İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Orhan Pamuk ve tartışma kültürü

Herkül Millas

Farklı görüşte olan kimseler arasındaki tartışmaların amacı ortak bir anlayışa varıp ‘birlik beraberlik’ sağlamak değildir; diyaloğun temel amacı farklı görüşlerin varlığından haberdar olmamızdır. Uyumlu ‘birliğin’ her zaman sağlanacağını ummak ütopiktir. Tartışma ilkelerimizi ‘çokseslilik’ temeline dayandırmak, hem daha az sinirlendirici olacak, hem de toplumsal barışı sağlamak açısından daha yararlı.

Orhan Pamuk’un Türkiye konusunda söyledikleri son haftalarda basında farklı açılardan ele alındı ve tartışıldı. Bu konuda dile getirilen görüşlerin çeşitliliği şaşırtıcı sayılmamalı; çağdaş toplumlarda çokseslilik doğal bir durumdur, hatta demokratik toplumların temel özelliğidir. Ancak aşırı saldırgan ve küçümseyici söylem, eski ve aşılmaya çalışılan tutumları akla getirdiğinden benim için rahatsız edici oldu.

Farklı görüşte olan kimseler arasındaki tartışmaların amacı ortak bir anlayışa varıp ‘birlik beraberlik’ sağlamak değildir; diyaloğun temel amacı farklı görüşlerin varlığından haberdar olmamızdır. Uyumlu ‘birliğin’ her zaman sağlanacağını ummak ütopiktir, gerçekçi bir beklenti değildir. İnsanların beğenmediğimiz farklı görüşlerinde ısrarlı olmaları hoşumuza gitmese de, ya da uyumsuzluğun toplum açısından zararlı sonuçlar yaratacağına inansak da, tartışma ilkelerimizi ‘çokseslilik’ temeline dayandırmak, hem kendimiz açısından daha az sinirlendirici olacak, hatta daha huzur verici olacak hem de toplumsal barışı sağlamak açısından daha yararlı.

Tezler ve bahaneler

Ama uyumsuzluk, anlaşmazlığı da kaçınılmaz kılmamalı. Söz özgürlüğünün temelinde bu anlayış yatar. Örneğin kendisi psikolog da olduğundan, insan yapısının ne olduğunu oldukça iyi bilen bir çocukluk arkadaşımla yaptığımız tartışmalarımız bazen en sonunda tam bir görüş ayrılığına varmakla birlikte ‘anlaşmazlık’ doğmamakta. Soğukkanlı görüş alışverişinin sonunda o tartışılan konudaki ilkelerimizin farklı olduğunu, bu ilkelerin ise bir kişisel inanç ya da beğeni sistemine dayandırıldığını anlamaktayız. O noktadan sonra tartışmanın anlamsız olduğunu her ikimiz de biliyoruz. İnanç farklarının diyalogla ve özellikle ‘mantıkla’ çözülemeyeceğini artık bilmeyen kaldı mı? Bu sıfır noktasından sonra her birimizin farklılığına karşılıklı saygı ilişkilerimizde egemen olmakta ve uyumsuzluğumuza karşın birbirimizi çok iyi anlamaktayız; kısacası ‘anlaşmaktayız’.

Orhan Pamuk’un söylemiş oldukları ilk kez dile getirilmiyor. Kürtler, Ermeni tehciri ve genel olarak Türkiye konusunda söylediklerini daha önce de hepimiz (başka Türklerin ağzından da) duyduk. Farklı düşünen, hisseden ve konuşan insanlar hep oldu ve olacak. Bu tartışma hangi noktada rayından çıktı? Neden söyledikleri değil de yazarın kişiliği öne çıktı? Örneğin tepkilerin bir kısmı sanki söylenenlere karşı değil de demeç verme nedenlerine karşıydı: yazar Nobel ödülünü almak için yabancılara şirin görünmek istiyor, dendi. Bu tür bir eleştiri psikoanalitik bir yaklaşımdır, güya insanın iç dünyasını ve niyetini dile getirmektedir; oysa aslında ne kanıtlanabilecek ne de, dolayısıyla, çürütülebilecek bir ithamdır. Bu tür ruhbilimsel açıklamalara karşı ‘suçlamalarınız kıskançlıktan kaynaklanıyor’ gibi yanıtlar da verilmemeli, çünkü bu görüş de yine aynı biçimde kanıtlanamayacak bir yakıştırma gibidir.

Yadırgadığım başka bir ‘karşı tez’ yazarın sözleriyle halkı incitmiş olduğudur. Bu kısmen doğru da olsa tepkisel karşı söylem aslında bu ‘incitme’ duygusunu artırmak ve pekiştirmek için kullanılıyor. Halka, ‘bu konuda incinmeyin, farklı söylemi beğenmezseniz de, söylenenlere katılmazsanız da saygı ile dinlemeye alışmaya çalışın’, denmedi, tam tersine kışkırtıcı bir söylem geliştirildi. Orhan Pamuk’a karşı çıkanlar halkın incinmesini ve alınmasını sağlamak için çaba gösterdiler gibi geldi bana.

‘Söylenenler doğru değil’ gibi bir tezin ise demokratik bir toplumda pek yeri yoktur. Özgürlük, serbest konuşmamız için var, kimilerince doğru sayılanları sıralamak için değil. Doğrunun kıstası nedir, kimdir? Doğruları kontrol kurumlarına bir zamanlar müstebit ‘sansür’ denmedi mi? Tek bir kişi de kalsam, doğru bildiğimi söylemeyecek miyim? Doğrularımız Ortaçağ’ın kapalı toplumlarındaki gibi topluca mı saptanacak? Bu tartışma Rönesans döneminde başladı ve artık demokratik toplumlarda farklılığı tartışmak gerçekten anlamsız oluyor. Yazarın iyi bir romancı olup olmadığı bile tartışıldı bu fırsatla, oysa konu bu değildi. Yazarın gerçek değerini zaman gösterecek; şimdilik romanlarının dünya çapında satışlarının ve okuduğumuz olumlu eleştirilerin bütünüyle yazardan yana olduğunu söyleyebiliriz.

Bütün bu gürültü, beğenilmeyen siyasi bir tutumu ve değerlendirmeyi sindirmek için yapılmış gibi. ‘Böyleleri susturulmalı’ dercesine. Terör havası esti adeta. Dolaysız ya da dolaylı kullanılan nitelemeler de aşırıydı: çıkarcı, hain, saygısız gibi. Antipatimizi dile getirmekle özgürlüğü kısmak arasında sınır aşılmış gibi oldu.

Hoşgörü sınırlarımızı genişletmek

İşaret etmek istediğim, koparılan fırtınanın haksız bir yana, moral bozucu da olduğudur. ‘Susturma’ tehditleriyle kitap yakmaları kastetmiyorum. Bu konuda önce savcıların ne yapacaklarını bekleyip görmeyi daha yakışık buluyorum. Aydınların rahatsız olmalarıdır sorun olan. Çok önemli toplumsal bir gerçekliği su yüzüne çıkardılar: hoşgörüsüz olduklarını, tahammül sınırlarının daracık olduğunu.

Çünkü her toplumda tahammül edilemeyecek davranışların var olabileceği ne kadar doğruysa, 2005 yılı Türkiye’sinde bu hoşgörü sınırlarının, başka bazı ülkelere göre çok dar olduğu da öylesine doğru. Yazarın ‘yanlışına’ aydınlar, karikatüristin ‘aşırılığına’ başbakan kızıp tepki gösteriyorsa ve toplum olarak bu davranışlara seyirci kalıyorsak kızdığımız Orhan Pamuk’u doğruluyoruz gibi oluyor. Özellikle üç alanda, cinsellik, inanç ve ulusal konularda ‘duyarlılık’ aşırı boyutlarda. İnsanlar hemen alınıyor, küsüyor, gocunuyor. ‘Mahallenin namusuna’ sahip çıkanlar, bireyselliğe karşı çıkıp kitle değerlerine sığınıyorlar. Çok eski bir yöntemdir bu. Günümüzde daha çok ulusallık ve ahlak adına yürütülüyor. Modern dönemlerde olduğumuzdan psikolojiyi de seferber ederek. Tahammül derecesinin her ülkede aynı olmadığını ve bu konuda bir darlığımızın olduğunu hatırlatmam da rahatsızlık yaratıyor, hoşgörü sınırını zorluyor mu acaba? Benim tek yapmak istediğim, kendimi korumaktır. Sıra yarın bana gelebilir diye korkuyorum; Nobel ödülü peşinde değilim ama başka saikler yakıştırmak o kadar kolay ki.

08.03.2005

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: