İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sadece bayrak mı?

Gündüz Aktan

Birkaç Kürt gencin bayrağı ayaklar altına alması son damla oldu. Kamuoyunda hava zaten ağırlaşmıştı. AB’nin 17 Aralık kararı hayalleri yıktı. Kıbrıs Rumlarını tanıma amaçlı baskılar bıktırdı. Dışa ilaveten içeriden de gelen Ermeni soykırımı iddiaları mide bulandıracak hale geldi. Irak’ta PKK’nın dokunulmazlık kazanması, Kürtlerin Kerkük’ü alıp bağımsızlık yolunda ilerleme çabaları ve bu süreçte Türkmenlerin harcanması Amerika’ya güveni sarstı. Amerika ile ilişkilerin bozulması, Amerikan kaynaklı çoğu haksız eleştirilerin, yalnız AKP iktidarını değil, Türkiye’yi de hırpalamaya başlaması rahatsızlığı artırdı.

Küçük ama bu iş için yetiştirilmiş bir grup Kürt’ün büyük kent merkezlerinde ve üniversitelerde yaptıkları yasadışı ve yıkıcı gösterilere aldırmıyorduk. Ama Nevruz dolayısıyla özellikle Diyarbakır’da düzenlenen gösteride Leyla Zana takımının Öcalan ailesiyle birlikte yer alması, tek bir Türk bayrağı yokken, etnik milliyetçilik sembolü yüzlerce bayrağın ve Öcalan posterlerinin taşınması niyetleri açığa vurdu. DEHAP Başkanı’nın, dürüstlükten uzak, ‘Türk bayrağı Kürtlerin de bayrağıdır’ ifadesi havada kaldı.

Fanatik etnik milliyetçilikle anakronik sol karışımı faşist ve ırkçı bir ideolojiye sahip bir ekibin Kürt hareketine hâkim olması büyük talihsizlik. AB üyelik sürecini bunlarla birlikte yürütmek imkânsız.

Bu gelişmelerin ışığında, Genelkurmay’ın sert açıklamasını bayrak konusuna indirgemek doğru olmaz. Bayrak nasıl bir sembolse, açıklama da kendi sembolizmini içinde taşıyor.

Bu yılın nisan ayında çıkması gereken Katılım Ortaklığı Belgesi’nde (KOB) yeni Kopenhag Siyasi Kıstasları yer alacaktı. 2004 İlerleme Raporu’na göre bunlar özellikle Kürt ve Alevi azınlık haklarına ilişkin olacaktı. Oysa KOB’un çıkışı kasım veya aralık ayına ertelendi. AB, Kıbrıs Rumlarının tanınması anlamına gelebilecek ek protokolün imzası gibi muhataralı bir konu tartışılırken, bir de yeni KOB gündeme gelirse kamuoyumuzda oluşacak şiddetli tepkiden çekinmiş olmalı.

Buna karşılık, Kıbrıs Rumlarını tatmin eden bir ek protokol imzalanır ve Barroso’ya atfen bildirildiği gibi müzakereler 3 Ekim’de başlarsa, ortaya çıkacak ‘bayram havasında’ yeni KOB’un Türk kamuoyuna kolayca pazarlanabileceği düşünülmüş olabilir.

Önümüzdeki dönemde, Öcalan’ın hâkimiyetine giren Zana ekibi, yasaya uygun veya aykırı gösterilerle ‘hak arama’ faaliyetini artırabilir. Türkiye’yi AB üyesi yapmak istemeyen Avrupalılar da buna katkıda bulunabilir. AİHM, Öcalan’ın yeniden yargılanmasını kararlaştırırsa, bu Loizidou davası gibi siyasi amaçlı kararın iç istikrarı bozucu etkilerini kestirmek zor olmaz.

AB’nin 17 Aralık kararı sakattı. Fazladan, Annan Planı’nı reddetmesine rağmen AB üyesi yapılan Rumları bir de tanımamızı istiyorlar. Ermeni soykırım iddialarını ön plana getiriyorlar. Giriş antlaşmamızı referanduma sunmayı karara bağlayan Fransız iktidar partisi UMP kongresi, Türkiye için imtiyazlı üyelik kararı alıyor. Bu adımların hepsi üyeliğimizin önünde, açık engelleme çabaları niteliği taşıyor. Yeni KOB’un içerdiği Kürt azınlık talepleri de bu bağlama giriyor.

Bu durumda, Türkiye’nin ödemesine imkân olmayan bedeller talep edilerek, zaten istenmediği üyelikten caydırılmaya çalışıldığı anlaşılıyor. Bu sürecin bir noktasında pes edebiliriz. Ama o zamana kadar vukuu muhtemel tahribatı nasıl telafi edeceğiz?

Bu süreçte ne pahasına olursa olsun AB üyeliğini savunan ve eski ağırlığını kazanması için AKP hükümetinin de aynı şeyi yapmasını telkin eden liberal kesim marjinalleşiyor.

Varlığımızın tehlikeye düştüğü anlarda tarihi kaderi etkileyecek bir sese ihtiyaç var. Bu ses Cumhuriyet’in kurucu sesi. Bizim gençliğimizde İsmet İnönü, iktidarda da muhalefette de olsa, bu sesti. Daha sonra TSK’nın sesi duyuldu. Bu, belki demokratik değildi, ama aynı gürlükte başka bir ses de yoktu. Şimdi de aynı sesin çıkmasına şaşmamak gerek. Halk ve onun temsilcisi siyasi iktidarlar Cumhuriyet’i tüm kurucu ilkeleriyle benimseyip savunamadıkça, demokrasiyi de savunamıyorlar.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: