İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Acılar köprü de yaratabilir

Ermeniler, çektikleri acıların paylaşılmadığı duygusunu taşıyor. Türkiye, yaratıcı siyasi çıkışlara yönelmeli. ‘Kafkasya İstikrar Paktı’ önerisi güncelleştirilmeli ve Ermenistan’la ticaret başlatılmalı

ÖZDEM SANBERK

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, dağılma sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu, geniş topraklarda yaşayan halk kitlelerini büyük acılara ve yoksulluklara gark eden sürekli savaşlara sahne olmaktaydı. Anadolu ve Rumeli toprakları ve bu toprakları çevreleyen bölgelerde bu savaşlar nedeniyle yıllarca süren sıfır asayiş, şiddet, kan ve acılar, imparatorluk ahalisinden etkilenmedik hiç kimseyi bırakmamıştı.

Üç kıtaya yayılan Osmanlı’nın, dağılması, Başkan Clinton’ın Türkiye’yi ziyaretinde TBMM’deki konuşmasında da değindiği gibi, dünyanın bugün bile hâlâ çözümlemeye çalıştığı sorunlar yumağını yaratmış ve çöküşün şok dalgaları, günümüze kadar uzanan derin bir stratejik kırılma oluşturmuştu. Dağılma sürecindeki şiddetin ‘vüsat ve şümulü’ ve bu dönemdeki insan kayıplarının yüksekliği, çekilen ıstırapların yoğunluğu, ne Amerika’da, ne Avrupa’da hâlâ tam olarak anlaşılmış değil.

Bazı önemli nüfus bulguları

Osmanlı’ya ilişkin nüfus çalışmaları yapan araştırmacılara göre, 1. Dünya Savaşı’nda Anadolu’daki Müslüman halkın kayıpları üç milyona ulaşmaktaydı. Bu rakam Anadolu halkının o zamanki nüfusunun üçte birine tekabül ediyordu. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman ahalisinin dramı bu kadarla bitmiyordu. Balkanlarda 1821’den 1925’e kadar geçen yüzyıl zarfında 5,5 milyon Müslüman tebaa öldürülmüş, 5 milyon kadarı da sürgün edilmiş ve yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sökülüp atılarak Anadolu’ya hicrete mecbur bırakılmışlardı.

Osmanlı’nın, Balkanlar’da yaşayan Müslüman tebaasının çektiği ızdıraplar bu gün pek az hatırlanıyor. Oysa 1990’lı yıllarda Bosna ve Kosova’daki Müslümanlara reva görülen etnik temizlik uzun bir tarihi trajedinin son perdesini oluşturmaktaydı. Bu perdenin nihai olarak inip inmediğini de maalesef henüz kesin olarak söyleyemiyoruz.

Anadolu ve Rumeli’de yüzyıl önceki şiddetin Müslüman kurbanları, onların ıstırapları Batı dünyasında hemen hiç hatırlanmazken, o zamanlar Anadolu’daki Ermenilerin çektiği acılar Amerika ve Avrupa’da bugün neden hâlâ gündemin ön sıralarında yer alıyor?

İki zıt tutum

Bu sorunun aslında basit bir yanıtı var. Osmanlı’nın gayrimüslim göçmenleri, imparatorluğun çöküşü sırasında yaşadıklarını hiçbir zaman unutmak istemezken, Balkanlardan Anadolu’ya kaçan Müslüman tebaa,
o zaman yaşadığı acıları kendilerinin ve çocuklarının hafızalarından silmeyi tercih etti.

İmparatorluğun dağılmasıyla Anadolu’dan Yunanistan’a, Suriye’ye, Lübnan’a, Fransa’ya, Amerika’ya, Arjantin’e giden, buralarda yerleşen Ermeni ve Rum göçmenler çektikleri çilelerini, ıstıraplarını bir nevi duygusal kültür haline getirdiler. Bu kültürü geliştirdiler ve özenle korudular. Kendi kimliklerini geçmişte ve bu ıstıraplarında buldular. Her biri bulunduğu yerde, kendi acılarının canlı tanığı oldular. Acı deneyimlerini çocuklarına, çevrelerine ve sonraki kuşaklara anlattılar. Bunları yaşadıkları ve saygın ve nüfuz sahibi haline geldikleri ülkelerin kamuoyları ile paylaştılar.

Buna mukabil, Girit’ten, Bulgaristan’dan, Makedonya’dan veya Rumelinin başka yörelerinden sökülüp atılan ve Anadolu’ya kaçan Müslüman tebaa, acılarını geride bırakmayı tercih etti. Onlar kimliklerini geçmişin düşmanlıklarında değil, geleceğin dostluklarında aramayı tercih etti. Çünkü Rumeli’den kaçarak Anadolu’ya gelen Türkler, yabancı diyarlara göç eden Hıristiyan tebaadan farklı olarak, kaybettikleri toprakların yerine koyabilecekleri yepyeni bir şey buldular.

Bu, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan modern Türkiye Cumhuriyeti idi. Yeni Türk Cumhuriyeti’nin yurttaşları geçmişe değil, geleceğe baktılar.

Geçmişi yaşatma hakkı

Uzaklara göçen Hıristiyan tebaa ise, tam tersine geçmişlerine sıkı sıkıya sarıldı. Onlar yaşadıkları acı olayları belgelendirdiler. Kitaplar yazdılar, filmler çevirdiler. Müzeler yaptılar. Geçirdikleri tecrübelerin edebi külliyatını meydana getirdiler. Yeni vatanlarında ve dünya kütüphanelerinde bu külliyatı geniş halk kitlelerinin erişimine başarıyla açtılar. Bu yetenekli insanlar, her yerde ulaştıkları etkili siyasi,
ekonomik, ticari, bilimsel, sanatsal, entelektüel mevkilerde, seçildikleri parlamentolarda, üyesi oldukları hükümetlerde kendi etraflarında dayanışma yumakları oluşturdular.

Hatırlamak ve unutmak. Her ikisi de, hiç şüphesiz travmaya verilebilecek meşru yanıtları oluşturuyor. Hiç kimsenin kimseyi, geçmiş acılarını canlı tutmak veya bunları unutmak istemesinden dolayı kınamaya hakkı olamaz. Ama travmayı doğru teşhis etmek istiyorsak, bunu yaşamış olan tüm aktörlerin çektiği sıkıntıları birlikte düşünmememiz ve hele hele birinin acısının diğerinin acısına nazaran daha fazla veya daha az olduğu zehabına kapılmamamız gerekiyor.

Biz de Rumeli’den Anadolu’ya kaçan Müslüman tebaanın çocukları olarak acaba şimdi, her birimiz kendi çapımızda, analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin, yerlerinden koparılıp, sürgün edilirlerken çektikleri çileleri, tabii abartmadan ve çarpıtmadan belgelendirmeye çalışsak, hepimizin evinde kenarda, köşede kalmış sararmış fotoğrafları, mektupları, kartpostalları, bulabildiğimiz kalıntıları ve hatıraları, gelecekteki araştırmacıların yararlanacakları tarihi malzeme olarak bir araya getirmeye çalışsak iyi mi olur kötü mü olur? Doğrusu karar veremiyorum. Belki de bunları yapmak için çok geç kaldık.

Üzülmemek mümkün mü?

Muhakkak olan bir şey varsa o da Osmanlı’nın son yıllarının korkunç şiddet ve katliam dönemlerine sahne olduğu ve bu kıyımların, kanlı gözyaşlarına ve kitlesel göçlere yol açtığıdır. Bu şiddet ve gözyaşlarının bütün kurbanlarının ve hiç şüphesiz Ermenilerin yaşadıkları derin ıstıraplar karşısında üzüntü duymamaya imkân var mı?

Özellikle bu şiddete maruz kalan Ermeniler o zaman çektikleri büyük acıların paylaşılmadığı duygusunu taşıyorlar. Bu duygu onları, aslında büyük çoğunluğunun aşmak istediğine inandığım kırgınlık ve dargınlıklara ve hasmane tepkilere sevk etmekte.

Ben bu üzüntüyü nasıl duyuyorsam, eminim ki Türkiye’deki Ermenilerin büyük çoğunluğu, o yıllardaki Türklerin ıstıraplarını ve bilhassa yakın tarihte şehit edilen diplomatlarımızın ailelerinin acıları-nı paylaşmaktalar. Hatta yalnız Türkiye’deki Ermeniler arasında değil, Ermenistan’da, Amerika’da, Fransa da ve başka yerlerde yaşamakta olan Ermeniler arasında da benzeri duyguları duyanların sayısı tahmin ettiğimizden daha fazla.

Bir insani açılım

Paylaşılan acılar karşılıklı anlayış doğurur. Geçmişteki bu ıstırapların beraberce paylaşılması mümkün olabilseydi, Türkler ve Ermeniler arasında bugün dayanışma ve güven bağlarının güçlü şekilde kurulduğuna tanık olabilecektik. Çünkü zulüm yıllarını birlikte yaşadık. Birbirimizin acılarını bizden daha iyi anlayacak hiç kimse olamazdı.

Paylaşabilseydik acılarımız, aramızda uçurumlar değil, köprüler yaratacaktı.

Aslında geç kaldığımıza hâlâ inanmıyorum. Ortak travmalarımızın somut birer sembolü olarak, bugün eski Osmanlı topraklarının, atalarımızın hayatlarını kaybettiği çeşitli yörelerinde ortak anıtlar dikemememiz için bize engel olan ne? Çanakkale’de hayatlarını kaybeden işgal kuvvetleri askerleri için, Atatürk’ün “…Onlar artık bizim de evlatlarımızdır.” şeklinde Şehitler Abidesi’ne nakşedilmiş sözleri, bu tür soylu bir davranış için hepimize güçlü bir esin kaynağı oluşturuyor.

Bir siyasi açılım

Ama geçmişi gözeten bu insani davranışın ötesinde, Türkiye’nin belki bugünü göz önünde tutarak yapabileceği bir atılım daha var. Bu atılım tarihe yönelik bir jest değil, bu günkü siyasi tıkanıklıkla ilgili bir açılım. Bu gün Azerbaycan’da bir milyon dolayında insan kamplarda yaşıyor. Bu insanlar Ermenistan’ın 1989’dan itibaren silahlı güç kullanarak topraklarını genişletme emellerini gerçekleştirmek istemesi sonucu yerlerinden, yurtlarından sökülüp atılmış Azeriler. Kamplarda doğuyorlar, kamplarda büyüyorlar, kamplarda evleniyorlar, kamplarda ölüyorlar.

Bu tarih değil. Halen şu anda yaşanan bir gerçek. Onların davasını savunan kimse yok. Şimdiye kadar teröre başvurdukları da görülmedi. Ankara’ya tarihi sorumluluğunu hatırlatanların aklına, Erivan’a dönüp, dün değil bugün, silah gücüyle işgal altında bulundurduğu yabancı toprakları neden terk etmediğini sormak gelmiyor.

Demirel ve sonrası

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 1999 Aralık ayında, bu sorun dahil, Kafkasya’daki tüm donmuş anlaşmazlıkların ele alınmasını hedefleyen Kafkasya İstikrar Paktı önerisini ortaya attı. Bölge ülkeleri (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Rusya) devlet başkanlarına ve aralarında BMGK üyeleri de olan bölge dışı büyük ülkeler (ABD, Fransa, İngiltere, Almanya) devlet başkanlarına, ayrıca BM ve Avrupa Konseyi genel sekreterleri, AB Komisyonu ve Avrupa Birliği Dönem Başkanı’na, AGİT Başkanı’na bu önerisini anlatan mektuplar gönderdi. Muhataplarının büyük çoğunluğundan cesaret verici yanıtlar aldı. Öneriye açıkça karşı çıkan olmadı.

Sadece Ermenistan bu girişime İran’ın da katılmasını teklif etti. Ancak Demirel Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrıldıktan sonra Türkiye bu girişiminin arkasında durmadı. Böylece bölge istikrar ve barışı-na yönelik olarak, Türkiye tarafından başlatılan önemli bir atılım dünya gündeminden düşmüş oldu. Türkiye’nin, Azerbaycan’daki bir milyon yerlerinden edilmiş göçmenin geleceği dahil, bölgede uluslararası meşruiyetin iadesini öngören yeni bir Kafkasya İstikrar Paktı önerisini şimdi tekrar gündeme getirmesi ve aynı zamanda Ermenistan’la doğrudan ticaretini başlattığını dünyaya ilan etmesi ve bu girişimini güçlü bir kamuoyu diplomasisi ile destekleyerek, ikili düzeyde ve uluslararası kuruluşlar çerçevesinde bu önerisini enerjik şekilde, inançla öne sürmesi, bugün bu konuda Türkiye’ye baskı yapılmasını hedefleyen siyasi denklemi tersine çevirir.

Türkiye’nin bu konuda, şu sırada ihtiyacı olan diplomasi savunmacı ve hırçın yaklaşımlardan esinlenen değil, son iki üç yıldan bu yana, aynen Kıbrıs ve Avrupa Birliği tam üyeliği hedefine kilitlenen ve uluslararası siyasi ve moral üstünlüğü ön planda tutan yaratıcı, yapıcı ve pro-aktif diplomasidir.

Türk diplomasisinin bu açılımları gerçekleştirebilecek kapasitede olduğunu biliyoruz. Yeter ki siyasi irade daha fazla geç kalmadan bu yönde tecelli etsin…

Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: