih varsa,
“unutma” tercih edilebilir bir alternatif olabilmektedir. Belki
tüm bunlardan
daha önemli sayılması gereken bir başka neden daha sayılabilir,
eğer kurban ile
fail aynı aileden geliyorsa geçmişle yüzleşmek imkansız
gibidir, bu durumlarda,
susmak ve unutmak en iyi yoldur.

Bu kısmı bir uyarı notu ile kapatabiliriz: Kollektif amnesia’nın bir
ömrü vardır. Bir kuşak geçmişi unutmaya
razıdır, ancak bu tavır sonraki kuşağı ya da kuşakları bağlamaz. Belki
de
tarihsel uzaklığın yarattığı rahatlık duygusu ile, yeni bir kuşak “o
günlerde
gerçekten ne olduğu” konusunda bir önceki kuşağa meydan
okuyabilir. Tıpkı
Kamboçya’da olduğu gibi…

2) Cezaya dayalı adalet: Mahkemeler ve mahkumiyetler

Unutma’nın tam
karşı ucunda ise insan hakları ihlallerine teşebbüs edenlerin
yargılanmasına
yönelik aktif tutum yer alır. Buna en iyi örnekler İkinci
Dünya Savaşı’ndan
sonra Nazi savaş suçlularının Nürnberg’deki yargılanmaları,
ya da 1989
sonrasında Doğu Alman Komünist Partisi yöneticilerinin
yargılanmasıdır. Her iki
olayda da, yeni politik kadrolar, politik ve sosyal rahatsızlıklara yol
açma
riski olmaksızın, hem suçluları cezalandırmak için
gereken iradeye ve araçlara
sahiptiler hem de bu eylemlerinin sonunda herhangi bir politik ya da
sosyal rahatsızlığa
neden olmayacaklarının güveni içindeydiler. “Cezaya dayalı
adalet” modeli,
sadece gerçek ya da potansiyel failleri caydırmakla kalmaz, aynı
zamanda bu
faillerin içinde yeşerdiği eski rejimin şiddet kullanarak
iktidarı yeniden ele
geçirmeye kalkışmasında da caydırıcı rol oynar.

Bu modelin,
kurbanların onurunu ve yaraları sarmakta da başarılı olduğu,  ve
daha önemlisi aynı zamanda kişisel öç alma
ihtiyaçlarını ortadan kaldırdığı da
görülmüştür. Bu yöntemin bir diğer faydası
da, silahlı güvenlik güçlerinin, içlerine
yuvalanmış kötü unsurlardan
arınmasına fırsat vermesidir. Kısacası, “cezaya dayalı adalet”
yöntemi sadece
yeni rejimin, eski rejimin çirkin meşruiyeti ile bağlarını
şüphepe yer
bırakmayacak biçimde koparmasını sembolize etmekle kalmaz, aynı
zamanda
toplumun yeni demokratik değerlere sıkıca bağlanmasını da garanti eder.

Genel kural olarak,
bu yaklaşım ya eski yönetici elitin tümüyle alaşağı
edildiği dramatik sosyal
değişimlerin yaşandığı ülkelerde, ya da toplumun kurbanlar ve
suçlular (failler)
arasındaki ayrımı hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın yapabildiği
hallerde
başarılı sonuçlar vermektedir. Pekçok durumda, bu model,
dönüşüm halindeki
(özellikle de işgal ya da baskı altındaki) toplumların karmaşık
sorunlarına
çare bulamaz. Bu metodun en önemli sakıncaları ise
günah keçisi yaratmak, suçlu
avına çıkmaktır. Yani bu yöntem bir diğer deyişle “muzaffer
olanın adaletini”
sağlar.

 3) Gerçeği Arama (Hakikat) Komisyonları (ya da Onarıcı
Adalet)

Bir önceki metodun esas gayesi suçuları
cezalandırmak iken, yani odak “suçlular” iken, “gerçeği
arama komisyonları”
esas olarak kurbanlara odaklanırlar. Burada amaç onların
kimliğini tesbit
etmek, başlarına gelenleri tanımlamak ve zararlarını telafi etmek
için uygun
yöntemleri bulmaktır. “Onarıcı adalet” süreci boyunca bir
suçlama ve/veya
yargılama süreci başlatılabilir de başlatılmayabilir de,
çünkü asıl umud
edilen, kurbanların ve ailelerinin bu süreç içinde
kızgınlık ve acıları ile
başetmeyi başarabilmeleridir.

“Gerçeği
Arama Komisyonları” nın başarısını şu faktörler belirler:

1)
Tarihi haksızlık ne kadar önce meydana geldi? (Çatışmanın
tarihi eskiyse, araya
giren zamanın çözümü kolaylaştırması
mümkündür.)

2)
Çatışma aynı etnik-dinsel grubun üyeleri arasında mı
yaşandı yoksa değişik
gruplar arasında mı? (Deneyimler göstermiştir ki, tek bir sosyal
grubun içinde
yaşanan çatışmaların çözülmesi veya affedilmesi
daha kolaydır)

3)
Toplum, kurbanlar ile suçluların kimler olduğunu
açıklıkla biliyor mu? (Eğer bu
fark belirgin değilse, örneğin çatışma nedeniyle bir aile
parçalanmış ve aile
üyeleri farklı kamplarda yer almışsa, onları çatışma
üzerinde konuşmaya davet
etmek nasıl ailenin yaralarının daha da derinleşmesine neden
olabilirse, başka
durumlarda da aynı sonuç ortaya çıkabilir.)

4)  Tarihi haksızlığa yol açanlar iktidardan
nasıl uzaklaştırılmışlardır? Eski rejim üyeleri ile onların yerine
göreve gelen
yeni rejim üyeleri arasındaki ilişki nedir ve yetki devri nasıl
olmuştur? Yeni
rejime geçiş görüşmeler yoluyla, barışçıl
biçimde mi yoksa birinin diğeri
tarafından alaşağı edilmesi suretiyle, zora dayanarak mı olmuştur?
(Eğer “eski
düzenin savunucularının bir bölümü” gizli ya da
açık biçimde hala iktidarı ve
kaynakları ellerinde tutuyorlarsa, gerçeği aramak tam anlamıyla
boş hayaldir.)

5)
En önemlisi de, bu çalışmaların sonunda elde edilecek
sonuçlar, sosyal
istikrarı ve barışın artmasına hizmet edecek midir? (Eğer ortaya
çıkarılan
gerçek, düzeni bozacak ve barışı tehlikeye sokacaksa, bu
yönteme başvurulmaması
dahi ileri sürülebilir, ki eski rejim temsilcilerinin en
çok başvurdukları
argümanların başında bu gelir.)

 Özetle,
Türkiye’nin tarihi ile yüzleşme sorunu ile karşı karşıya
olduğu günümüzde,
başta Latin Amerika ve Afrika olmak üzere, çeşitli yerlerde
faaliyet göstermiş
ve hala faaliyet göstermekte olan komisyon deneylerinin yakından
bilinmesinde
fayda vardır. Bu farklı deneylerin bilinmesindeki asıl önemli olan
şey, Türkiye
insanının, şu anda karşılaştığı sorunun bir tek kendisine has bir sorun
olmadığının farkına varmasına sunacağı katkıda yatar. Kendi
karşılaştığı
sorunun, “olağan” veya “sıradan” sorunlardan birisi olduğunun
bilinmesi,
sorunun çözümü doğrultusunda adım atma medeni
cesaretini de hızlandırabilir.


VI. GÜN

 Türkiye Nerede Duruyor?

Genel ilke olarak,
geçmiş bir tarihte yaşanmış insan hakları ihlalleriyle
uğraşanlar iki amacı
gütmelidirler: Birincis bu türden ihlallerin ve
haksızlıkların yeniden
olmamasını sağlamak ve ikincisi bu haksızlıkların doğurduğu zararları
gidermek.
Geçmişle hesaplaşmanın anlamlı olması için,
özür dileme ve onarmaya ek olarak
yapılabilece en etkin bir başka tedbir eğer mümkünse,
örneğin halen
yaşıyorlarsa, faillerin cezalandırılması konusunda
güçlü ve etkili adımlar
atmaktır. Cezalandırmanın faillerin dahil olduğu toplumsal kesimlerin
bir daha
böyle işlere tevessül etmemeleri yönünde caydırıcı
bir özelliği vardır. Fakat
tüm bu adımlar, eğer tüm toplumun eğitilmesini de kapsamaz
ise başarılı
olamayabilir.

Türkiye gerek iç
dinamikleri sayesinde, gerekse Avrupa Birliği’ne katılma sürecinin
etkileriyle,
otoriter rejimden demokrasiye doğru hızla yol alan bir geçiş
toplumdur.
Türkiye’nin demokratik bir topluma devrilme süreci, Avrupa
Birliğinin üyeliği
yolunda benzeri evrimleri geçiren İspanya, Portekiz ve
Yunanistan’ın
yaşadıkları ile kıyaslanabilir. Bir farkla ki,Türkiye’de eski
militarist-bürokratik yapı hala iktidarın önemli kilit
noktalarını elinde
tutmaya devam etmektedir. Hatta bu güçlerin demokrasiye
geçiş sürecini
etkisizleştirmek, uzatmak ve karmaşık hale getirmek konusunda
oldukça başarılı
oldukları dahi ileri sürülebilir. Fakat, gerek Avrupa Birliği
gerekse içerden
sivil toplumdan gelen baskılar bu güç odaklarını şimdilik
sessiz kalmaya itmiş
gözüküyor.

Tarihle yüzleşmek, bir toplumun
demokratikleşme sürecinin en önemli göstergesidir. Bu
süreçte, Avrupa baskısı
ve sivil toplumun gelişmesi, Türkiye’nin tarihsel adaletsizlikler
üzerinde
kendiliğinden düşünmesini etkileyen birbiriyle bağıntılı iki
faktör olarak
karşımıza çıkıyor. AB hem bu süreci hızlandırıcı hem de
teşvik edici bir rol
oynuyor. Örneğin geçmişle yüzleşmenin doğurabileceği
olumsuz koşullar, AB
üyeliğinin sağlayacağı sosyal ve ekonomik avantajlarla telafi
edilebilecek
gözüküyor. Sorunlara son derece “fayda” ve
“çıkar” mantığı ile yaklaşmaya
alışmış militarist-bürokratik güç odakları, eğer
tarihle yüzleşmenin bazı
“faydalarını”, “ödüllerini” görürse bu konuda
çok fazla engel çıkarmayabilir.
Bu noktada AKP iktidarının ve Türkiye’de demokratik ilişkilerin
gerçekten
egemen olmasını isteyenlerin cevap vermesi gereken bir soru karşımıza
çıkıyor.
Eğer Türkiye’de mevcut insan haklarını korumak ve geliştirmek
istiyorsak,
geçmişteki insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak, toplum
olarak hangi
sorumluluklara sahibiz? Hükümet ve toplum olarak
geçmiş haksızlıklar konusunda
yerine getirmemiz gereken yükümlülükler nelerdir?
Bu soruyu sormamın nedeni,
geçmişiyle yüzleşme yeteneğine sahip olmayan bir toplumun
mevcut insan
haklarını koruma ve geliştirme konusunda yetersiz kalacağına ilişkin
bir
kabulden hareket etmemdir. Ayrıca bilinmesinde fayda vardır ki, AB de
kendi
geçmişi ile yüzleşemeyen, yüzleşmek istemeyen ya da
yüzleşmeyi beceremeyen bir
toplumu içine almaya hazır değildir. Hele bir de Türkiye’ye
yönelik mevcut ön
yargılarla birlikte, bu noktanın, diğer ülkeler açısından
teşkil ettiği önemin
ötesinde bir anlam kazanacağını da görmek gerekiyor. Ben bunu
ek bir sorun
değil, bir avantaj olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum.

Yakın tarihi hatırlamak

Türkiye’de geçmişte
yaşanan ihlaller farklı tarihsel dönemlerde, farklı gruplara
yönelik olarak
gündeme gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında,
katliamların ve
şiddetin ana hedefi Hıristiyan azınlıklardı. Cumhuriyet döneminde,
devlet
destekli şiddet değişik Müslüman grupları ve seküler
solcuları hedef aldı.
Elimizdeki yazılı kanıtları ve de sözel tarihle kulaktan kulağa
aktarılanları
biraraya getirirsek, Cumhuriyet döneminde yaşanan şiddetin
tüm boyutlarının
henüz daha tam anlamıyla bir dökümünün
yapılmamış olduğu görülecektir. Öte
yandan, hak ihlallerinin oldukça kabarık olmasına ve de bu
ihlallere muhatab
olmuş grupların oldukça geniş ve yaygın niteliğine rağmen
Türkiye insanı,
başlarına gelen kötülükleri,  mahkemeler,
gerçeği arama komisyonları ya da diğer formel, kurumsal
araçları kullanarak sorgulama
eğilimine girmedi. Bunun nedenleri arasında sadece geçmiş
karşısındaki tavır
alışı belirleyen “kayıtsızlık” kültürünü saymak
yeterli değildir. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesine başvuru miktarının büyüklüğü
toplumda, haksızlıkların
giderilmesi doğrultusundaki güçlü bir özlemin
varlığına işaret eder. Geçmiş
haksızlıkların ama Türkiye’de fazla ele alınmıyor olmasının
başında, her bir
gurubun değişik çatışmalardaki rollerinin değişik olması
gerçekliği yatar. Bir
çatışmada kurban olanın, bir diğer çatışmada fail veya
destekçi olması hak
arama eğilimlerinin hızını kesen bir faktördür.
Çünkü sonuçta, hiç bir grup
kendisinin suçlu veya sorumlu gösterildiği bir
geçmiş hesaplaşmasına sıcak
bakmaz ve geçmişin üstünü örtmek arzulanır
bir ortak bileşke olarak ortaya
çıkar.

Güven eksikliği

Burada eklenmesi
gereken son nokta, toplumda geçmiş üzerine konuşmada
“güven eksikliği”
sorunudur. Geçmişteki çatışmaların grift karakteri, tuhaf
bir biçimde, her
grubun sadece kendisinin kurban olduğu çatışmaları gündeme
taşıması sonucunu
doğurmuştur. Bu ise bu grupların fail veya destekçi olduğu
durumlarda kurban
topluluklarda ciddi bir güvensizlik duygusu doğurmuştur. En
azından her grup,
diğerinin haksızlıklar konusundaki konuşma tarzını “samimi” bulmamakta
ve bu
ele alış tarzına güvenmemektedir. Tüm bu faktörlerin
geçmişin üstünü örtme
eğilimlerini güçlendirdiğine kuşku yoktur.

Müslüman topluluklar
arasında, Cumhuriyet döneminde yaşanan hak ihlallerinin bu ana
karakteristiği,
belki bu ihllaleri üzerinde çokça konuşulacak bir
konu yapabilecektir ama bu
konuşmanın, mahkeme, cezalandırma, hakikat komisyonları vb.
biçimini alma şansı
çok zayıftır. Turkiye, şu haliyle, İspanya gibi, “yakın
geçmişi unutma
konusundaki kollektif anlaşma”ya dayalı bir demokrasiye geçiş
türünü
sergiliyor. Bu noktada Ermeni soykırımı bir istisna teşkil ediyor.
Birincisi,
Ermenilerin kendilerini kurban grup olarak tanımlama kolaylıklarıdır.
Yani
çatışmada, kurban-fail ayırım ulus-din vb. faktörler
nedeniyle de çok kolay
yapılabilecek durumdadır. İkincisi, söz konusu suçun
boyutları, Cumhuriyet dönemi
hak ihlalleri ile kıyaslanmayacak boyutlardadır
Üçüncüsü konu uluslararası
düzeyde Türkiye’nin 85 yıllık açık inkar ve red
politikaları nedeniyle özel bir
önem kazanmıştır. Gerek bilim dünyasında gerek politik
düzeyde, “geçmişin nasıl
ele alınmaması gerektiği” konusunda Türkiye negatif sembol bir
ülke haline
gelmiştir. Bu noktada, Türkiye özel bir dış baskı
çeşidiyle de karşı karşıya
olduğunu görmek zorundadır.

Ermeni-Türk Barışması

Ermeni Soykırımı’ndan
haberdar olan pek çok kişi, bugünkü Ermeni-Türk
geriliminin Türkler ve
Ermenilerin  tarihsel olayları farklı
biçimde yorumlamalarından kaynaklandığını
düşünüyor. Bu sınırlı bir ölçüde
doğrudur. Ben, Türkler ve Ermeniler arasındaki bugünkü
ilişkilerin, tarafların birbirlerini
bugünkü algılayış tarzlarının, geçmişte yaşanmışlar
kadar ve hatta ondan daha
da önemli olduğunu düşünenlerdenim. Büyük
ölçüde Türkiye’nin tarihine yüz
çevirmesi ve inkar politikalarıyla da beslenerek ve belki de ona
tepki olarak
gerek Ermeniler gerekse Türkler farklı bir tarih anlatımı
geliştirdiler.
Tarafların bugün oluşturdukları geçmiş üzerine konuşma
tarzı  esas olarak birbirini tümüyle dıştalayan bir
karakterdedir. Egemen konumdaki tarih anlatımlarında taraflar
birbirlerini
sürekli olumsuz terimlerle tanımlarlar. Ötekinin son derece
negatif bir aktör
olarak yer aldığı bu tarih anlatıları, tarafların kollektif grup
kimliklerinin
en önemli parçasıdır ve mevcut ulusal stereotiplemeleri
güçlendirmek için
kullanılmaktadır. Bu anlamda, tarafların şu anda kendilerini ve
öteki tarafı algılayış
tarzları, tarihte neler olduğu tartışmasının tamamiyle dışında ve hatta
tarih
üzerine konuşmanın da önünde engel durumundadır. Iddia
edebilirim ki,
tarafların birbirlerin bugünkü algılayış tarzları 
tarafların birbirlerini anlamalarının ve
konuşmalarının önündeki en büyük engelldir.

Uzlaşmayı ve barışmayı zorlaştıran bir
diğer faktör ise, her iki toplumun yaşadığı travmanın
derinliğidir. Gerçi bu
travmalar tümüyle farklı karakterdedirler ancak her iki
travmanın sonuçlarından
biri de geçmiş, bugün ve geleceğin tek bir parça
gibi algılanması olmuştur.
Kısaca söylemek gerekirse, her iki toplum da bugünkü
ilişkilerini geçmişin
paradigmaları içinde yaşamaktadır.

Bu
çatışma dışarıdan nasıl görünüyor?

Olaylara
kuşbakışı bakan biri için, sanki bu çatışmada iki temel
fraksiyon varmış gibi
görünüyor: Bir tarafta Birinci Dünya Savaşı
öncesinde ve sonrasında yaşanan
bütün olayları, özellikle de Ermeni Soykırımı’nı
gözardı eden Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, diğer tarafta da Ermeni Cumhuriyeti Devleti ve
Ermeni diasporası.
Bu iki taraf, soykırımı ispatlamaya ya da inkar etmeye dayalı politik
ve
psikolojik bir savaşa adanmış gibi görünüyorlar. Ermeni
diasporası ve
Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye’nin Soykırımı tanıması için
baskı yapmak için
Batılı güçleri ve Batı kamuoyunun hassasiyetlerini
kullanmaya çalışırken, Türk
tarafı politik ve askeri gücünü Ermeni soykırımının
tanınmaması için seferber
ediyor. Uluslar arası kamu oyu, parlamentolar ve diğer kurumlar giderek
Türkiye
ile Ermeniler arasındaki çatışmanın savaş alanı haline
dönmeye başladılar.
Durum öyle bir hal aldı ki taraflar birbiri üzerinde
üstünlük sağlamanın tek
yolu olarak üçüncü tarafların ikna edilmesine bel
bağlar hale geldiler. Burada
sorulması gereken soru şu olmalıdır: Türkler ve Ermeniler
arasındaki sorun
üçüncü tarafların kazanılmasıyla
çözümlenebilir mi? Böyle bir strateji bu
problemi çözer mi yoksa daha da içinden
çıkılmaz bir hale mi dönüştürür?

Üçüncü tarafı kazanma stratejisinin bazı
avantaj ve dezavantajları vardır.
Ermeniler için, iki açık avantaj sözkonusu:
Birincisi soykırımın başka ulusal
parlamentolar tarafından tanınmasının bir anlamda Türkiye’nin
soykırımı inkar
etmesini giderici, telafi edici bir işleve sahip. Ayrıca
Türkiye’de kimsenin
pek görmek istemediği bir başka gerçek daha vardır.
Parlamentolarda kararların
alındığı ülkelerde Ermeniler vatandaştırlar ve kendi
devletlerinden tarihte
kendilerine karşı yapılmış bir haksızlığın tanınması gibi son derece
doğal ve
demokratik bir talep ileri sürmektedirler. Bu ülkelerde,
tarihteki çeşitli
sorunlara ilişkin benzer kararlar alma geleneğinin olduğunu da burada
eklemek
gerekmektedir. Tartışmanın üçüncü partiler
nezdinde yürütülmesinin bir diğer
nedeni ise, Ermenilerin konuyu ancak bu şekilde gündemde
tutabildikleri
gerçeğidir. İddialı gibi görünse bile
söylemeliyiz ki, eğer bu teşebbüsler
olmasaydı, konu çoktan unutmanın dipsiz kuyusunda yok olup
gidebilirdi. 

Üçüncü
tarafların konuya dahil olmasının sakıncalarına ilişkin bir çok
gerekçe bulsak
da, Türkiye’de de tartışma ancak bu yolla canlı tutulabiliyor
gibidir. Konu
Türkiye’de ancak ve ancak bu tür kararlar vb. nedeniyle
gündeme gelmektedir
çünkü konunun özgürce ve tüm
açıklığıyla tartışılması için gerekli ortam ve
koşullar ne yazık ki henüz yoktur. Mevcut koşullar altında,
çeşitli ülkelerin
parlamentolarında alınan kararları protesto etmenin ya da
üçüncü tarafların
müdahalelerine karşı çıkmanın yeterli olmayacağı
görülmek zorundadır.
Yapılabilecek yegane şey, Türkiye’nin sorunun
çözümü için yeni yollar, yeni
platformlar yaratabilmesidir. Eğer konunun tartışılacağı yeni
platformlar
yaratılabilirse, üçüncü ülkelerin
parlamentoları anlam ve önemlerini
yitireceklerdir.

Üçüncü
tarafları konuya dahil etmenin her iki taraf açısında da temel
bir dezavantajı
vardır. Tarafların “çaresizliğinin” ve sorun çözme
yeteneksizliğinin farkında
olan üçüncü taraflar genellikle 
tarafların bu durumunu kendi lehlerine kullanmak isterler. Bu tür
müdahaleler ise çatışmayı uzatır ve de başka yeni
problemler doğurur. Çatışmayı
üçüncü taraf üzerinden yürütmenin
bir diğer dezavantaj ise soykırımı
tanıma-tanımama çatışması sırasında tarafların söylemlerini
giderek
keskinleştirmeleri ve karşı tarafı düşman gibi tanımlayan
stereotiplemeler
geliştirmeleridir.

Bütün
bunlara rağmen üçüncü tarafı konuya dahil etmenin
belli avantajları da vardır.
Eğer iki taraf sorunu kendi aralarında çözemezlerse,
üçüncü tarafın müdahalesi
bazen gerekli ve yararlı olabilir. Buradaki esas soru şudur:
Üçüncü tarafın
müdahalesi nasıl yapılmalıdır, hangi yollar kullanılmalıdır ve
nereye kadar gidilmelidir?
Burada genel bir kural tekrar edilebilir: üçüncü
taraf müdahalesi ancak ve
ancak birbirine düşman iki tarafın sorunu 
doğrudan çözemedikleri noktada ve iki tarafın da bu aracı
müdaheleye
gerek duyması ve onay vermesi halinde faydalı olabilir. Yine genel
kural olarak
üçüncü taraf müdahelesi, parlamentoların
yüzeysel ve kuru deklarasyonlarından
farklı olmak ve onarıcı, yapıcı bir içeriğe sahip olmak
zorundadır. Ancak böyle
olursa, birbiriyle uzlaşmakta güçlük çeken
taraflar birbirini anlamaya ve sorunla
yapıcı biçimde ilgilenmeye başlayabilirler. Türk-Ermeni
meselesinde bu rolü
Avrupa Birliği’nin oynaması mümkündür.


VII. GÜN

Barışma
sürecinin yol haritası

Eğer bir sorunu çözmek istiyorsanız,
herşeyden önce, kamuoyunun sorunu algılayış tarzını değiştirmeniz
gerekir.
Egemen bilgilenme ve konuşma tarzının değiştirilerek kamuoyunun
bilgilendirilmesi ve kamuoyu bilincinin uyarılması her sorun
çözme
stratejisinin merkezinde durur.

Uluslar arası düzeyde, benzeri sorunların
çözümünde sıkça tekrar edilen genel bir
kural vardır: sorun çözümü ancak iki
tarafın birbirleriyle doğrudan ilişki kurmasıyla
mümkündür. Doğrudan ilişki
ile, taraflar birbiri hakkında oluşturdukları ön yargı ve
hurafeleri
değiştirebilir ve birbirleri hakkında daha gerçekçi bir
resme sahip
olabilirler. Sorunu tartışırken “biz ve onlar” veya “kurbanlar ve
suçlular”
söylemlerden uzaklaşmak, ortak ahlaki değerler üzerinde
yükselen  fakat aynı zamanda farklılıkları da
vurgulayan “hayatta kalanlar” ve “insan” söylemine geçmek
bu yolda atılması
gereken ilk adımdır. Türkiye’de, tarihi üzerine tartışmak
istemeyen ve
sorumluluktan kaçan çevrelerin, “suçlama” ile
“sorumluluk” arasındaki sınırı
yok eden dili bir bahane olarak kullandıkları bilinmektedir.
Dolayısıyla,
bugünkü Türkiye insanını suçlayan bir dilin
değiştirilmesi bu tür bahanelerin
de kolayca ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.

Şüphesiz sorunu
çözecek adımların başında Türkiye’nin konuyu
tartışmayı suç haline getiren tüm yasakları
bir an önce ortadan kaldırmasıdır. Kamuoyunun herhangi bir baskı
ya da
cezalandırma korkusu yaşamadan özgürce tartışmaya başlaması
gerekir. Taraflar,
ancak geçmişle yüzleşmek suretiyle yaşadıkları travmayı
aşabilir; ve geçmiş,
bugün ve gelecek arasında ayrım yapmayı öğrenebilirler.
Hikayelerin bütün çıplaklığı
ile anlatılıp, tarihin açık konuşulur olmasıyla travma artık
geçmişe ait bir
husus haline gelecektir. Geçmiş için yas tutmaya olanak
sağlayan böylesi bir
süreç, tarafların birbiri hakkında daha
gerçekçi bir resme sahip olmalarına ve
iki komşu ülke olarak geleceği birlikte inşa etmelerine yardımcı
olacaktır.

Hakikate ulaşmak için

Geçmişle uğraşmanın temel
amacı elbette hakikati açığa çıkarmak olmalıdır. Burada
“hakikat” kavramını çok
geniş bir anlamda ve resmi çevrelerin artık ortadan kaldırılması
gereken açık
yalanlarına karşı kullanıyorum. Tarihte “tek bir hakikat” yoktur ve
tarihçilik geçmiş
üzerine farklı konuşma tarzları demektir. Ama geçmiş
üzerine farklı
konuşabilmek için, açık yalanların ortadan
kaldırılabilmesi gerekiyor. Geçmişle ilgili “hakikat”i
açığa çıkarmanın iki
temel hedefi vardır: 1) Kurbanlar için adalet arama ve onların
ayaklar altına
alınan haysiyetlerini onarma, 2) ileride olması muhtemel hak
ihlallerini önleme
ve toplumlar arasındaki uzlaşma ve barışı kolaylaştırmak.

Kamuoyunun olaylar
hakkında bilgilendirilmesi gerçeğin basın-yayın yoluyla
yayılması gereklidir
ancak asla yeterli değildir. Asıl önemli olan gerçeğin
resmi düzeyde kabul
görmesi, resmi makamlarca tüm yönleriyle komuoyuna
maledilmesi ve gerçeğin
ulusun tarih kayıtlarına resmen düşülmesidir. 1915’in
Türkiye tarih yazımının
bir köşe taşı, Türkiye’nin kendini tanımlamasının bir mihenk
noktası haline
gelebilmelidir.

Avrupa Birliği
önderliğinde oluşturulabilecek “hakikat komisyonu” ya da
“tarihçiler komisyonu”
böylesi bu işlevi üstlenebilir. Ama bu tür komisyonların
faaliyetlerinin tüm
aşamalarının son derece şeffaf olması; sonuçların toplumun
ahlaki eğitiminin
bir parçası olarak herkese açık olması gerekir.
Demokratik bir kültürün
oluşturulması ile kamuoyunun gerçeğe vakıf olması arasında
güçlü bir ilişki
vardır.

Tarihe ilişkin benzeri haksızlıklarla uğraşan komisyonların
uğraştığı
merkezi soru, kurbanların yaralarının nasıl sarılacağıdır. Bu bağlamda
Ermenilerin uğradığı zararların nasıl telafi edileceği, en
azından ahlaki bir sorun olarak Türkiye’nin önünde
durmaktadır. Sorun, hukuki
olmanın ötesinde öncelikle ahlakidir. Fakat, Türkiye
Cumhuriyeti’nin Osmanlı
İmparatorluğunun devamı olarak kabul edilip edilmeyeceği sorusu başta
olmak
üzere cevap verilmesi gereken onlarca hukuki sorun vardır.

Elbette bu süreçte,
Ermeni soykırımında ortaya çıkan zararların tazmin edilmesi
isteğinin
karşısına, aynı büyüklükte olmasa bile
Müslüman kayıpları ve bunların
zararlarının tazmin edilmesi isteğini çıkartılabilir. Bunlar
kadar önemli olan
bir nokta ise, bu tür bir tartışmanın acıları ve kayıpları
pazarlık masasına
koymak anlamına geldiğidir. Özellikle kurbanlar veya onların
hayatta kalan
akrabaları açısından bu kabul edilemez bir ahlakı
açmazdır. Benzer bir sıkıntı
da Türkiye’nin geçmişte yaşanan olayların adını koymaksızın
ve belki de özür
bile dilemeksizin tazminat verip olaydan sıyrılmaya kalkışmasıyla ya
da,
Japonya’nın geçen yıllarda yaptığı, hiçbir toplumsal
sonucu olmayan yarım ağız
bir özür dileme ile de geçiştirmesiyle yaşanabilir.
Bunlar taraflar arası
görüşme ve konuşmalar başlamadan önce dikkate alınması
gereken ciddi
sorunlardır. Ancak bu sorunlarla karşılaşmayı göze almadan
tarafların sorunun
çözümü konusunda bir anlaşmaya varmaları da
mümkün değildir.

Tazminat ve hasar
giderme taleplerinin hukuki açıdan can sıkıcı yanları olmasına
rağmen,
tazminatın aslında sembolik bir adım, sadece ahlaki bir jest olduğunun
unutulmaması gerekir. Can ve mal kayıplarının tam anlamıyla
karşılanmasını
sağlayacak bir tazminat mekanizması ne yazık ki henüz icad
edilmedi. Sorunun
çözümü bu kayıpların neler olduğundan kamuoyunun
haberdar olmasına bağlıdır.
Her iki tarafın vicdanında, geçmişteki adaletsizliğin kısmen de
olsa
giderildiğine dair güçlü bir manevi duygunun
yaratılması esastır. Bütün
bunlardan sonra Türk-Ermeni çatışmasına ilişkin şöyle
bir yol haritası önermek
mümkündür:

a)
İlk adım güncel meselelerle tarihsel olanların ayrılması
olmalıdır. Türkiye
diplomatik ilişkiler için Ermenilerin uluslar arası
platformlarda Soykırımın
tanınması girişimlerinden vazgeçmesini ön şart olarak
koymaktan vaz geçmelidir.

b) İkinci adım her
iki devletin karşılıklı güveni arttırıcı pratik adımlar atmasıdır.
Sınırın ön
koşulsuz açılması, diplomatik ilişkilere ek olarak örneğin
Türkiye’deki bakanlıkların
web sitelerinde olduğu gibi, resmi kurumların ortalığı kızıştırıcı
politikalardan vazgeçmesi gerekir. Zaten bu web sitelerinin
varlığı bile
Türkiye’nin devlet politikasıyla çelişmektedir. Bilindiği
gibi Türkiye,
devletlerin işe karışmaması ve konunun tarihçilere bırakılmasını
istemektedir.
Oysa konuya bulaşmamış Türk devlet kurumu yok gibidir.

c) Anadolu’daki
Ermeni kültürel varlıklarının korunmaya alınması ve restore
edilmesi barışma
yolunda önemli bir adım olabilir. Eski Ermeni şehirlerini ve
tarihi eserleri
onarmak, bunların Ermenice orijinal isimlerini kullanmak, Ermenilerin
Anadolu
kültürüne yaptıkları katkıları bilinir hale sokmak
ilişkilerin inşaası için
güzel jestler olacağı gibi, en önemli ürünlerini
Anadolu topraklarında veren
Ermeni kültürüne ve yaşamına ilişkin izlerin
yeryüzünden silinmesinin de
önüne geçecektir.

d)
Tehcir sırasında ülkeden ayrılmak zorunda kalmış Ermenilerin eski
şehirlerinin
fahri vatandaşı yapılması ya da özel bir statü ile
Türkiye’de ikametine izin
verilmesi gibi sembolik adımlar da çok faydalı olur.

e) Tarafların
diğerine ne yapması gerektiğini hatırlatan bir dilden uzak durmaları
gerekir.
Karşı tarafın ne yapması gerektiğini hatırlatan bir tutum sorunu
çözmez, aksine
derinleştirir. Bu nedenle, “soykırım kelimesini kullanmayın” veya
“soykırımı
kabul etmeden olmaz” gibi karşı tarafa şart sürmeler işi ancak
çözümsüzlüğe
götürür. En önemli ön şart, karşı tarafı
dinlemeyi başarmaktır.

f) Bugün, devlet ve
milliyetçi çevrelerce pompalanan propaganda nedeniyle
Türkiye’de Ermenilerin
katıksız bir Türk düşmanı olduğuna, tek hedeflerinin bir
zamanlar atalarının
yaşadığı toprakları geri almak olduğuna ve buldukları ilk fırsatta
1915’de
yaşadıkları olayların intikamını almak isteyeceklerine inananların
sayısı
gerçekten az değildir. Ermeni çevreler, yapacakları
küçük jestlerle bu
hurafelerin ortadan kaldırılmasına büyük katkı yapabilirler.
Türkiye’den
istenilenin “tarihsel gerçekliğin benimsenmesi” ve “acılarının
kabul edilmesi”
olduğunu, Türk kamuoyuna açık bir biçimde anlatma
konusunda yapabilecekleri
şeyler vardır. Ermenistan Parlamentosu’nun Türkiye’den herhangi
bir toprak
talebi olmadığını açıklaması, ASALA cinayetlerinin açık
olarak kınanması gibi
bazı jestler milliyetçi propagandaları boşa çıkarılabilir
ve Türk kamuoyu yeniden
şekillendirilebilir. 

g) Tarafların
birbirini tanımlarken kullandıkları dilin değişmesi gerekiyor. Her iki
taraf da
farkına varmalıdır ki, bu güne kadar kullanılan dil,
çatışma politikasının bir
ürünüdür ve bu dilin kullanılmaya devam edilmesi
sorun çözmede kullanılamaz. “Türk” ve “Ermeni”
kelimelerinin bugünkü
kullanılış tarzı buna bir örnek olarak verilebilir. Ermeni
çevrelerde
yaygın olarak kullanılan soyut ve tarihsiz “Türk” kelimesi sorunu
çözmeye
değil, karmaşıklaştırmaya yarıyor. Bu kavram, aralarında pek çok
farklılık
bulunan Türk devleti ile Türk halkını aynı kefeye koymakla
kalmıyor, aynı
zamanda toplumun değişik kesimlerini de tek bir bütünmüş
gibi sunuyor. Halbuki
ortada tek bir Türk yerine, Kürtler, Türkler, Aleviler,
Müslümanlar, Çerkesler,  kısacası çeşitli
kesimler var. Devletle
toplum ve toplumun değişik kesimleri arasındaki farklılıkları ortaya
koyan bir
dili geliştirmek sorunun çözümünün yarısı
gibidir. 

Türkiye’de
kullanılan “Ermeni” kavramı da böyle. Bu kavram son derece negatif
bir içerikte
kullanılmanın ötesinde, Ermeni toplulukları içerisindeki
farklılıkları da yok
sayıyor. Salt bu kavramların daha ayrıntılı kavramlarla yer
değiştirmesi
durumunda bile ilk ortaya çıkacak gerçek şu olacaktır:
Ortada bir tarafta
“Ermenilerin” öbür tarafta “Türklerin” olduğu bir sorun
yoktur. Aksine, çatışma
ve sorun isteyen Ermenilerle Türklerin bir tarafı; geçmişle
yüzleşerek yarını
kurmak isteyen Ermeni ve Türklerin diğer tarafı oluşturduğu bir
sorun söz
konusudur.

h) Tarafların üzerinde konuştukları tarih malzemesinin
bütünlüğünün sağlanması ve taraflar
için bilinir hale sokulması gerekir. Bu
adımın atılmasının önündeki ciddi engellerin başında konuya
ilişkin birincil
kaynakların değişik dillerde ve değişik ülke arşivlerinde
bulunmasıdır. Bu yüzden
konu, hala dil bilen ve maddi olanaklara sahip birkaç uzmanın
tekelinde kalmış
gibi görünmektedir. Örneğin Türk dokumanları Arap
harfleriyle yazılmış olduğu
gibi, bunlar arasından devlet tarafından seçilen az miktarda
belge tercüme
edilmiştir. Üstelik bu belgelerin tutulduğu arşivler aksi
yönde edilen onlarca
söze rağmen malesef tümüyle açık değildir.
Örneğin Başbakanlık arşivinde
çalışan özellikle genç Türk akademisyenlerin
sorgulanması sıradan bir
uygulamadır. Aynı şekilde Türkiye toplumunun büyük
kesimi, Amerikan, İngiliz,
Alman ve Avusturya arşivlerinden habersizdir. Bu nedenle bu belgelerin
toparlanması, tercüme edilmesi ve yayınlanması çok
önemli bir adım olacaktır. Tüm bu çalışmalar, Avrupa
Birliği tarafından
da desteklenecek, oluşturulacak ve resmi veya yarı-resmi
“tarihçiler komisyonu”
ya da “gerçeği arama komisyonu” çatısı altında
yürütülebilir.

Sonsöz

Böyle bir komitenin
esas amacı sadece 1915’de gerçekten ne olduğunu tesbit etmekle
sınırlı
olmamalı, daha uzun vadede bu konulara dair toplumsal bir etik
oluşturmaya da
katkıda bulunmalıdır. Üzerinde toplumsal konsensus sağlanan
böylesi bir etik
sayesinde kutuplaşmaya ya da çatışmaya dayalı tarih yazımlarının
önüne
geçilebilir. Burada ille de her iki tarafın da 
yaşananlar üzerinde tam bir uzlaşmaya varmasını ya da tarihin her
iki
taraf için de “aynı” hale getirilmesini önermiyorum. Asıl
üzerinde durduğum,
her iki tarafında da üzerinde anlaşabileceği ve iletişim kurmasına
yardımcı
olacak bir genel etik zemini oluşturmaktır. Bu zemin tarih üzerine
farklı
konuşma tarzlarına da imkan tanır ki olması gereken de budur. 

Her iki ülkenin eğitimcilerinden
oluşturulacak karma komiteler sayesinde tarih, her iki tarafından kabul
edebileceği bir anlatı içine sokulabilir. Tarihe ilişkin
taraflarca genel kabul
görmüş bir tarih anlatımının Türk ve Ermeni
müfredatlarına girmesi sayesinde
her iki toplum arasındaki düşmanlık duyguları ve nefretin de
azalacağı görülmek
durumundadır.

Özetle, sorun Türkiye
ve Ermenistan arasındaki ve bölgedeki ilişkilerin
düzeltilmesi ve
demokratikleştirilmesinin bir parçasıdır. Ortadoğuda barışın
önündeki en önemli
engellerden birisi, bölge halklarının birbirleri hakkında hala
üzerinde
konuşulmamış tarihi deneylere dayanan yargılara sahip olmalarıdır.
Tarih hala
bölge barışının önünde bir engel gibidir. Bölge
halkları için büyük acılar
anlamına da gelen bu ortak tarih üzerine konuşulmadıkça,
halklar arasındaki
kuşku ve önyargılar aşılamaz. Bölgede halklar arası
güvenin yaratılması ve
demokratik ilişkilerin geliştirilmesi, tarih üzerine konuşma ile
de doğru
orantılıdır.

Yorumlar kapatıldı.