İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kıbrıs´ı tartışana 10 yıl hapis yolu

Yeni TCK ile ne Kıbrıs’ı ne de Ermeni sorununu tartışamazsınız. Bu yasa siyasi intihar. Değişiklikler yapılamazsa AB süreci kesilir

NEŞE DÜZEL

NEDEN? Ergin Cinmen

Cuma günü yeni Türk Ceza Yasası yürürlüğe giriyor. Bu kanunla ilgili ciddi tartışmalar var. Kanunun içinde öyle bazı maddeler var ki, bu maddelerin uygulanması Türkiye’yi yüzyıl geriye götürecek ve AB sürecinden Türkiye’yi tümüyle çıkarabilecek türde. Yeni Ceza Yasası, düşünce özgürlüğüne ve medyaya çok ciddi kısıtlamalar getirirken, bu kanunun yol açtığı bir başka büyük sorun da ‘milli menfaatlere aykırı’ davranışlara öngördüğü ceza. Kanun, ‘milli menfaatlere’ aykırı davrandığına inandığı insanların önüne üç yıldan 10 yıla kadar hapis cezası koyuyor. Milli menfaatlerin ne olduğu konusu ise esas büyük sorunu oluşturuyor. Çünkü yeni TCK, devleti yönetenlerin özellikle dış politikadaki kararlarını tartışmayı imkânsız kılıyor. Eğer siz devleti yönetenlerin politikalarına aykırı bir görüşü savunursanız, suçlu durumuna düşebiliyorsunuz. Bu, Türkiye’yi muhalefetsiz bir sisteme, diktatörlüğe çevirebilecek bir yaklaşım. Yeni Ceza Yasası’nı ve uygulamada karşılaşılacak sorunları, bu konuları çok iyi bilen, Susurluk sürecinde aydınlık için yurttaşlık girişimini başlatanların başında gelen avukat Ergin Cinmen’le konuştuk.

Yeni Türk Ceza Yasası’nı incelediniz mi?

İnceledim. Çünkü 1 Nisan’dan sonra mesleğimizi bu yasaya göre icra edeceğiz. Ceza yasası, toplumların yaşamında anayasadan da önemlidir. Sokağa adımınızı attığınız anda ceza yasasıyla bir şekilde karşılaşırsınız. Yeni Ceza Yasası’yla yargı kararları oluştukça nasıl bir girdabın içinde olduğumuz anlaşılacak zaten.

Hangi ihtiyaçları karşılamak üzere bu yasanın çıkarıldığını düşünüyorsunuz?

Yeni bir ceza yasasının çıkarılması için somut bir ihtiyaç yoktu. Çünkü halen yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nda zaman içinde birçok değişiklik yapıldı. Aydınları hapse attıran 141, 142’nci maddeler kaldırıldı. 163 kaldırıldı. 159 ve 312’ye eklemeler yapıldı. Kanundaki kavramlara, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar pratikleri eklenmeye başladı ve TCK’nın uygulaması herkesin anlayabileceği bir yere doğru gitti. Oysa şimdi, yeni kanunun eğitimini verecek bir kurum bile yok. Hep beraber çok kötü şeyler göreceğiz.

Neler göreceğiz?

Bilmeyen insanlar yeni kanunu uygulamaya başlayacak. Hadi metropollerde paneller yapılır, ama Türkiye’nin Şırnak’ı, Doğu Beyazıt’ı, Of’u da var. Oralardaki hâkimler yeni kanunla yalnız başına kalacak ve haksız kararlar verecek. Bu kararlar yine AİHM’ye gidecek. Türkiye yine ihlal kararlarıyla malul olacak ve bu Türkiye’nin AB sürecini engelleyecek. Yeni Ceza Yasası’nın bir yılda hazırlanıp apar topar çıkarılması anlaşılır şey değil. Yeni kanunun arkasında üniversiteler bile yok. Hükümet, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne, ‘Bize üç hukuk doçenti gönderin’ diye yazı yazmış. Bu kanunu üç doçent hazırladı işte.

1 Nisan’da, Yeni TCK ve Ceza Muhakemesi Kanunu yürürlüğe girecek. Ceza Muhakemesi Kanunu’na ilk karşı çıkanlar polisler oldu. Bu yasa gerçekten suçluların yakalanmasını zorlaştırıyor mu?

Ceza Kanunu’nda suçlar ve suçların cezaları yazar. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda ise polis suçu nasıl önleyebilecek, eğer bir suç işlenmişse dava açılıncaya kadar savcılık ve polis bu suçu nasıl kovuşturabilecek, bunlar yazar.

Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu, polislerin dediği gibi suçluların yakalanmasını zorlaştırıyor mu?

Asla. Polisler bir şekilde kazan kaldırıyor ama şikâyetlerinin iler tutar yanı yok. Sahte görüntü yaratılıyor. Polise sorarsanız sanki 1 Nisan’dan sonra yepyeni maddeler getiriliyor. Hayır böyle bir şey yok. Bugün Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) uygulanıyor. 1 Nisan’dan itibaren CMUK’taki esaslar yine uygulanacak. CMUK’a göre polis savcının emrinde, savcı adına soruşturma yapıyor. Yeni kanunda yine öyle olacak. Şu anda polis ev araması için savcının başvurusuyla hâkimden karar alıyor. 1 Nisan’dan sonra da böyle olacak. Aslında yeni kanunda tek bir şey değişti. O da, CMUK’un 166’ncı maddesi. Bu madde ‘Cumhuriyet başsavcıları bir yılın sonunda, o yerdeki adli kolluk hakkında değerlendirme raporları düzenler, mülki amirlere gönderir’ diyor.

Ne anlama geliyor bu?

Savcının emrinde çalışan polisin sicil amiri, yeni kanunla artık savcı olacak. Şu anda polisin çalışma biçimi, başarısı İçişleri Bakanlığı ve vali tarafından değerlendiriliyor. Savcı ise sadece suç kovuşturmalarıyla ilgileniyor. O da nasıl ilgileniyorsa… Bu durum polisi özerk kılıyor. Zaten polis, savcılığı hep kendi dışında gördü. Şimdi polisler yeni kanunla kendi dışlarındaki kamu ajanlarının polis hakkında değerlendirme yapmasına dayanamıyorlar. Bir yabancının, bir hukuk adamının teşkilatlarının içine girmesini kabul etmiyorlar. Yeni kanuna karşı çıkmalarının nedeni bu. Yetkileriyle ilgili bir sorun yok. Savcılık ve polis birlikte düşünüldüğünde, yeni kanun çok daha fazla yetki verdi onlara.

Savcının polisin sicil amiri olmadığı bir sistemde, polis savcıyı dinler mi?

İşte dinlemiyor zaten. Aslında, bizim savcılarımızın da polisin sicil amiri olmak gibi bir talepleri yok. Çok fazla işin içine girmek istemiyorlar.

Savcılık iddia makamı değil midir? Olayın içine çok girmeden zanlıyla ilgili nasıl iddiada bulunabiliyorlar?

Bizim savcılarımız kapısını kapatır, odasında oturur, polis istediği gibi soruşturma yapar. Soruşturma bittikten sonra soruşturma evrakını savcının önüne koyar. Savcı bu toplanan kanıtların özeti mahiyetinde bir iddianame yazar. Hukuk devletlerinde böyle şey olamaz tabii. Çünkü bir hukuk adamının, soruşturmanın başından itibaren olaya el koyması gerekir. El koymadığı zaman hukuka aykırılıklar yapılır çünkü. Polis hukukçu değildir. Hangi yöntemle olursa olsun o sadece suçluyu bulmaya çalışır. 2000’lere kadar neler yaşandığını gördük… Neyse bu tür hukuk dışı işler AB sürecinde duruldu ve CMUK hukuka daha uygun hale getirildi, polisin yöntemleri değişti. Ben bir hukukçu olarak bütünü itibarıyla bugün CMUK’tan memnunum. Gözaltına alınan kişinin bir avukatın yardımından yararlanması 10 yıl önce benim için bir rüyaydı. Şimdi yararlanıyor, yeni kanunda da yararlanacak.

Yeni Türk Ceza Yasası’na gelirsek… Bu yeni yasadan çok şikâyetçi olan bir grup da medya. Bu yasa fikir özgürlüğünü kısıtlıyor mu?

Evet, kısıtlıyor. Yeni yasanın medyaya getirdiği kısıtlamalar evrensel hukuk kriterlerine asla uymuyor. Hiçbir Batı ülkesinde yok bu kısıtlamalar. Üstelik, fikir özgürlüğünü kısıtlamanın ötesinde, medyaya müthiş bir otosansür de getiriyor. Yazdıklarımız suç teşkil eder mi etmez ki kaygısıyla pek çok gerçek yazılmayacak. Yeni Ceza Kanunu, düşünce özgürlüğüne işte böyle çok ciddi kısıtlamalar getiriyor. Hele düşünceler medya yoluyla açıklanırsa, suçlar daha da artıyor. Mesela, birinin intihar etmesi şart değil. Yeni kanun ötanazi tartışmasını bile intihara teşvik ve yardım olarak değerlendiriyor. Artık kişinin ötanazi hakkını kullanıp kullanmamasıyla ilgili fikrinizi açıklayamayacaksınız. Çünkü bu hapis cezasıyla sonuçlanan bir suç. Ayrıca yeni kanun ihbar mükellifiyeti de getiriyor.

Neyin ihbarı bu?

Yurttaşlar, işlenmekte olan bir suçu ilgili merciye ihbar etmezlerse, kendileri de hapisle karşılaşıyorlar. Diyelim ki, dört kişiyiz. Üçümüz ötanaziyi tartışıyoruz. Eğer bu konuşmayla suç işleniyorsa, bunun savcılığa bildirilmesi gerekiyor. Eski kanunda yok bütün bunlar. Yeni kanunla birlikte inanılmaz bir ihbar furyası yaşanacak. Yeni kanunda bir de iftira suçu getirildi.

O nedir?

Hakaret suçu kişinin şikâyetine bağlıdır. Şimdi aynı unsurlarla kaleme alınan ve adına iftira suçu denilen bu suç ise adliyeye karşı suç kabul ediliyor ve kamu davasına neden oluyor. Diyelim ki, gazeteci bilinen bir kişinin girdiği bir ihaleyle ilgili bir sorunu yazdı. Savcı gazetecinin yazdığı doğru mu yanlış mı diye bakmadan mecburen dava açacak. Bu, basını susturmaktır ve sonuçta da yolsuzlukların üzerini örtmektir.

Yasada ayrıca ‘milli menfaatlere aykırı’ olma gibi sınırları fevkalade belirsiz bir kriter var. Bu, hukuka uygun bir kriter mi peki?

Tabii ki hukuki değil. Yeni kanunun 305’inci maddesinde getirilen bu ‘milli menfaat’ nedir? Yasalarda milli menfaat diye bir şeyin tanımı yok ki. Neyin milli menfaatlere uygun, neyin aykırı olduğuna kim karar verecek? Genelkurmay başkanı mı, başbakan mı, içişleri bakanı mı? Hep yaparlar ya, diyelim ki genelkurmay başkanımız milli menfaat budur dedi. Ben kişi olarak onun milli menfaat tanımına katılmak zorunda değilim. Demokratik hukuk devleti bunu gerektirir. Ama yargıçlar beyanatlara bakacak ve sınırları belirsiz bir milli yarar tanımı yapacak. Üstelik yargıçlar 305’inci maddenin gerekçesine de bakacak. Bakın bu maddenin gerekçesinde ne deniyor?

Ne deniyor?

‘Kıbrıs sorunu nasıl halledilir?’ diye size bir soru sordular diyelim. Siz de, çözüm olarak ‘Ada askersizleştirilmeli, Türk askeri adadan çıkmalı’ dediniz. Yeni kanuna göre siz temel milli yarara aykırı hareket etmiş oluyorsunuz. Çünkü maddenin gerekçesi bunu söylüyor. Bu suçun üç yıldan 10 yıla kadar hapis cezası var. Mesela Ermeni meselesiyle ilgili olarak ‘Soykırım olmuştur’ diyorsunuz. 305’inci maddenin gerekçesinde Ermeni meselesi de var ve siz bunu deyince milli yararlara muhalefet etmiş oluyorsunuz. Kanun hapis cezasını yurtdışından mali yardım alma şartına bağlıyor. Diyelim ki siz aynı zamanda bir sivil toplum örgütünün üyesisiniz ve bu sivil toplum örgütü Avrupa Birliği’nden ya da yabancı bir dernekten, vakıftan insan hakları, demokrasi projesiyle ilgili fon alıyor. Bu durumda savcı ne yapacak biliyor musunuz? Hemen Terörle Mücadele Müdürlüğü’ne bir yazı yazacak. Filanca kişi Kıbrıs’la ilgili şunu söylüyor. Bakın bakalım kendisi ya da üyesi olduğu STK, yabancı bir kuruluştan fon aldı mı? Hakkınızda buna göre bir soruşturma başlayacak. Terörle Mücadele sizin için acaba ne yapıyor, bir yerlerden menfaat temin ediyor mu diye hakkınızda dinleme kararı isteyecek ve siz dinlenmeye başlayacaksınız. Oradan gelecek sonuca göre de savcı size dava açacak ya da takipsizlik kararı verecek.

İktidardaki gücün kimliğine göre her şey ve herkes milli menfaatlere aykırı olarak görülemez mi?

Görülebilir. Öyle olacak zaten. Son derece tehlikeli bir hüküm bu. Eski kanunda da milli menfaat kavramı vardı ama maddenin Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi gerekçeleri yoktu. Gerekçe çok önemlidir. Hâkim, önüne bir dava geldiğinde, yasama bu kanunu niye koymuş diye gerekçeye bakar. Uygulamada gerekçe hâkime ışık tutar. Türkiye’de memurlaştırılmış yargıç tipi ise zaten hemen gerekçeye bakar. Oysa yargıçların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer uluslarüstü belgeleri artık içselleştirmeleri gerekiyor. Anayasa’da, ‘Usulüne göre onanmış uluslararası sözleşmeler anayasayla çeliştiği zaman uluslararası sözleşmeler esas alınır” diye bir hüküm var ama hazmedilmesi zaman alacak. Yargıtay Ceza Genel Kurulu düşünce açıklamasıyla ilgili iki farklı karar verdi biliyorsunuz.

Evet, Yargıtay, neredeyse tıpatıp aynı olan iki ayrı davada birbirinin taban tabana zıddı iki karar aldı. Böyle bir durumda hukuka güvenmek mümkün mü?

Mümkün değil. Böyle bir durumda neyin suç olup olmadığını bilemezsiniz. İki kişi var. Biri 312’nci maddeden beraat ediyor, diğeri mahkûm oluyor. Birinci olayda, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, AİHM’nin içtihadına bakıyor ve bir düşünce, toplumu rahatsız da etse, düşünce özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmelidir. Düşünce özgürlüğü olmadan toplumlar gelişemez’ diyerek beraat kararı veriyor. Bunun üzerine laiklik elden gidiyor diye açıklamalar yapılıyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na benzer bir dava daha geliyor. Bu kez Kurul, AİHM’nin içtihadını atıp, mahkûmiyet kararı veriyor. Bunu herhangi bir yerdeki hâkim yapmıyor. Bunu, yargının en tepesi yapıyor. Önce Yargıtay’ın tepesinin demokrasiyi içselleştirmesi ve Anayasa’ya uygun davranması gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da Anayasa’ya uymazsa…

Ne olur?

Türkiye’nin hali iyi değildir. Yeni Ceza Kanunu’yla basına getirilen kısıtlamalar, bu kurul gözüyle yorumlandığında, Türkiye’yi hukuk uygulamasında büyük felaketler bekliyor. Eğer Yargıtay hukuk ve demokrasi ilkelerini bir tarafa iterse, Sinop’taki mahkeme ne yapacaktır. O da kurula bakacaktır. Söyledikleriniz suç teşkil edecektir. Çünkü yargının tepesi bunu söylüyor.

Bizim sorunumuz yasalarımız mı yoksa hukukçularımız mı?

Hukukçularımız…

Aynı konuda iki ayrı karar alan bir Yargıtay’la hukuk sistemimizi ayakta tutmak mümkün mü?

Mümkün değil. Bu ülkede yargıya bütçenin yüzde 1’inden azı ayrılıyor. ve hukuka değer verilmiyor. Yargıçlar da kendini hukukun yargıcı değil, devletin yargıcı, memuru görüyor. Bizde, düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıran, insanların hâkim düşüncelere uygun düşünmesi gerektiğini söyleyen memurlaştırılmış bir yargıçlık sistemi var. 23 yaşındaki genç hukuk fakültesini bitirir, hâkimlik sınavına girer ve Türkiye’nin en doğusundaki ağır ceza mahkemesinin üyesi olur. O çocuk bir şey bilmiyordur. Orada sadece mahkeme başkanını, savcıyı, vali veya kaymakamı, jandarma komutanını tanır. Bu genç devlet fanusu içinde büyür. Büyüdükçe, tayinlerle Orta Anadolu’ya gelir. Karakteri oluşur ve artık devletin bir memuru olur. Sonunda da Yargıtay Ceza Kurulu’nun tepesine gelir.

Yeni Ceza Kanunu’na dönersek… Niye AKP ileride kendisi için de bir tehdit oluşturabilecek ‘milli menfaat’ gibi hukuk dışı bir kavram yerleştiriyor Ceza Yasası’na?

Türkiye gibi ideolojik devletlerde, eğer devletin bir yerine gelmişseniz, mutlaka onunla birlikte hareket etmek durumunda kalıyorsunuz. AKP de devletleşti. AKP’nin bir miktar sivil dokusu vardı ama bu doku şimdi bitti. AKP devletin bildiğimiz anlayışıyla özdeşleşti. Yeni Ceza Kanunu’nda kangrenleşmiş devlet görüşleri yer alıyor. Zaten bir ceza kanununda böyle bir- iki madde bulunması yeter de artar. 400 maddeden biri bile canımıza okur. Çünkü hayatın içinde çok yaygın çarparsınız bu maddeye. 1 Nisan’dan sonra bolca 305’e çarpacağız.

Bazı düzeltmelerle bu yasa çağdaş bir yasa haline getirilemez mi?

Getirilebilir tabii. AKP’nin önünde engel yok. Aklı varsa yapar. Yoksa bu siyasi intihardır. Kopenhag Kriterleri’ne uymuyor diye, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin kesilmesidir…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: