İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

`Suç´ ve `ayıp´ kültürleri

Tarihimizdeki sorunlu konular üzerine konuşmayışımızın ve hiç özür dilemeyişimizin tarihsel ve politik nedenlerinin yanı sıra kültürel nedenleri de olabilir

AYŞE HÜR

Geçenlerde AB yetkilerinden biri “Türkiye AB’ye üye olmak istiyorsa, Ermeni meselesi üzerine bir bellek çalışması yapmalı ve geçmişiyle hesaplaşmalı” mealinde sözler sarfetti, bizden de “özür dileyecek bir geçmişimiz yok” yolunda tepkiler geldi. Ardından Orhan Pamuk’un tek kişilik “bellek çalışması” ile bunun yarattığı depremi izledik. Bunlar bana geçtiğimiz aylarda henüz 36 yaşındayken intihar ederek aramızdan ayrılan Iris Chang’ın 1997’de yayınlanan “The Rape of Nanking/Nanking Tecavüzü” adlı kitabında anlatılanları hatırlattı. Yazar kitabında 1937-38 arasında, 369 bin Çinlinin katledilip, 20 bin (bazı tahminlere göre 80 bin) Çinli kadının da Japon ordusu tarafından seks kölesi olarak istihdam edilmesini anlatıyordu. Japonların resmi olarak “seksüel rahatlama işletmesi”, günlük dilde “umumi tuvalet” olarak adlandırdıkları bu yerlerde çalıştırılanların çok azı sağ kaldı, çünkü bir kısmı işkencelerle öldürüldüler, hayatta kalanlar ise yaşadıkları utanca fazla dayanamadı.

Dünya neden sustu?

Yazar bu korkunç olayları ne gariptir ki, Çin halkı ya da devleti sayesinde değil, Uluslararası Güvenli Bölge Sorumlusu olan ve bir nevi Oscar Schindler rolü oynayan John Rabe adlı Nazi işadamının ve Winnie Vautrin adlı bir Amerikalı kadının günlükleri sayesinde öğrenmiş. (Nazi Partisi’nden ihraç edilen Rabe 1950’de yoksulluk içinde ölürken, Vautrin 1941’de intihar etmiş.) Bugün aklı başında herkes şunu soruyor: Böylesi bir barbarlığın 60 yıl boyunca tarihçilerin gözünden kaçmasının nedeni neydi? Batı neden sessiz kalmıştı, Japon askerleri böylesi bir vahşeti nasıl yapabilmişti? Hadi Japonlar suçlu oldukları için sessiz kalmış olabilirlerdi, peki Çinliler suskun kalmışlar, tazminat ya da özür talep etmemişlerdi?

Gerçekten de Yahudilerin 60 yıldır bıkmadan usanmadan Holocaust’un hesabını sorduğu, Nuremberg’de yüzlerce Nazi’nin en ağır cezalara çarptırıldığı; Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1970) Varşova gettosunun kalıntıları önünde diz çökerek “Almanların işlediği suçlar için” özür dilediği bir çağda, Japonya’nın tek yaptığı “bütün bunlar Japonların imajını zedelemek için Çinlilerin uydurduğu yalanlardır” demek olmuştu. Yani Japonların suskunluğunun nedeni “suçlu psikolojisi” değildi. Onlar, tarihi inkara soyunmuşlardı. (Son olarak 1998’de bir Japon mahkemesi Çinli kadınlara tazminat ödenmesini, “savaş döneminde bütün kadınların acı çektiğinden” bahisle reddetti.)

Bugün geçmişteki politik yanlışlar için özür dilemenin bir norm haline geldiği Batı’nın Nanking olayları karşısındaki sessizliği ise Soğuk Savaş döneminde Maocu Çin’e karşı Batı’nın en önemli müttefiklerinden olan Japonya’nın küstürülmemesi politikasına bağlanıyor. Çin’in sessizliğinin esas nedeni olarak da Çin’in dünya politik sahnesinde yer almak için Japonya tarafından tanınmaya odaklanmış olması ve Japonya ile ekonomik ilişkilerin Çin’in refahı açısından hayati öneme sahip olması gösteriliyor.

Kültürel nedenler

Antropolog Ruth Benedict’e göre ise Almanlarla Japonların ve Çinlilerin tavır farklılığını, tarihsel ya da politik nedenlerle değil, kültürel nedenlerle açıklamak gerek. Benedict, 1940’lı yıllarda Japonya’da yaptığı gözlemler sonunda yazdığı ve içerdiği tezler yüzünden hâlâ tartışma konusu olan “The Chrysanthemum and the Sword/Krizantem ve Kılıç”adlı eserinde dünya toplumlarını “suç” ve “ayıp” kültürleri diye ikiye ayırıyor. Birinci gruba Hıristiyan ve Musevi kültüründen gelen Batı toplumlarını, ikincilere ise Müslüman, Budacı, vb. Doğu toplumlarını örnek veren Benedict, “suç” kültürlerini özerk, insan haklarına, bağımsızlığa, kendi kaderini tayin etme hakkına ve özgürlüğe saygılı olarak tanımlıyor. “Bu kültürlerin üyesi için, toplumun baskısı değil, insanın iç sesi önemlidir, bu iç ses ne kadar alçak olursa olsun, onu her zaman duyar. Eğer bir hata yaptıysa, kimsenin onu uyarmasına gerek olmadan ‘ben günah işledim’, ‘ben yanlış yaptım’ der ve bunu affettirmenin yolunu arar” diye devam ediyor. Aslında bu yaklaşımın kökleri, İlk Günah kavramında olmalıdır. 12. ve 13. yüzyılda buna bir de “bireyin yaptıklarından kendisinin sorumlu olması” meselesi eklenmişti. Bu yüzden Batı’da birey ve toplum, kendini başta İlk Günah olmak üzere, suçtan kurtulmak, en azından eylemleri üzerine düşünmek ve kendi sorumluluk payını tespit etmek gibi bir ahlâki bir görevle yükümlü hissediyor olabilir.

“Ayıp” kültürlerinde ise “İlk Günah” diye bir şey olmadığı için günah çıkarma geleneği de yoktur. Öte yandan kişinin doğru ve yanlışa ilişkin yargıları dışsal faktörlerle belirlenir. Örneğin bir Japon için, kişisel özerklik, bağımsızlık, özgürlük değil, başkalarının beklentilerini karşılamak, mütekabiliyet, aidiyet ve sosyal görevler çok önemlidir. Bu yüzden kişi sosyal çevre tarafından reddedilme, alaya alınma, ayıplanma korkusu içinde yaşar. Kişi eğer bir yanlışlık yaptıysa, tek umudu bunun başkaları tarafından fark edilmemesidir. Nitekim biri onu ayıplayıncaya kadar kabahatine rağmen, “onurlu biçimde” yaşamaya devam eder.

Suç ve ayıp birlikte

Ana hatlarıyla özetlediğimiz bu tanımlara bakınca, Japonların ve Çinlilerin Nanking olayları sonrasındaki suskunluğunu anlamak mümkün oluyor. Gerçi Herman W. Smith ve Yap Miow Lin adlı iki bilim adamının 2003’te yaptığı araştırma, Doğu ve Batı toplumları arasında böyle kesin ayrımlar yapmanın kolay olmadığını gösterdi ama, Benedict’in kavramsallaştırmasını tümüyle geçersiz kılmadı. Kültürlerin birbirini etkilediği günümüz dünyasında, bütün toplumların “suç” ve “ayıp” kültürlerinden unsurlar taşıdığı söylenebilir. Örneğin Irak savaşı sırasındaki tutumu, ABD’nin artık tipik bir “suç” kültürü olmadığını düşündürüyor. Aslında, esas mesele kültürün kökenleri değil, hangi kültürün daha olumlu değerlere sahip olduğu, hangi kültüre dahil olmanın daha arzulanır olduğu. Nitekim son 15 yıl içinde, Batılı liderlerin 300 kadar politik ve tarihsel suç için özür dilemesini “Hıristiyan kavramlarının sekülerleşmesi” olarak küçümsemek yerine, bunu Batı toplumunun kendi kültürel mirasını toplumsal gelişme yolunda kullanma yeteneğinin yüksekliğine bağlamak doğru olur.

Peki biz “suç” kültürüne mi yoksa “ayıp” kültürüne mi dahiliz? Batı’dan çok Japon kültürüne yakın olduğumuzu söylemeyi pek severiz. Bunun bilimsel olarak araştırılması gerekir, ancak İslam’a göre Allah, Adem ile Havva’ya tövbe imkanı verdi, onlar da yaptıkları şeyin farkına vararak tövbe ettiler. Böylece “İlk Günah” yapanla sınırlı kaldı, yeni doğanlara geçmedi. İslamiyet’te kimse başkasının günahından sorumlu tutulmaz, çünkü suç kişiseldir. Dolayısıyla, ileriki kuşakların geçmiş kuşakların yaptıklarından mesul tutulması, hele hele onlar adına özür dilenmesi gibi şeyler İslam kültürüne yabancıdır. Bugünkü günahlar için tövbe ederken de rahip gibi bir aracıya ihtiyaç duyulmaz. Öte yandan Hz. Muhammed’in, “Mezarlarınızı süslemeyin, taştan yapmayın ki bir zaman sonra silinip gitsin” şeklindeki sözleri ya da tasavvuf düşüncesindeki “dündü, geldi, geçti” yaklaşımı İslam’ın tarih anlayışının ipuçları olabilir.

Sonuç olarak başta Ermeni meselesi olmak üzere tarihimizdeki sorunlu konular üzerine konuşmayışımızın, hele özür dilemeyi hiç düşünmeyişimizin tarihsel ve politik nedenlerinin yanı sıra kültürel nedenleri de olabilir. Ancak bu bizim kültürümüzün kötülüklerle mücadele yeteneğine sahip olmadığı anlamına gelmez. Bu noktada AB’nin talebine dönersek, Nanking tecavüzü meselesinin gösterdiği gibi küresel köyümüzde herkes birbirini izliyor ve hiçbir suç unutmanın kör kuyusunda kalmıyor. Gelişmiş toplumlar artık geçmişteki gibi, insan hakları ihlaline sessiz kalmıyor. Uluslararası toplumun üyesi olmanın yolu ortak değerlere saygı duymaktan, hatta ortak ritüellere sahip olmaktan geçiyor. Ancak AB’nin bizden istediği “bellek çalışmasını” Batı kültürüne ait bir kavram olan “günah çıkarma” şeklinde yapmamız da pek kolay olmayacak gibi görünüyor. Demek ki bunu kendi kültür kodlarımız üzerinden yapmanın yollarını bulmalıyız.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: