İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Orhan Pamuk ve resmî tezlerin krizi

Abdülhamit Bilici

90. yıldönümü münasebetiyle Ermeni soykırımı iddiası yine gündemde. Ama Türkiye bu konudaki tezlerini konuşmak, karşı hamleleri tartışmak yerine “1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt’e soykırım uygulandığını” öne süren Orhan Pamuk’a haddini bildirmekle meşgul. Pamuk’un tarihi ve objektif gerçekleri çarpıttığı doğru. Üstelik Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan mağduriyetler masaya yatırılacaksa bunu sadece Ermenilerle sınırlı tutmak anlamsız.

Ancak, dünya çapında belli reytingi olan Pamuk aleyhindeki bu kampanyanın, söz konusu iddiaya ve savunucularına puan kazandırdığını da unutmamak gerekiyor. Böylece zaten pek parlak olmayan imajımız ‘doğruyu söyleme cesareti gösteren tek vatandaşını çarmıha geren millete’ doğru geriliyor.

Üstelik bu gürültü içinde, Türkiye’nin nisbeten demokratik bir ülke olduğu, yıllardır bu fikirleri savunan insanların üniversitelerimizde hocalık yaptığı, Türk siyaset ve bilim adamlarının bu mevzuya çözüm bulma arayışı içinde olduğu ve hatta İngiliz işgali altındaki İstanbul’da dönemin sorumlularının yargılandığı unutulup gidiveriyor.

Pamuk’un bu çıkışını, kimileri Nobel aşkına, kimileri kökenine bağlıyor. Bazıları ise başka hiçbir ülkede resmi tezlerin Türkiye’deki kadar yaygın ve kolay eleştiri almadığından yakınıyor. Gerçekten böyle mi? Böyle ise bunun sebebi ne? Niçin dış ihtilaflarda hemen Türkiye’yi suçlu bulmaya yatkın bir nesil ortaya çıktı? Milletimiz açısından vahim sonuçlar doğuran bu durumun sebepleri üzerine eğilmek gerekmez mi?

Galiba yeryüzünde resmî tarihi, resmî tezi olmayan ülke yoktur. Çünkü modern ‘ulus’ devletler, kendilerine ebelik eden resmî tarih ve resmî tezlerle doğar, varlıklarını sürdürür. Dolayısıyla bazı radikal demokratların iddia ettiği gibi resmî tezlere sahip olmak, bir devlet için utanılacak bir durum değildir. Aksine bu, yeryüzündeki insan ya da hayvan her canlının bir deriye sahip olması kadar doğaldır. Nasıl deri bir hayvanın görütüsünü belirler ve onu dışa karşı korursa, resmî tezler de millet ve devlet hayatında benzer fonksiyon görür.

Felsefeciler arasında doğa ile toplum arasında bire bir karşılaştırma yapanlar olduğu gibi, buna karşı çıkanlar da vardır. Bire bir eşleştirmenin sakıncaları olsa da bu tür karşılaştırmalar, soyut kavramları anlamamıza yardımcı olur. Canlı vücuttaki derinin sürekli değişim içinde olması gibi aslında bütün resmî tezler de toplumun ve zamanın değişmesine bağlı olarak geliştirilmek ihtiyacı içindedir.

Güçlü ve demokratik ülkeler, doğada derilerini zamanla geliştiren/değiştiren canlılar gibi resmî tezlerini zaman içinde günceller. Henüz tam demokrasiye geçememiş ve zayıf ülkelerde ise resmî tezlerin değişimi, demokratik ve rasyonel bir süreçte gerçekleşmez. Ya devrim olur ya da hayatın kendi dinamiği eskiyen tezi tasfiye eder. Ancak çoğu kez ne geçmiş tezin hatası, ne de yeninin fazileti resmî söyleme yansır. Bu da millet hafızasında neyin doğu neyin yanlış olduğu konusunda değen anarşisine yol açar.

Örneğin biz resmî eğitim hayatımız boyunca, sınırlarımız ötesinde bir Türk dünyası olduğunu öğrenemeden 1990’lara geldik. Hatta orada soydaşlarımız olduğunu söyleyenler, ‘Turancı’ oldu, ‘tabutluklara’ kondu. Orta Asya’da su kalmayınca atalarımız buraya göş etmişti. Orada kimse kalmış mıydı, kaldılarsa şimdi ne yapıyorlardı? Demirperde aralanana kadar bunları bilemedik. Bunun niye böyle olduğunun muhasebesi yapılsa, belki ikna olurduk; ama bu bile yapılmadan ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası’ sevdasına uyandık.

Yine bizim nesil resmî müfredatta Osmanlı’yı insan hayatının padişahın iki dudağı arasında olduğu, adaletin değil zulmün, bilim ve sanatın değil yobazlığın hüküm sürdüğü karanlık bir dönem olarak tanıdı. Ama sonra Osmanlı’nın kuruluşunun 700’üncü yılını resmî törenlerle kutladık. Yalnız, ne önceki sövgünün ne de sonraki övgünün gerçek muhasebesini yapamadık.

Uzun süre varlıkları tartışma konusu yapılan Kürtlerin günün birinde devlet radyo-televizyonundan yayın yapmaya başlaması ve benzeri örneklerle liste daha da uzatılabilir.

Sağlıklı evrim geçirebilen toplumlarda eskiyen bir tezin tasfiyesinin etkisi kendi alanıyla sınırlı kalır. Ancak yarı demokratik toplumlarda bu süreç, doğru temellere dayanan diğer resmî tezlere duyulan güveni de sarsar. Bu durum tepeden tırnağa toplumun ve devletin sağlığını bozar. Dışarıyla pazarlık yaparken kendi toplumunuzun muhatabınızın tezlerine daha yakın hale geldiğini görüp dizlerimizi döveriz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: