İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fedai nüfus

Mine G. Kırıkkanat

Avrupa’daki Kürt ve Ermeni lokantalarının ortak bir dekoru vardır: Eğer lokanta sahibi ya da sahipleri Kürt ya da Ermeni milliyetçisiyse, duvara aynı haritayı asar. Bu harita, Türkiye’nin haritasıdır, ancak aynı bölgenin üstünde Ermeni lokantasında ‘Ermenistan’, Kürt lokantasında ‘Kürdistan’ yazar!

Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyıl sonlarında Güneydoğu ve Doğu’da binlerce yıldan beri yerleşik Ermeni tebaasına güvenemez olmuş ve aynı bölgede binlerce yıldan beri göçebe, ancak sadık tebaası Kürtleri üstlerine salarak, düpedüz katliam ya da tacizle kaçırttığı Ermenilerden boşalan toprak ve gayrimenkullere Kürt aşiretleri yerleştirmiştir.

1890’lı yıllardan öteye sistematik biçimde uygulanan bu ‘kaçırma’ politikası, 20. yüzyılın başına kadar sürmüş ve 1915’ten öteye malum toplu tehcirle sonuçlanmıştır.

Demem o ki, bugün Türkiye sınırları içindeki Kürt ayrılıkçılarıyla, sınırları dışındaki milliyetçi Ermeni diasporası, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, aynı toprak parçası talebiyle düşmanlıkta birleşiyorlar. Türkiye’nin bir gün, ‘Alın ayrılın, ne haliniz varsa görün!’ diyeceği tutsa, aynı toprak parçası için kendi aralarında çekişmek zorunda kalacaklar.

Böyle bir kavgada, AB Kürtleri mi tutar, Ermenileri mi dersiniz? Ya ABD, Kürtleri desteklese de epeyce zorlanmaz mı?

Amacım (aslında çok ihtiyaç olsa da) bir tarih dersi vermek değil. Ancak bugün Türkiye sınırları içinde yaşayan Türklerin ve Kürtlerin, akı karası, suçu cezası, iyisi ve kötüsüyle ortak bir geçmişi paylaşmakla kalmayıp, ırkçı ve milliyetçi bir ‘taraflaşma’dan kimsenin yararı olmadığıdır.

Kürt ve Türk diye bir taraflaşma, ancak hepimizi uygarlıktan, çağdaşlıktan, insanlıktan uzaklaştırır. AB kapıları Türklere kapanır. Ama Kürtlere hem aynı kapılar kapanır, hem de bugün Türkiye’nin karşısında yer alan düşmanlıkları sırtlamak kalır.

Mersin’de bayrak yakan Kürt milliyetçiliğine karşı ‘şahlanan’ Türk milliyetçiliği, ortak ülkemizi yalnızca birkaç günde, birkaç yıl DAHA uzaklaştırdı, ortak tarihimizin en büyük barış projesi, AB’den. Çünkü o bayrağı ne yakmak, ne de misilleme olarak yüz binlercesini dalgalandırmak demokratik bir olgunluk işareti. Kürtlerin de, Türklerin de ilkel bir ‘ırkçılık’tan kurtulamadıklarını, uygarca eşitlikten nasiplenemediklerini gösteriyor. Milliyetçilik, dincilik, ırkçılık, birleştirici bir demokrasinin değil, faşizmin tarlasıdır.

Bu yazı dizisinin başında, bayrak yakmaya karşı gösterilen (aşırı) tepkinin, bir ‘yetti gayrı’ infiali olduğunu belirtmiştim. Kürt milliyetçiliğine karşı niye şahlandı Türk milliyetçiliği, niçin ‘yetti gayrı’ ve tam da AB’ye uyum sürecinde, demokratikleşmeye çalıştığımız şimdi?

AB’nin Türkiye’yi yıllardır eleştirdiği, kınadığı olgulardan biri PKK ile savaş sırasında bölgedeki Kürtlerin uğradığı zarar ve haksızlıklardı. Yıllardır dayattığı, hatta başına vurduğu koşullardan bir diğeriyse, Kürt kültürel kimlik haklarının tanınmasıydı. Özetle Türkiye, büyük ölçüde Kürtlere değgin sorunlar yüzünden AB tarafından istenmiyordu.

Reformlar yapıldı, haklar verildi, durum düzelmeye başladı, Türkiye müzakere tarihi aldı, ancak bu kez AB’den ‘aşırı nüfus, yoksul ve cahil nüfus, töre cinayetleri, kadın-erkek eşitsizliği, ortaçağ derebeylik ülkesi’ diye vurulmaya başladı sırtına.

Oysa Türkiye’de bütün bu olumsuzlukları üzerinde toplayan en büyük topluluk, Kürtler…

Başka bir deyişle Türkiye, AB’nin kriterlerine uyduktan sonra bile, yine bir ölçüde Kürtler yüzünden alınmıyor, ya da gecikiyor üyeliğe.

Ve bu arada, aşiretinden töresine ortaçağ zihniyetini yıkamayan bir topluluk, ne kendilerinin ne de ülkenin doyuracağı sayıda doğurup doğurtarak, ‘fedai nüfus’ üstünlüğüyle Türkiye’yi yıkmak peşinde; aç çocuk orduları terörü, mafyayı, kapkaç çetelerini besliyor yıllardır. Bu topluluğun böylesine geri, cahil ve ilkel kalmasında, kinle dolmasında elbette Türkiye’nin büyük sorumluluğu var. Ama hâlâ aşiret ve töreye itaat eden, teröristin bile elini eteğini öpen, kısacası ‘tebaa’ olmaktan kurtulamayan Kürtlerin hiç mi sorumluluğu yok? Kendileri demokrat olamayan Kürtçüler, ait oldukları toplumu hangi çağa, hangi uygarlığa, hangi barışa, hangi demokrasiye taşıyacaklar?

Irak’taki Amerikan güdümlü demokrasiye mi, yoksa nefrete mi?

Eğer bu topraklarda barış istiyorsak, Kürtlerin de Türklerin de kin kokan ‘milliyetçi’ güdülerini gemleyip, sogukkanlı düşünmeleri gereken günler yaşıyoruz. Bu da ancak, yansız ve kıyasıya bir özeleştiriyle mümkün.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: