İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

A.TURAN ALKAN: Merak edene sade vatandaş görüşü bunlar – ZAMAN

A.TURAN ALKAN’in son uc yazisinda “Ermeni meselesi”ni konu almis. “Merak edene sade vatandaş görüşü bunlar”, “Efsane, gerçeği döver!” ve “Çıkıntı” isimli yazilari topluca yayinliyoruz.

Çıkıntı

Çıkıntılığın
yakın tarihimizde hayli örneği vardır ve bu gibilerin “sallama”
metoduyla yaptığı tahlillerin ucu gelir hep, “Türkler kendini
idareye
ehil bir toplum değildir, bilakis milletlerarası bir konsorsiyum
tarafından yönetilmesi gereken bir topluluktur”a kadar gelir
dayanır.

Çıkıntılık
marazî bir problemdir. Halk dilinde “cami duvarına dahletmek”le
tarif
edilir. Dikkatleri çeker, şöhret olursunuz. Doksan kişi,
“bak şu
densizin yaptığına” diye ayıplarken on kişi de arka çıkar. Hele
bu on
kişiden sekizi ecnebi pasaport taşıyanlardan ise bizim çıkıntıyı
gayri
“bağ-bacak” zaptetmez, kendilerini dağa sırtını dayamışçasına
meşru ve
haklı hisseder.

Çıkıntının biri, “kendi toplumunu bile eleştirmekten
çekinmeyen hür vicdanlı entelektüel” rolüne iyice
ısınmış olmalı ki,
1915’te Türklerin ne kadar Ermeni kestiğini göğsünü
gere gere
sağda-solda hikâye ediyor; maksud bir ama rivâyet muhtelif;
son dört
sene içinde bu çıkıntı ne kadar Ermeni kesildiği hakkında
durmadan
fikir ve rakam değiştiriyor; son kararı 500 bin civarında, daha
önce
800 binlere çıktığı olmuş, 600 binden de bahsetmiş. Maksud bir:
Türkler
Ermenileri kesti, rivâyet muhtelif: rakam 800 ilâ 500 bin
arasında
değişiyor.

Bazılarımız bu çıkıntıları gereğinden fazla ciddiye alıyor,
üşenmeyip cevap vermeye veya çıkıntılıklarının üzerine
konuşmaya,
tekzib etmeye kalkışıyorlar. Unutulmamalı ki cami duvarına hakaret eden
birinin o esnada her şeyden çok istediği şey, başkalarının “a,
bu adam
cami duvarına hakaret ediyor” diye ortalığı velveleye vermesidir.

Çıkıntıları ciddiye almak, üfürüklerini sanki
hakikaten ilmi
bir veriymiş gibi eleştirmek ne kelime; yok sayacaksınız.
Esâmilerini
bile okumayacaksınız; eski tâbirle “adem”e mahkûm
edeceksiniz, nisyâna
gömeceksiniz. Keenlemyekûn addedeceksiniz.

Böylelerini tenkide kalkışmak bile irtifâ kaybı, bir
tenezzül;
tenkidle onurlandırılmayı hak etmiyorlar. Her şuuraltı
ifrâzâtını
tenkide lâyık bulmak, ilme de mugayirdir, irfâna da.
Sözlerinize,
emeğinize yazık; çıkıntılar bu şerefi hak edecek ne yapmış, ne
söylemişler ki onları ciddi tenkidlerinizle yüceltmektesiniz.
Açınız
bakınız bu çıkıntıların entelektüel sicillerine,
“âferin” bekledikleri
muhitlerin aleyhine zerre miskal bir itham veya “sallama”da
bulunabilmişler mi? Bulamazsınız; onlar insiyâk ile bilirler ki,
dâr-ı
dünyâda ecnebiler nezdinde adam yerine konulmak, iktibas
edilmek,
isimlerini zikrettirmek için kendi insanlarının etine
tükürmekten başka
serdedebilecekleri bir başka mârifetleri yoktur.

Bu gibi çıkıntılara merhamet gösterilmesini
anlayabiliriz;
belki anlayışlılık çerçevesinde tıbbi yardımı bile hak
ediyorlardır
çünkü marazdır ama ciddiye almak, bu gibilere
gösterilebilecek en büyük
lütûftur. Lütfen bu lütfu esirgeyiniz
çıkıntılardan. Aksi takdirde “ben
ne büyük, ne önemli bir adam imişim ki, ‘bir ok attım
kebab oldu’
neviinden bir saçma lâf etsem bile ciddiye alıp benden
bahsetmek
ihtiyacı duyuyorlar” diye düşünüp yeni
çıkıntılıklar için kendilerine
cesaret telkin edeceklerdir.

Biz bu yanlışı hep tekrar ediyoruz; iştahla, ısrarla bu gibi
çıkıntıların çıkıntılığını dilimize dolayıp, haberi
olmayanları da
haberdar ediyoruz; yanlış yapıyoruz, değmez.

Bırakınız kendilerince daracık sadrlarında evrenin rûhunu
taşıyan nâmuslu ve hakikatperver entelektüel
rolünü oynayıp dursunlar;
gülüp geçiniz, ilgilenmeyiniz, işaret etmeyiniz.

Çıkıntıların tedavisinde en etkili usûl, onları ciddiye
almamaktan ibarettir.

09.03.2005


Efsane, gerçeği döver!

Bugüne
kadar tarihçilere veya ilim erbâbına havâle edilerek
çözülebilmiş bir
siyasi mesele gösterilemez. Siyâsi meseleler, siyâsi
usûllerle çözülür.
Devletin ağzıyla konuşanlar, “Ermeni meselesi hakkında sözü
ilim
adamlarına bırakalım” derken bu gerçekten elbette bîhaber
değiller.
Bizimkilerin işi “komisyona havâle” arzusu, meseleyi boğuntuya
getirip
unutturma kasdını taşımıyor.

Yapılmak istenen zannımca
şudur: 1915’te olup bitenler, Ermeni diasporasının aktif lobi
faaliyetleri neticesinde tarihî gerçeklik vasfından
sıyrılıp bir mit,
bir efsâne halini almaya başladı. Vasati insan zihni, çok
tekrarlanan
şeylerin doğruluğu hakkında tenkidçi davranmaz; yeterince
yayılan ve
teksîr edilen dedikodu, vasâtî zihinde
müteârife’ye (aksiyom) dönüşür.
Ermeni meselesi’nde Türkiye tartışmaya hep 5-0 mağlup başlıyor.
İlim
adamlarınca oluşturulacak milletlerarası bir heyete, hadiseyi inceletme
arzusu, tartışmanın en azından eşit şartlar altında ve önyargısız
bir
bir bakış açısıyla eğilmek suretiyle başlamasını murad ediniyor.
Buna
mukabil Türklerin vaktiyle jenosit yaptığını ileri süren
Ermeniler ise,
dünya kamuoyunun Türkler aleyhine şartlandırılmasından
alabildiğine
memnun; bir an önce yüklenip sonuç almak istiyorlar.

Siyasetin böyle insansız ve insafsız bir kör noktası
vardır;
işler o raddeye gelir ki, vaktiyle böyle bir hadisenin cereyan
edip
etmediği bile önemini kaybeder; şimdi böyle bir yerdeyiz.
Rakibinizi
insafa ve hakikate dâvet etmenin pratikte anlamı yok;
Türkiye’den
“evet, biz Ermenileri hükümet kararıyla katlettik; bilerek ve
isteyerek
yaptık, özür dileriz, ceremesi neyse ödeyelim” demesini
bekliyorlar. Bu
cevabın haricindeki her itirazı yok sayacaklar ve sayıyorlar.

“Çıkıntı”ların beslendiği ortam işte böyle bir
ortamdır.

Osmanlı Hükûmeti’nin o zaruret ve sıkıntı
günlerinde bile,
bürokratik mekanizmanın, dahili güvenlik hizmetlerinin en
kağşadığı
günlerde bile titizlikle tanzim edip arşivine koyduğu vesika
adedine
dikkat ediniz; 300 bin resmi evrak. Aradan 90 sene geçmiş
olmasına
rağmen 300 bin evraktan sadece 2 bininin tasnif edilip kullanıma
açılması bizim ayıbımızdır ama o en beğenmediğimiz, en
çok tenkid
ettiğimiz Osmanlı Hükûmeti, devlet olmanın ciddiyetini
muhafaza
edebilmiştir. Sırf kayıt tutmaktaki ciddiyeti bile Ermeni tezlerinin,
rüzgârı arkadan alan bir romantizmden yola çıktığını
işaretler. Biz,
üzerinde müzakere olunacak 300 bin evrak tutmuş ve muhafaza
etmişiz.
Bir kavmi cümleten ortaya kaldırmaya azmetmiş bir
hükûmet, şenâeti
hakkında bu kadar delil bırakmaz geride; saklar, imhâ eder, eğer
varsa
ayıbını gizlemeye kalkışır.

“Meseleyi tarihçilere bırakalım” yaklaşımının ardındaki
mantık
budur; ilmî, insaflı ve insânî bir yaklaşımdır ama
siyâsî değildir.
Öyle olduğu için, Diasporanın sivri dilli, radikal
sözcülerine pısırık
bir tavırmış gibi görünüyor. Türkiye’yi yılan
görmüş kurbağa gibi
korkudan felce uğratarak hareketsiz bırakıp siyâsî
çıkar sağlamak
derdindeki Ermeni lobicileri de bu tavrımızı işletilmeye lâyık,
verimli
bir mâden gibi görüp iştahlanıyorlar. Sistematik ve
ısrarlı bir tarzda
psikolojik ve siyasi üstünlüklerini muhafazaya
uğraşıyorlar.
Türkiye’nin savunduğu “önce ilim adamları hadise hakkında bir
veritabanı oluştursunlar” tezini bu yüzden sevimli ve faydalı
bulmuyorlar.

Türkiye’nin tezi doğru ve insaflıdır ama siyâsî
değildir.
Türkiye bu konuda siyaset üretemeyecek kadar mâli ve
siyâsî zaaf
hâlindedir ve o yüzden kaçınılmaz biçimde
müdafaa pozisyonunda
görünüyor. Esas mesele budur ve parametreler devam
ettiği müddetçe
meselenin çözümü mümkün değildir.

Ermeni radikallerini de en çok bu ihtimâl dehşete
uğratırdı galiba; meselenin hakikati ile yüz yüze gelmek.

12.03.2005


Merak edene sade vatandaş
görüşü bunlar

Sade
bir vatandaş olarak 1915 yılında Ermeni meselesinin ortaya
çıkmış
olmasından ve “trajik” biçimde neticelenmesinden asla memnun
değilim.
Trajediyi bir “jenosit” kazığı halinde yüreğimize çakmak
isteyenler
sade vatandaş görüşünü ve duygularını pek merak
etmiyorlar: Anlatayım,
belki bir kişiyi olsun ikna edebiliriz.

Ermeni meselesi,
Anadolu’nun Türk ve Müslüman ahalisi için de bir
“trajedi” sayılır;
buradan hareketle “Ermeniler de şu kadar Müslüman-Türk
kesti” iddiasını
öne çıkararak bir nevi denklik iddiasında bulunuyor
değilim. Bu “bizim”
için de bir trajediydi çünkü çok iyi
komşularımızdan olduk. Evvelen
meslek sahibi, işinde uzman ve üretken nüfus ihtiyacı
içinde olduğumuz
demlerde Ermeniler ve Rumlar, ülkenin -sanayi olmasa bile-
imâlat ve
ticaret sektörüne mühim katkılarda bulunuyorlardı.
Muhaceret ve
Mübadele’den sonra Türkiye’nin, zenaate dayalı üretim
konularında
milletlerarası kapitalizmin ürünlerine karşı tamamen
mukavemetsiz
kalması genellikle gözden kaçırılan bir noktadır.
Ermenilerin
Anadolu’yu terki, henüz cenin halindeki sanayileşme gayretlerimizi
ve
sanayileşme yoluyla “çağdaşlaşma” çabalarımızı en azından
yarım asır
inkıtaa uğratmıştır. Rum nüfusun çekilmesi ise tarım
ürünlerine dayalı
sanayi sektörünü ve ticari kapasitemizi geriletti.
Sâniyen, gayrimüslim
nüfusun, Müslümanlarla neredeyse aynı dünya
görüşünü, hayat tarzını,
gelenekleri ve kültürü, şehir hayatını ışıklandıracak
bir medenî
seviyede paylaşmalarını fevkalade önemli buluyorum.
Büyüklerimizin
anlattığı komşuluk hâtıraları, Ermenilerle komşuluk hukukunun
sadece
“kız alıp verme” meselesinde kesintiye uğradığını gösteriyor.
Hâlâ
telafi edemediğimiz üçüncü kayıp unsuru ise,
gayrimüslim nüfusun
Anadolu’yu terki ile, Osmanlı kültürünün en
mühim unsurlarından birini
teşkil eden “öteki”nin gündelik hayattan silinip gitmesidir.
“Öteki”nin
gayrimüslim çehresi aramızdan çekilince,
ötekileştirme gayretleri
medenî birikimimizden çok şey eksiltti. Bu trajedi ile
beraber Türkiye
nüfusunun “krema”sı sayılabilecek bir nüfus ve medenî
birikim kaybına
uğradı.

Millî Mücadele’den sonra Türkiye’de nüfusun
yoğunluk
itibariyle “Müslümanize” bir karaktere
büründüğü doğrudur;
“İslamizasyon” tabirini bile bile tercih etmedim;
çünkü rejim, nüfusun
Müslüman niteliğinden gizli bir hoşnutluk duymakla beraber
“İslamize’
olma ihtimâlinden şiddetle ürkmüştü.
Müslümanlık kimliği arka planda,
belirsiz bir fon gibi kalmalı ama ön plana “Türk” kimliği
etrafında
yeni bir millet inşâsı konulmalıydı. Bu proje hâlâ
mâlûldür ve muvaffak
olmamıştır. Zaman zaman Balkan Harbi’nden önce Türkiye’de
Osmanlı
kimliğinin, bugün câri kılınmaya çalışılan ve
dört bir köşeden acı
itirazlara muhatap kalan “Türklük” aidiyetinden daha fazla
samimi
taraftar bulduğuna inanasım gelir. Sanki nüfusu oluşturan renkler
daha
zengin iken, milletleşme sürecimiz daha sağlıklı işliyor gibiydi.
Tarih
ihtimaller üzerine bina olunmaz ama şu kanaatimi belirtmemin tam
yeridir: Muhaceret ve Mübadele hiç başa gelmeseydi
bugün şimdikinden
daha üretken, daha zengin, daha “şehirli” ve şüphesiz daha
hoşgörülü
bir toplum olacaktık. Bazı çevrelerde köpürtülen
“Gayrimüslimler gitti
iyi oldu” görüşüne hiç iltifat etmedim.

Ermeni hadiseleri hakkında Türkiye’nin diplomatik taarruza
uğraması, bizde milliyetçiliğin marazî boyutunu yeniden
sivilcelendirmekten başka işe yaramıyor. Netice itibariyle sade
vatandaş veya yazar kimliğimle olup bitenleri “trajedi” diye
nitelemekte zerrece tereddüt göstermem; bunca
mânâsız dış baskı
olmasaydı belki aynı samimiyeti politikacılar, hatta devletin
derinliklerinde mevzilenmiş bürokratlar da paylaşacaklardı ama
bırakınız hâl-i hâzırı, uzun vadeli bir gelecekte
bile”jenosit”
iddiasını kabule yeltenecek bir ferd-i vâhit olsun çıkmaz
ve
çıkmayacaktır.

Bizim bildiğimizi jenosit lobicileri de biliyor ve esasen bu
kararlılıktan enerji soğuruyorlar. İhtilâfın, neticesi ne olursa
olsun
halli değil bu tarzda devam etmesi, lobici esnafı için bir nevi
ekmek
teknesi olmuş çünkü.

13.03.2005

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: