İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Polisin çeviği

Yıldırım Türker

Şanlı Adalet Bakanları zincirinin son halkası Cemil Çiçek, ‘Gelibolu’ belgeselini eşi ve kızıyla birlikte izledikten sonra kendisine Ermeni olaylarını anlatan bir belgesele ihtiyaç olup olmadığı sorulduğunda, “Bizi dışarıdaki Ermeniler değil, içeriden soykırım iddiaları yapılması üzüyor” demiş. Orhan Pamuk’u mu kastettiği sorulduğunda da “Özel olarak birilerini kastetmiyorum. Bunların kimler olduğunu herkes biliyor. Bu kişiler aramızda dolaşıyor… Bunun içeriden yapılması bizi üzüyor. Şehitlerimizin kemiklerini sızlatıyorlar. Biz dışarıdan vurulduğumuzda ölmedik ama asıl bizi içeriden vuruyorlar” cevabını yapıştırmış. Seyretmiş olduğu filmin etkisiyle neredeyse şairane bir sitemle dile getirdiğinin tercümesine ihtiyaç var mı? Bu toprağın insanlarına, yaşadığı her alanı Bakan’ın terimleriyle tarif etmesi zorunluluğu dayatılmıyor mu? Kol kırılır, yen içinde kalır. Hatalarımızı, günahlarımızı kendi bünyemizdeki sır kasalarında kilitli tutup, alanımız dışında dile getirilmesine izin vermemek şiarıyla aile kurumundan vatandaşlık sorumluluklarına dek kendimize has bir yaşam etiği oluşturmamız şart koşuluyor. Bakan’ın ‘Bu kişiler aramızda dolaşıyor’ gibi dramatik etkisi uğursuz bir fon müziği isteyen bir cümle kurarak salladığı sopayı bir yana bırakıyorum. Zaten bu dilin bekçilerinin en etkin silahlarının şantaj ve tehdit olduğunu biliyoruz. Üstünde durmak istediğim, demokrasi mücahidi kisvesi altında açıkça çetecilik düsturlarının bekçiliğini yapanların hayatımızı nasıl geciktirdikleri. Evet, çetecilik.

Vatandaş olarak benden beklenen, devletin resmi sırlarına kol kanat germek, onların sorgulanmazlığının garantisi olmaksa, çağırıldığımın vatandaşlık sorumluluğundan çok bir suç ortaklığı olduğuna inanırım.

Ermeni soykırımı iddialarının artık devletimizin benimsediği hoyrat inkârcılıkla tartılamayacağını iyi kötü anladık. İşin tarihçilere bırakılması gerektiğinin kabulü, bu konuda atılmış önemli bir adımdır.

Ama kendimizi içinde bulmuş olduğumuz çetelerin elebaşları yılmak bilmiyor. Sır kasalarının başını tutanlar, çete mantığıyla yönetilen bütün kurumların gelişmesini, insanlarla bu kurumlar arasındaki gerilimin hafifletilmesini istemiyor.

Yasaklı rapor

Son olarak Radikal’in geçtiğimiz hafta manşetine taşınan konuya gelelim. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 6 Mart’taki olaylı kadın yürüyüşündeki tutumu ile bir kez daha gündeme gelen Çevik Kuvvet’i 2002’de incelemeye aldığını, bu amaçla bir komisyon oluşturulduğunu biliyorduk. Çevik Kuvvet’teki memur, amir ve müdürlerin yanı sıra sokak eylemlerinde polisle sık sık kafa kafaya gelen sivil toplum örgütü liderleriyle de görüşen
komisyon 2003’te bir rapor hazırlıyor. Gelgelelim kitaplaştırılarak 2 bin adet basılan rapor Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner’den onay alamıyor. Aydıner, saptamalardan rahatsız oluyor. Yani kendi kurumu içindeki, üstelik tavrı çok tartışılan bir birimin sorunlarını dile getirip bir çözüm arayışına girmesini uygun bir davranış olarak nitelendirmiyor. Polislerin dünya âleme hatalarını ve bu hataların kaynaklandığı yetersizlikleri ilan etmesini yanlış buluyor.

Halkıyla memuru arasında insanca bir diyalog oluşmasını istemiyor. Polisin de dertleri olan, eksikliklerini, hatalarını dile getiren, mutsuz bir insan olarak portresini tehlikeli buluyor. Polisi, kendi kurumuna, mesleki ve siyasi üstleri dışında kimseye yönelik bir sorumluluk taşımayan, dilsiz bir güç olarak görmek, sonsuza dek öyle göstermek istiyor.

Oysa raporda saptananları okuduğumuzda onlara yönelik hemen hemen bütün şikâyetlerimizin onlar tarafından da saptanmış, nedenlerinin deşilmiş olduğunu görüyoruz. Dertleri, sıkıntıları, yetersizlikleri ve bunları dile getirişleriyle bizim gibi insanlarla karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz.

‘Sivil toplum kuruluşu’ liderlerinin sözlerine kulak veren, onları düşman olarak bellemeyip saptamalarına raporunda yer veren bir kurum.

Raporda, “Bazı polislerde ‘Ben devletin temsilcisiyim; bu kalabalıklar da bana karşı gelmekle demek ki devlete karşı geliyor’ anlayışı görülmektedir. Bu hakkı kullanmanın devlete karşı gelmek demek olmadığı yaklaşımı polise kazandırılmalıdır. Vatandaşlarına yasal çerçevede, kimseye zarar vermeden gösteri ve toplantı yapma hakkı veren
devlettir. Bu hakkı engellemek devlet göreviyle bağdaşmaz, devlet görevlisine yakışmaz. Polis, devletin vatandaşına verdiği bu hakkı rahatça kullanmasını sağlamakla görevlidir” sözlerini okuyoruz. Memurların, müdürleri hakkında, “Emir kargaşası var. Maksimum güç gösterisinde bulunuyorlar ama topluluklar ile minimum irtibatları var” dediğini okuyoruz. “Buradaki sorun, ülkemizde sokağa çıkan her insanın potansiyel ‘vatan haini’ olarak görülmesindedir. Polisin de bundan ayrı olması düşünülemez” gibi saptamalar okuyoruz.

Hangi polis daha çevik?

2000 yılında sokaklara dökülen Çevik Kuvvet polislerinin ‘dişe diş, kana kan, intikam intikam!’ çığlıklarıyla yapmış olduğu nümayişi hatırlarsınız. Binlerce üniformalı, silahlı adam benzersiz bir çeviklik içinde sokaklara dökülmüş, hükümeti istifaya çağırıyordu. Yakın zaman önce Emniyet Genel Müdürü Turan Genç’in ceza indirimine ilişkin yasanın Meclis’ten geçmesi üzerine verdiği demeç, onları sokağa döken gerilimin kaynaklandığı damarı açık ediyordu: “İşkenceci Hizbullahçılar affediliyor, polisler affedilmiyor. Böyle adaletsizlik olur mu? Bu tepki yaratır.” sözleri yabana atılacak bir mesaj değildi. O zaman, yazmışım:

“On yıllardır siyasi bir taraf olarak düşmana karşı kin ve nefretle yetiştirilen, kadın yaşlı çocuk demeden her fırsatta coptan geçirip işkenceye yatıran polisimizin şanlı ayaklanması toplum tarafından korku dolu bir anlayışla karşılandı. Başbakan Ecevit’in bu olayların tekerrür etmemesini temenni eden şefkatli konuşması bir yana İçişleri Bakanı, en yiğit ve en gözde Tantanımızın demeci tüyler ürperticiydi. En değerli ve başarılı bakanımız, ‘Cenazelerimiz yerde dururken afla, ölüm oruçlarıyla ilgili konuşmak yakışık almaz. Sizin cenazeniz benim de cenazemdir. Böyle yanlış eylemler yaparak örgütleri kendinize güldürüyorsunuz.’ dedikten sonra polislere yeni silahlar ve süper emeklilik vaadinde bulundu. Takılmamız gerekenin sadece bir üslup sorunu olduğunu Tantan’dan öğrenmiş olduk. Önemli olan örgütleri güldürmemekmiş. Başta Savunma Bakanımız olmak üzere birçok siyasi büyüğümüz de polisin tepkisinin haklı ancak tepkisini dışavurma biçiminin yanlış olduğunu vurguladı. Polis, affa, ölüm orucuna girenlerle uzlaşma çabasına, gönlünce silah kullanamamaya, işkencecilerin affedilmemesine karşı tepki gösterdiğine göre isyanın ardından hemen her muktedirin onların tepkilerini doğal ve anlaşılır bulması ortaya ilginç bir resim çıkarıyor.

Demek ki bu konulara herkesin tepkisi var. Şayet maaşlarının yetersizliği
söz konusuysa bu, bütün memurların ortak sorunu değil mi? Polis yürüyüşünün ana teması bu ise onların toplum dirliğini bozan bu gösterilerinin üstüne eli coplu işçileri, memurları, öğretmenleri mi salmak gerekir?

Polis, göstericilere karşı cop ve silah kullanması yasaklandığında stresini nasıl atacağını soruyor. Coşkulu bir içtenlikle böyle bir soruyu dile getirebilen güçten kim korkmaz? Böyle bir dilin yadırganmadığı memlekette yaşamak kimi mutlu eder?”

Yasaklı raporda, nasıl yorumlayacağımı bilemediğim bir noktayı aktaracağım. “Askerlik hizmeti yapmadan polisliğe müracaat edenler çok kaliteliydi, ama problemleri çözülemedi. Askerlik, bizim istediğimiz anlamda disiplin kazandırmıyor. Diğer illerde Çevik Kuvvet yürüyüşlerini gerçekleştiren memurların tamamı askerliklerini yapmışlardı.”

Siyasilerin, polisten daha geride olduğu, polisin kendi kurumunu ıslah etme girişimlerine set çekenlerin de onlar olduğunu bilmek bizi rahatlatacak mı? Polisin denetiminin İçişleri Bakanlığı’na bağlı müfettişlerden alınıp bağımsızlaştırılması konusundaki tartışmalar, Terörle Mücadele Merkezi’nde kurulmuş olan İnsan Hakları Şubesi’nin iyi niyetli çalışmaları, Uluslararası İşkenceyi Önleme Merkezi’nin
(CPT) nezarethaneler hakkındaki raporlarında saptadığı iyiye gitme hali elbette rahatlatıcı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: