İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

`Siyaset´i aşmanın vakti

İlişkilerin çoğunlukla siyasi-bürokratik eksende algılanması, AB halklarının Türkiye’ye bakışını kötü etkiliyor. Bilim, sanat ve kültür ilişkilerinin güçlendirilmesi, doku uyumunun biricik yolu

İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde dikkatlerin 3 Ekim ve 17 Aralık gibi tarihlere veya rapor, zirve, başmüzakerecinin belirlenmesi gibi eylem ve işlemlere yöneltilmesi, toplumlararası ilişkiler örgüsünün önemini göz ardı ettirmemelidir. Çünkü, söz konusu dönüm noktaları, ulaşılan sonuç kadar açılan yeni dönem için önem taşır.

Gelinen sürecin zorluğu, girilen dönemi kolaylaştırmış değildir. Asıl yüzleşme şimdi başlamaktadır. Bu süreçte, siyasal gelişmeler kadar toplumsal dinamikler, insan hakları eksenine dayanan Kopenhag Kriterleri kadar, (dinsel inançlardan yaşam tarzına uzanan) kültürel yapılar belirleyici olacaktır.

Bu bakımdan sorun, toplumumuz ile Avrupa toplumları arasında doku uyuşmazlığı bulunup bulunmadığı noktasında düğümlenmektedir. Avrupa Birliği’nin öncülerinden Fransa’da kabaran Türkiye karşıtı dalga, her zaman açıkça söylenmese de, ‘toplumsal doku uyuşmazlığı’ tezini teyit eder görünüyor.

Konuya toplumsal eksenli yaklaşım eksikliği nedeniyle, Türkiye’de bir antitez belirginleşmiş olmadığından, senteze giden hedefin ortaya konulması da zor. Böyle bir perspektif öngörülebilir mi? 17 Aralık 2004 zirvesinden yaklaşık bir ay önce ve bir ay sonra iki ‘saha karşılaşması’ndan görüntüler, dikkatleri, toplumlararası ilişkilerdeki sorunlar ve bunların giderilebilirliği üzerine yönlendirebilir. 90’lara uzanan bir hatırlatma, Fransa’da değişen ya da değişmeyen hakkında fikir verici.

‘Avrupa’nın Türkiye reddi’

‘Rejet europeen pour la Turquie’, Türkiye’nin 1987’de yaptığı adaylık başvurusunu irdeleyen Revue de Droit Public’te yeni yayımlanan (Ocak 1992) uzunca bir makalenin başlığı. Yazarı, Limoges Üniversitesi öğretim üyesi ve Jean Monnet kürsüsü sahibi J.-L. Clergerie’dir. Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Prieur, yazarıyla tanıştırmak ve konu üzerinde tartışma olanağı yaratmak amacıyla bir tür protokol yemeği veriyor.

Türkiye/AB eksenine dayanan, Türkiye/Yunanistan ilişkilerine dair bolca değerlendirmeye de yer veren makalenin tek yanlılığı noktasında başlayan ikili tartışma, lokantayı toplantı salonuna çeviriyor. Limoges Üniversitesi’nin konuk Türk öğretim üyesinin elden geldiğince geniş bir kitleye seslenebilmesi için çaba gösteren dekan, serinkanlı tavrıyla moderatör bir rol üstleniyor. Fakülte Genel Sekreteri ise, Fransız’a söz yetiştirmeye çalışan Türk ve dokunamadığı balık tabağı arasında gelip giden şaşkın bakışlarını gizleyemiyor. Kısacası, 27 Ocak 1992 günü, Marmitte’teki şömine sıcaklığı ile dışarıdaki soğuk hava karşıtlığı, yerini hararetli tartışma ile soğuyan yemek çelişkisine bırakmıştı. Clergerie ile kurulan diyalog, sonraki yıllarda iki kez ders-konferans verdirme noktasına kadar ilerliyor, ama!..

Şeker Bayramı…

2004’ün 16 Kasımı, Ramazan Bayramı’nın son günü; bu kez ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Girişi’ başlıklı panelde bay Clergerie ile Limoges Üniversitesi amfisinde buluşuluyor. Aynı fakültenin öğretim üyesi Gülşen Yıldırım, moderatör olarak iki konuşmacının arasında yerini alıyor. Türkiye/AB ilişkileri üzerine yapılan hatırlatma ve Kopenhag Kriterleri ışığında kaydedilen ilerlemeler ve 6 Ekim AB Komisyonu raporu doğrultusunda, Türkiye’nin 17 Aralık zirvesinden itibaren müzakerelere başlaması gerektiği vurgulanıyor.

Konuşmasını Türkiye’nin niye AB üyesi olmaması gerektiği eksenine dayandıran Clergerie, bir reddiye söylemi oluşturuyor. İkili tartışma, gerilimi o denli yükseltiyor ki, ‘Laik Fransa’nın bir öğretim üyesi olarak değil, sanki Vatikan temsilcisi sıfatıyla’ konuştuğu eleştirisine, “Vatikan temsilcisi olmaktan onur duyardım” diye yanıt veriyor.

Türkiye aleyhtarı görüşleri teker teker yanıtlanan Clergerie, Fransız izleyiciden de destek alamayınca, yumruğunu masaya vurarak sözlerini bitiriyor: “Kamu görevlerinde başörtüsü için yasa teklifi veren, daha iki ay önce zina suçunu Ceza Yasası’na koymaya kalkışan bir Türkiye’nin kültürel açıdan derin farklılıklar nedeniyle yeri AB değildir…”

Kendisi ile mutabık olunan tek noktanın zina suçuyla ilgili girişim olduğu, ama bunun da kabul görmediği hatırlatılıyor. Soykırım iddialarına verilen yanıtlara Fransızlar da destek veriyor. Din ve kültür, Türkiye’nin coğrafi-stratejik konumu, Avrupalılığı, ABD’nin Türkiye’yi destekleme nedenleri Ermeni sorunu vb. konular eksenindeki atışmalar, Ankara ve AB arasındaki 40 yıllık hukuki ilişkilerin değerlendirilmesinde hukukçuların etik açıdan daha çok sorumluluk hissetmesi gereği hatırlatılarak bitiriliyor.

Ve Kurban Bayramı

‘Türkiye ve Avrupa’, R. Descartes Üniversitesi (Paris V) Hukuk Fakültesi’ndeki panelin başlığı. Kurban Bayramı’nın ikinci günü (21 Ocak 2005). Konuya, R. Descartes-Marmara Üniversitesi işbirliği hareket noktası alınarak giriliyor. AB’nin Türkiye’yi de kucaklamasının önemini, Osmanlı’dan beri kaydedilen aşamalara ve yeni gerçekleştirilen reformlara gönderme yaparak ortaya koyan Prof. Annie Gruber’in görüşleri, laiklik ekseninde Türkiye modernleşmesine dayandırılan ikinci konuşma ile pekiştiriliyor (Prof. M. Bozdemir). Prof. Rouvillois ise farklı dine dayalı toplumuyla Türkiye’nin katılımı halinde federal bir Avrupa devletinin kurulamayacağı yönündeki görüşünü, Türkiye-ABD ittifakına göndermelerle destekliyor. Böylece, Fransa’nın AB karşısında milliyetçi kanadının üniversite uzantısı, 19. yüzyıl egemenlik anlayışına duyduğu özlemi, Türkiye üzerinden yansıtmış oluyordu.

Türkiye’de evrim süreci ve kırılmalar sonrası, hukuk devleti bakımından ‘onarım dönemi’nde Kopenhag Kriterleri’nin karşılandığı, insan hakları ve demokrasinin belli bir süreci gerekli kıldığı, bunun da zaman alacağı yönünde yapılan konuşma (Kaboğlu), ister istemez Rouvillois’ya yanıt mecrasına giriyor.

AB’nin farklı ulusal toplumları kapsamına alacak bir çerçeve oluşturduğu, bir federal devlet örgütlenmesinin, Türkiye’yi de içine almasının, Anayasa Hukuku ilkelerine aykırılık oluşturmayacağı, devlet biçimi bağlamında, Türkiye-Fransa benzerliği ve Almanya karşıtlığına dikkat çekilerek, ölçütlerin iki açıdan belirleyici olması gerektiği vurgulanıyor.

Avrupa’ya yönelik olanı: Laik bir Avrupa hukuk devleti (AB Anayasası’nın I-51. maddesinde dinsel örgütlere ve kiliselere referans yapan hükmün Türkiye tarafından sineye çekilmiş olduğuna dikkat çekilerek…). Türkiye açısından: Böyle bir Avrupa devletinin temel gereklerine yanıt verilip verilmediği sorunu. Bu da Kopenhag Kriterleri olarak saptanmıştır. AB ile ilişkiler tarihi ve Türkiye’deki hukuk devleti serüveni arasındaki paralelliğe işaret edilerek, 1960’tan beri yapılan anlaşmaların, hukukçu için konuya yaklaşım bakımından yarattığı etik sorumluluk burada da hatırlatılıyor…

Osmanlı mirası

Fransa Büyükelçisi Uluç Özülker, Osmanlı mirasının Türkiye’de ulus-devlet açısından özgül yönlerini vurguladıktan sonra, AB Anayasası’nın hazırlanmasına ülkemizin de katılmış olmasına ve Fransa’nın, öncüleri arasında yer almakla birlikte AB üyelerinden sadece birisi olduğuna dikkat çekiyor. Yine, ulus-devletin kuruluşunda Türkiye/Fransa benzerliğine işaretle, farklı kökene mensup bütün grupların asli öğeler olduğu yönündeki açıklamalarını somut örneklerle destekliyor. Kaydedilen bütün ilerlemelere karşın Türkiye’nin önüne çıkarılan güçlüklerin ölçüsüzlüğü de, dile getirilen sorunlar arasında yerini buluyor.

Tartışmalara gelince, Ermeni kimliğini ortaya koyarak, oturum başkanı bayan Meau-Lautour’a, “Doktora öğrencisi olduğum hukuk fakültesinin uzun yıllar dekanlığını yapmış olan sizden, Ermeni soykırımını tanımayan Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki tavrınızı öğrenmek istiyorum” diyor ve, fakültenin böyle bir toplantıya ev sahipliği yapmış olmasını sorguluyordu. Bir başka Ermeni ise, panelin eşbaşkanı Anadolu Kültür Merkezi Müdürü Dr. Onger’i Kıbrıs konusunda sıkıştıracaktı. Panel konusu ile doğrudan ilgili gerçekçi sorular da yok değildi. Örneğin, hukuk tarihi profesörü bayan Depambour-Tarride, Avrupalılar için ortak merak konusu olan Türkiye’deki reformların halk tarafından benimsenme derecesi ve AB ile ilişkilerinde kırsal toplumun tavrı konusunda sorular yöneltiyordu…

Hayli kalabalık bir topluluğu bir araya getiren ilk toplantı Union Culturelle France-Turque en Limousin’in girişimi ile, ikincisi R. Descartes Hukuk Fakültesi öncülüğünde Paris’teki Centre Culturel Anatolie işbirliği ile düzenlenmişti. İki toplantı, iki toplum üyelerinin bir tür saha karşılaşması olmuştu; özellikle ev sahipleri, karşılaşmanın bilgilendirici ve yararlı olduğunu vurguluyorlardı. Türkiye/AB ilişkileri konusunda karşılıklı tanıma açığı ötesinde, toplumsal örüntüler ağındaki kopuklukları günışığına çıkarmaktaydı.

Venüs ve Mars

Doku uyuşmazlığı giderilebilir mi? Toplumsal ilişkiler örgüsü ayrıca irdelenmelidir. Şimdilik şu saptama ile yetinelim: Genç kuşaklar Türkiye’ye, yaşlılara göre daha sıcak bakıyor; fakat ülkemizde reformların ‘tepe’den yapıldığı görüşü, her iki kuşak için ortak paydayı oluşturuyor. Uluslararası politikaya uygulamak için Mars ve Venüs metaforu kullanılır. Buna karşılık, her birinin iki kıtanın kamuoyu ayrışmasını daha iyi yansıttığı ileri sürülür. Amerikan kamuoyu Mars (katı, sert, mücadeleci) ise, Avrupa kamuoyu Venüs’tür (nüanslı, hoşgörülü, anlayışlı). Aynı metafor Ankara için kullanılamaz mı? Ankara hangi kesimde yer alıyor? Avrupa’ya (ve Amerika’ya) dönük yüzü Venüs, Anadolu’ya dönük yüzü ise Mars’a benzetilemez mi?

Nasıl ki Türkiye’de reformların özümsenmesi ve bunların uygulamaya geçirilmesi, toplum üyelerinin beklentilerinin hesaba katılmasıyla doğru orantılı ise, bu olgu ile Avrupa’nın Türkiye’yi sindirmesi arasında paralellik kurulabilir. Başka bir anlatımla, ülkemizdeki anayasal ve yasal iyileştirmelerin itici gücünü iç istemlerden çok Avrupa Birliği’nin
oluşturmasının bunların içselleştirilmesini zorlaştırıyor olması gibi, Türkiye-AB ilişkilerinin daha çok siyasal ve bürokratik kadro ekseninde algılanması da AB ülkelerinin toplumumuzu benimsemesini zorlaştırmaktadır.

Oysa, ne ulusal dinamiklerin öne çıkarılması Avrupa Birliği beklentilerini geri plana iter, ne de toplumlararası ilişkilerin geliştirilmesi siyasal düzlemdeki temasların değerini azaltır.

Tersine, ilki, reformların altyapısını pekiştireceğinden inanılarak ve özümsenerek daha etkili bir uygulamanın gerçekleşme olasılığını artırır; ikincisi de, siyasetçilerin söylemlerini havada kalmaktan çıkarır.

Buna karşılık, yatay ilişkilerin bilimsel, sanatsal ve kültürel alanda sıklaştırılarak yaygınlaştırılması, şayet toplumsal doku uyuşması mümkünse bunu sağlamanın biricik yolu olarak görünüyor. Gerçekten şimdiye kadar sırtı birbirine dönük konuşan toplumlar için yüzleşme zamanı başlamış bulunuyor. Ne var ki sorun, sadece bünye ve organ arasındaki
ilişki ile sınırlı olmayıp, organın kendi iç çelişkileri de doku uyuşmazlığını kamçılıyor. Mars ise, iç çelişkilerin derinleşmesine neden olan tavrından vazgeçecek gibi görünmüyor…

İbrahim Ö. Kaboğlu: Marmara Üniversitesi öğretim üyesi

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: