İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aklın çoğullaşması ve yeni ırkçılık

Ferhat Kentel

İçinde yaşadığımız zamanlar her bakımdan tahrik edici. Bir taraftan her gün olağanüstü fırsatlar ve yeniliklerle karşılaşıyoruz. Küresel düzeyde ortaya çıkan gelişmelerle birlikte, daha önce gündemimize girmeyen meselelerle zihnimiz açılıyor, ufkumuz genişliyor, düşüncemiz zenginleşiyor. Hem “bizim dünyamız” genişliyor hem de dünya küçülüyor. Dünyanın başka ucundaki insanlarla kader birliği içinde olduğumuzu fark ediyoruz. Canımız onlarla beraber acıyor; onların canını acıtanlara karşı, gene dünyanın farklı köşelerindeki insanlarla kalplerimizi birleştiriyor, seslerimizi yükseltiyoruz.

Yani olağanüstü bir “açılma” zamanı yaşıyoruz. Zihnimiz demokratikleşiyor; ya da en azından zihnimizin demokratikleşmesini sağlayabilecek bilgi ve referans bolluğu içindeyiz.

Ama aynı zamanda içinde yaşadığımız dönem “güvensizliği” de besliyor. Her an her şeyi tehlike veya risk olarak algılama eğilimindeyiz. Modernliğin kurumları artık bize yeteri kadar güven vermiyor.

Zihnimiz açıldıkça, bazan altında kalıyoruz bu açıklığın; ayaklarımızı bastığımız zemin kayganlaşıyor. Tutunabileceğimiz “tek” bir referans noktası bulmak zorlaşıyor. Kayboluyoruz değişimin hızı ve getirdiği “çokluk” ve “yenilik” karşısında… Kendimize güvenimizi kaybediyoruz. Kendimize güvenimizi tazelemek için, bizim dışımızda ne varsa, hepsini “güvenilmez” ilan ediyoruz. Tek “biz” kalıyor geriye; tek güvenilecek şey… Ne kadar anlam varsa o “biz”e yüklüyoruz.

Bu içinde yaşadığımız zamanların “kapanma” cephesi… “Açılma” cephesiyle içiçe, ama ona karşı…

Kapanma ve açılma; aynı zamanların iki cephesi… Birbirleriyle birlikte varlar. Daha doğrusu açılma olduğu için kapanma var. Açılmanın yarattığı “korku”dan ötürü kapanma da var.

Bu korkunç bir paradoks…

Çünkü, zihnimiz açıldıkça, özgürleşiyoruz. Ayaklarımızdaki zincirlerimizi daha çok fark ediyor, onlardan birer birer kurtuluyoruz. Kendimize, tarihimize bakışımızda şeffaflaşıyoruz. Çünkü doğaya ve insanlığa hakim olmak için kurduğumuz düşünce sistemlerinden, ideolojilerden, büyük anlatılardan kurtuluyoruz. Hayatın tek çizgiye, tek anlama, tek “akıl”a indirgenemeyecek kadar karmaşık ve zengin olduğunu görüyoruz. Şimdiye kadar, kendi içimizde ve başkalarında bastırdığımız duyguların aslında zenginlik kaynağı olduğunu öğreniyoruz. Tarihimiz, belleğimiz, kimliklerimiz özgürleşiyor; ötekinde kendimizi, kendimizde ötekini keşfediyoruz; sınırlarda dolaşıyor, sınırlarımızın ötesini hissediyor, görüyor ve çoğullaşıyoruz.

Bu korkunç ve acı bir paradoks. Çünkü, açılmaya bağlı olarak, bu özgürleşmeyle birlikte “teklik”ten, tek anlamdan uzaklaşırken, kapanma cephesi giderek tekleşiyor. Açılma hali kendini anlatmakta giderek daha da zorlanırken, kapanma cephesi giderek kendini daha rahat anlatmaya başlıyor. Açılmanın tek “ses”e sahip olmasına imkan yok; kapanma ise alabildiğine kullanıyor korkuları ve tehlikeyi kullanarak basitleştiriyor hayatı…

Akıl çoğullaşıyor… Çoğullaşan aklın karşısında tutkuyla direniyor tehlike tellâlları…

Türkiye toplumu bu paradoksun tam ortasında yaşıyor. Toplum bir yandan kendi üzerine ve geçmişi üzerine düşünmeyi öğreniyor; sahip olduğu tüm farklılıklarla birlikte, bir arada yaşamanın yollarını arıyor… Yıllardır kenara itilmiş olan, yok sayılmış olan farklılıklar bu toplumun ayrılmaz bir parçası olarak yeniden devreye giriyor.

Şimdiye kadar gericilikle etiketlenmiş Müslümanlar bugün demokratikleşmenin en temel aktörlerinden biri… İhanetle özdeşleştirilmiş olan Ermeniler ya da diğer gayrimüslim gruplar bu memleketin imarında rol almış, 1. Dünya Savaşı’nda, Kurtuluş savaşında “gayrimüslim Mehmetçikler” olarak can vermiş (bkz. Mehmet Gündem’in Milliyet gazetesindeki yazı dizisi: “Mehmetçik’le omuz omuza”, http://www.milliyet.com.tr/2005/03/01/guncel/agun.html) ve bugün yurttaş olmak isteyen bireyleri … Çoğullaşan akıl Türküyle, Kürdüyle, gayrimüslimleriyle bu memleketin insanlarının ortak derdinin “adam gibi” ve “kendi gibi”, insan onuruna yakışır şekilde yaşamak olduğunu görüyor.

Aklın çoğullaşması karşısında korku derlenip toparlanıyor… Daha önceki örneklerini, Avrupa’da özellikle Türk, Arap ve Müslüman göçmenlere karşı serpilip gelişen ırkçılıkta gördüğümüz türden bir yeni ırkçılık ortalığa çıkıyor. En basit haliyle, karmaşık ama zengin dünya halini anlamaya çabalamayan, en kolay yoldan, kendine duyduğu güvensizliği yenmeye çalışan bir “kopya ırkçılık”, “Avrupaî bir beyaz adam ırkçılığı” arz-ı endam ediyor.

“Avrupa’yı Müslümanlar ele geçiriyor” kalıbına yankı veriyor bizim ırkçılarımız. Yeni ırkçı söylem “Kardeş olarak kabul ettikleri Fars kökenli kürtlere toz kondurmayan Türk-islam sentezcisi (ülkücü) kesimi” bile beğenmiyor, “Kürt” kelimesine büyük harfle başlamayı bile zül kabul ediyor: “Acı gerçek: Türkiye kürtleşiyor…”

Mühim olan, aynı Hitler’in yaptığı gibi, düşman yaratmak ve kolayca anlatıveriyorlar derdini, şekilde görüldüğü gibi:

“Bugün AKP’li bakan ve milletvekillerinin yarısı kürttür. Kilit noktalar kürtlerin ellerine geçmeye başladı. (…) Kadrolaşma doğrultusunda kamu kurumlarındaki Türklerin büyük bir kısmı çıkartılarak yerlerine kürtler doldurulmuştur. Gayri meşru yollarla mafyacılıktan, genelev patronluğundan, uyuşturucu ve kadın ticaretinden, pavyon ve kumarhane işletmeciğinden, silah kaçakçılığından elde ettikleri paralarla sermeye sahibi de olmaya başladılar. Türkiye’nin en büyük 20 holdinginden 12 tanesi kürtlere aittir, yani sermaye onlara doğru kaymaktadır.

Bazı şehirler tamamen kürtleştirilmiştir, bazıları ise kürtleştirilmek yolundadır. (…) doğu şehirlerimizde kürt nüfusu giderek artmakta ve Türkler azınlığa düşmektedir. (…) kürtler kontrol edilemez bir hızla ürüyor ve yayılıyorlar. (…) hemen her televizyon kanalında onlarcası gösterilen aşiret dizileri ve her hafta yeni bir tanesi piyasaya çıkan Tatlıses – Kırmızıgül türevi şarkıcılarla kürt kültür emperyalizmi uyguluyor, topluma kürt hayranlığı şırıngalamak suretiyle Türklerin millî savunma reflekslerini köreltiyorlar. (…) ülkeyi ele geçirmelerine en fazla 20-30 sene kaldı.

Ayrıca kapkaççı kürdünden mafyacı kürdüne kadar uzayan bir “şehir terörü” de söz konudur. Yankesicilik, hırsızlık, kapkaççılık, ırza tecavüz, gasp, cinayet, fuhuş, uyuşturucu ticareti gibi suçlar ve genelev işletmeciliği, pavyonculuk, kumarhanecilik, değnekçilik, dilencilik gibi rezil işleri genelde kürtler icra ediyor. (…) damarlarında taşıdıkları kanın gereğini yerine getirerek Türk düşmanı olduğunu bildikleri partiye oy veriyorlar. (…) Kürdün PKK’lı olanı da, olmayanı da birdir…”

İşin en zor tarafı, paradoksun en acı tarafı işte bu: Korkunun bu basitlikte, bu fakirlikte kendini net biçimde ifade etmesi karşısında, otoriter zihniyetle bağlarını koparmış çoğullaşan aklın tek bir ifadesi, sesi, projesi yok…

Yani demokratız ama projemiz yok…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: