İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ya bir de yüzleşirsek

Gündüz Aktan

Fransızlar Ermeni ‘soykırımını’ kabul etmek için tarihimizle yüzleşmemizi istiyor. Bunlara Alman muhalefeti de katıldı.

Aslına bakarsanız haklılar. Biz henüz yakın tarihimizle yüzleşmedik. Başkent Üniversitesi’nin geçen cuma günü tertiplediği ‘Tarihte Türklere Yapılan Katliamlar’ adlı toplantıdan bu sonuç çıktı.

Yunan isyanının başladığı 1821’den Büyük Taarruz’un bittiği 1922’ye kadar geçen yüzyıl içinde Balkanlar’da ve Kafkasya’da yapılan onlarla savaşta ölen Türk ve Müslüman sivillerin sayısı 5 milyon, Anadolu’ya göç edenlerinkiyse 5.4 civarında. (‘Death and Exile’, Justin McCarthy, Darwin Press, Princeton, 1995, s. 339)

Bu rakamlar, çok daha kısa zamana sığmış olması bir yana bırakılırsa, Yahudi soykırımı ve İsrail’e göçten bile vahim bir katliam ve sürgün olgusunun Türklerin başına geldiğini gösteriyor.

Balkanlar ve Kafkasya’da yaşayan Türk ve Müslümanların öldürülüp sürülmesinin ardında, bu toprakların eski ve gerçek sahipleri olan Hıristiyanlara iade edilmesi politikası yatıyor.

Bu olayların önemli sonuçları oldu. Savaşlarda yerinden edilen sivil halkın savaş sonunda eski yerine dönmesi kuralken, Türk ve Müslümanların geriye dönüşü hiçbir anlaşmaya girmedi. Beş yüzyıl yurt olmuş toprakların ebediyen kaybedilmesi, Türklerde kaybedilenin bir daha geriye alınamayacağı duygusunu yerleştirdi.

Asıl sahibine iade (restitution) kavramının meşruiyet kazandırdığı bu savaşlarda Türklere ve Müslümanlara yapılan büyük savaş hukuku ihlalleri göz ardı edildi. Yani Türklere her şey yapılabilirdi. Hatta Osmanlıların Hıristiyanlara mezalim yaptığı propagandası savaş gerekçesi olarak kullanıldı. Büyük Avrupa devletlerinin bu amaçla Hıristiyan toplumlara her türlü yardımı yapması, benliğimize dış dünyanın bizi yok etme amacı taşıdığı korkusunu soktu.

Eski sahibine iade belirsiz bir kavram olduğundan, yeni doğan Yunanistan gibi devletler Helenizm gibi genişleme sınırları belli olmayan milliyetçi ideolojiler benimsediler. Böylece Türklere yaşama hakkı tanımayan Sevr Antlaşması’na kadar gelindi.

Toprak talebi gibi barışa tehdit teşkil eden bir politika, Türkiye gibi görece büyük bir ülkeye karşı kolayca yapılabilir oldu. Yunan kilisesi hâlâ İstanbul’u isteyebiliyor. Ermenistan doğu Anadolu’ya Batı Ermenistan, Kürtler Güneydoğu Anadolu’ya Kuzey Kürdistan diyebiliyor. Suriye Hatay’ı kendi parçası sayıyor. Bizim kaybettiklerimizi hayal bile edemememiz, bizden toprak taleplerini teşvik ediyor.

Türklerin Balkanlar ve Kafkasya’dan sökülüp atılmasında, Bosna-Hersek’te 1991-95 arasında vuku bulan ve ‘etnik temizlik’ denen yöntem izlendi. Bu yöntemle geçmişte bize karşı yapılan korkunç katliamlar, ‘The Other Balkan Wars’ (Carnegie Endowment, 1993) ile Bilal Şimşir’in ‘Rumeli’den Türk Göçleri’ (3 cilt) adlı kitaplarda belgelerle anlatılıyor.

Yerleşim yerlerine saldıran silahlı güçler sivil nüfusu öldürüyor, kadınların ırzına geçiyor, yaralıların ve ölülerin uzuvlarını kesiyor, toplu mezarlara gömüyor, top ateşi altında tüm varlıklarını geride bırakarak ve ölülerini yollara saçarak Anadolu’ya kadar kaçmalarını sağlıyor.

1915 Ermeni tehcirinden sadece iki yıl önce biten Balkan Savaşı’nda yok edilen Türklerin sayısı 1.45 milyon, Anadolu’ya sığınabilenler ise 410 bin (McCarthy aynı tablo).

Ermeni tehciri, günün şartlarına göre düzenli yapılmış yani etnik temizlik yöntemi uygulanmamış tek istisnayı oluşturuyor. Türkler kendilerine reva görüleni Ermenilere yapmadıkları için şimdi soykırımla suçlanıyor. Acaba Türklerin uğradığı faciaları kolayca unutmaları mı bu ithama yol açıyor?

Evet tarihimizle yüzleşmedik. Atatürk’ün (Max Weber’in verdiği anlamda) karizmatik kişiliği bizim geçmişi unutup geleceğe yönelmemizi sağladı. Şimdi geçmiş acılarımızı hatırlamak ve yasını tutmak, bize zulüm yapanların çocuklarına haksızlık etmeden ve barışı tehlikeye atmadan mümkün olmayabilir. Zaten buna gücümüz de yetmeyebilir.

Bırakın bölünme paranoyamız içinde uyumaya devam edelim.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: