İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cengiz Candar: O ”SÖZDE” KONUYA DAİR – Haberturk

quot;Ermeni soykırımı" konusunun yakın gelecekte
Türkiye’nin başını ağrıtacağının işaretleri çoktan gelmişti. Hem AB ülkelerinde
ve ilişkiler toparlanmaz ve rayına bir şekilde oturtulmaz ise, bir ay sonra "24
Nisan"a doğru Amerikan Kongresi’nde de.

Yirmi yıla yakın bir süre kendi çapında bu konuya eğilmiş birisi olarak
düşüncemi baştan söyleyeyim: Ben, "Ermeni soykırımı" olduğuna inananlardan
değilim. Ancak, "Ermeni tehciri"nin yani koca bir topluma uygulanan "güç
kullanarak yer değiştirme" işleminin, bugün kullanıldığı anlamıyla bir tür "etnik
temizlik" olduğu da, pek su götürmez bir gerçektir.

Bu, "tehcir uygulaması"nın arka planında, Birinci Dünya Savaşı şartlarının rol
oynadığı, Ermenilerin önemli bir bölümünün Doğu Anadolu’da Rus ordularıyla
işbirliği yaptığı, Ermeni çetecilerin çok sayıda Türk ve Kürt öldükleri, bunun
bu nedenle bir "mukatele" yani "karşılıklı silahlı çatışma" olduğu, Ermenilerin
dağılma ihtimali bulunan bir imparatorlukta Batı’dan gelen "milliyetçi"
akımların etkisiyle ve Balkanlar’daki örneklere bakarak bir ayrılıkçı "ulus-devlet"
peşinde koştukları da, su götürmez gerçeklerdir.

Buradan hareketle, o dönemki "devletimiz"in "Ermeni tehciri" kararını, bir
anlamda "kendini savunma" güdüsüyle açıklamak ve buradan bir "meşruiyet" üretmek
de anlaşılabilir. Bununla birlikte, o dönemdeki Osmanlı hükümetini oluşturan
İttihat Terakki’nin de "Türk milliyetçiliği"ni kamçıladığı "tarihi gerçeği"nden
hareket ederek, "Ermeni tehciri"ni, İmparatorluğun elinde kalan Anadolu
topraklarını "gayrımüslim unsurlar"dan temizleyerek, bir "ulus-devlet projesi"ne
yönelmenin zorunlu bir adımı gibi yorumlamak da, aynı ölçüde mümkündür.

"Ermeni tehciri" sadece Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerle sınırlanmış olsa,
bir "etnik temizlik"ten söz etmek zor olurdu; ancak, Batı Anadolu’da yaşayan
Ermenileri de kapsamış olduğu için, Prof. Halil Berktay’ın işaret ettiği
hususları dikkate almakta yarar var.

Tarih, "masum" değildir. Her ülkenin ve her ulusun tarihinde hoşa gitmeyecek
gerçekler, görülmek istenmeyen fotoğraflar ve hatırlanmak istenmeyen olaylar
vardır. Gelgelelim, tarihi değiştirmek ve olana "olmamış" muamelesi yapmak da
mümkün değildir. Bence, "soykırım" olmasa bile, ülkemizin bir bölümünde 90 yıl
önce yaşanmış gelişmeler bir "trajedi"dir.

Böyle bir "trajedi"nin gerçekleşebilmesi, başka bir "tarih dilimi"nde değil,
ancak 19.yüzyıl sonu-20.yüzyıl başı ve Birinci Dünya Savaşı’nın "uluslararası
şartları"nda yaşanabilirdi.

Rakamların da bu noktada, olan-bitenin "trajik" olduğunu ortaya koyması
bakımından önemi yok. Ermeni milliyetçilerinin ya da diasporanın iddia ettiği
gibi 1.5 milyon Ermeni telef olmayıp, Türkiye’nin "resmi belgesi" gibi algılanan
"Ermeni Dosyası" kitabında rahmetli büyükelçi Kamuran Gürün’ün sözünü ettiği
gibi 400,000 Ermeni telef olmuş olsa, hatta bu sayıyı dörtte birine, 100,000’e
indirin; olayın "trajik" niteliği ortadan kalkar mı?

Hiç kimse için "masum olmayan" tarihte yer almış bir olay, bir ulus yani biz
21.yüzyılda yaşayan Türkler için, "kalıcı" ve "kötü" bir "milli haslet" haline
niçin gelsin? Niçin böyle bir "kompleks"e kapılalım?

Yine, kendi payıma, bu konunun "tarihçilere bırakılması gerektiği" tezine hiçbir
vakit abone olmadım. Hangi "tarihçiler"e? Tarihçiler de çeşit çeşit. Vahak
Dadrian, Richard Hovenessian, Peter Balakian gibi Ermeni-Amerikalılar, bu konuda
dünya akademiyasında bu konunun "en önemli uzmanları" muamelesi görüyorlar. Ve,
koyu ve hatta fanatik Ermeni milliyetçisiler. Prof. Stanford Shaw, Prof. Heath
Lowry, Prof. Justin McCarthy gibi Amerikalı tarihçilerin değerlendirmeleri
Ermeni tarihçiler tarafından kabul edilmez, bizim tarafımızdan ise "tarih" kabul
ediliyor.

Engin Ardıç’ın vurguladığı gibi "sözde Ermeni soykırımı meselesinde sözü
tarihçilere bırakalım" söyleminde "elbette ‘tarihçiler bizi haklı çıkarsın’
beklentisi vardır… Fakat Prof. Berktay kulak-boğaz-buruncu ya da dahiliyeci
değil ki, tarihçi."

Atatürk’ün bu konuda "tertemiz" olduğunu savunan Berktay’ın vardığı sonuca
ilişkin olarak, Engin Ardıç, şöyle yazıyor: "’Osmanlı’nın yediği bir halt
olduğunu ve üzüntü duyduğumuzu, bundan Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumlu
tutulamayacağını da belirtelim’ diyor… Bu da mı bizi kesmiyor?"

Esas itibarıyla "siyasi" olan bu konunun bir tarafı ya da muhatabı ise
Ermenistan hiç değildir. "Ermeni tehciri" hiçbir zaman, 1991’de Sovyetler
Birliği’nin dağılmasına dek bir "Sovyet cumhuriyeti" olan Ermenistan
topraklarını kapsamamıştır. Hangi akla hizmeten, Ermenistan’a "tarihçiler
tartışsın" önerisi yapıldı acaba. Nitekim, Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan
Oskanyan, "tarihçiler tartışacaklarını tartıştılar" diyerek Türkiye’den gelen
öneriyi geri çevirmiştir. Öneri, hem yanlıştı ve hem de zaten "yanlış adres"e
gönderilmişti.

Peki, ABD ve AB, bu "konu"yu "iyi niyetle" mi ısıtıyorlar. Elbette değil.
Türkiye, dış politikasında zaafa düştüğü vakit, "ödenmemiş fatura" olarak "Hristiyan
ön yargıları" bulunan Batı’daki "çekmeceler"de bu konu bulunur; yeri, zamanı
gelince "masa"nın üzerine çıkartıp gösterirler.

Bununla nasıl baş edeceğiz?

Önümüzdeki günlerde, bu konuya döneceğiz. Ama, "nasıl baş edilmeyeceği"ni
biliyoruz: Hükümet ve ana muhalefet partisinin, aslında Atatürk’ün reddettiği "İttihatçı
miras"ta birleşmeleriyle kesinlikle değil!
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: