İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fethiye´nin Anneannesi ve Orhan Pamuk

“‘Her şeyi yazmış… Anneannesi… Seher Hanım… Ermeniymiş.’ ‘Ermeni’ derken annem telefonda sesini alçaltmıştı”…

FERİDE ÇİÇEKOĞLU


Fethiye Çelik (arka sırada ortadaki) ve anneannesi Seher/Heranuş hanım (önde başörtülü). (1965)

Fethiye Çetin benim cezaevi arkadaşım. 12 Eylül dönemi Mamak A-Blok’tan. 1980 sonrası yetişenler için Mamak ve A-Blok bir anlam taşımayabilir ama 80 öncesini hatırlayanlar Ankara’daki Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’nin ve hele A-Blok’un çağrışımlarını iyi bilirler. A-Blok’a görüşçü gelmiş olmak bile başlıbaşına bir kimliktir. Annem ve Fethiye’nin annesi işte o günlerden tanışık. Her görüş gününe acaba hâlâ sağ mıyız kaygısıyla geldikleri, bizi kimi zaman bir kolumuz sargılı, kimi zaman tek gözümüz kapalı buldukları, bazen hiç göremedikleri, ama her zaman itilip kakıldıkları 1980 sonları, 1981 ve 1982 yılları. Özel olarak seçilmiş askerlerin A-Blok koridorlarını “Her şey vatan için”, “Her Türk asker doğar” diye rap rap inlettikleri, “Biz asker değiliz” dediğimiz için C-Blok’taki kadınlardan ayrılarak sürüldüğümüz A-1 koğuşunun koridor duvarına bizi tek sıra dizip sayımlarda kıyasıya dövdükleri, yavaş vuran askerlerin bir sonraki sayıma ortadan kayboluverdikleri, “komutanım” dedirtmek için karşımıza zincirlerle zor zaptedilen kurt köpekleri getirdikleri, erkek tutuklulara koğuş kapımızın dışında etektraşı kontrolu yaptıkları ve ördek yürüyüşü yaptırdıkları o yıllar, Stanley Kubrick’in “Full Metal Jacket” filmini sönük bırakacak görüntülerle doludur.

Fethiye’nin “Anneannem” kitabının duyurusunu görür görmez hemen o hafta sonu gidip almaya niyetlenmiştim. Annem benden erken davranmış. Çarşamba akşamı telefon etti. Kitabı almış, bir gecede okuyup bitirmiş, hakkında konuşacak ama ağlamaktan lafları toparlayamıyor: “Her şeyi yazmış… Anneannesi… Seher Hanım… Ermeniymiş.” “Ermeni” derken annem telefonda sesini alçaltmıştı. Bu bana dokundu. “İyi etmiş,” dedim. “Birileri yazsın artık. Yazsın, söylesin. Yüksek sesle, bağıra bağıra söylesin.” “Başı derde girmese bari” dedi annem. A-Blok günlerimi hatırlayıp “Girecekse girsin” diye sesimi yükselttim. “Yeter artık!” O hızla çıkıp anneme gittim, kitabı alıp eve geldim. O gece okuyup bitirdim. Okuyan herkesin yaptığı gibi, bir solukta ve bitiren herkesin yaptığı gibi sondaki fotoğraflara bakarken hıçkırıklarla ağlayarak.

Kitabın büyüsü, yazarını tanıyanlar için kolay anlaşılabilir bir özelliğinden kaynaklanıyor. Yalınlığı, dürüstlüğü, mesafesi ve bütün bu görünürdeki dinginliğe karşın, alttan alta insanın içine işleyen coşkusu ile aynen Fethiye gibi. Adı Heranuş’ken Seher olan, evinin kıymetli kızıyken evlatlık verilen, horlanan, yine de hayata küsmeyen bir kadının 95 yıllık yolculuğuna katılıp, sonra birden kendinizi işte her zamanki koltuğunuzda oturmuş meğerse bir kitap okurken buluvermekten duyduğunuz şaşkınlıktan sonra, fotoğraflara bakarken hikâyenin filmini izler gibi oluyorsunuz. Sakinleşmeniz zaman alıyor. Derken kitapta bu kadar sarsıcı olan nedir diye düşünmeye başlıyorsunuz. Anlatılan hikâye kadar hikâyenin anlatılış biçiminin ve kurgusunun da çarpıcı olduğunu o zaman keşfediyorsunuz.

82 yıllık mektup

Kitabın hemen başlarında anılan bir mektup bu açıdan iyi bir örnek. Heranuş’un okula başladığı 1913 yılında, babası ve iki amcası Amerika’ya gidiyorlar. Heranuş okuyup yazmayı söker sökmez şimdi Palu’nun sınırları içinde kalan Habab köyünden Amerika’ya bir mektup yazıyor. Mektubun bulunuş hikâyesi, bir Angelopoulos filminde rastlasanız, “Eh, bu kadar da olmaz artık” diyeceğiniz türden ama bütün trajik kahramanların gerçek hikâyelerinde olduğu gibi, hayat filmden daha şaşırtıcı. Fethiye’nin Agos gazetesine verdiği anneannesinin ölüm ilanı Fransa’da yaşayan ve kendisi de Habab köyünden olan Başpiskopos Mesrop Aşçıyan’ın ilgisini çekiyor. Gadaryanlarla uzaktan akraba olan Aşçıyan arayıp ailenin izini buluyor ve böylece Fethiye anneannesinin Amerika’da doğan kızkardeşi Margaret’le mektuplaşmaya başlıyor. Margaret, babası 1965 yılında öldüğünde, cüzdanında katlanmış olarak bulduğu mektubun fotokopisini Fethiye’ye yolluyor. Yazılışından 52 yıl sonra Margaret’in, 82 yıl sonra kopyasıyla Fethiye’nin eline geçen, iki yanındaki yazılar birbirine gölge vermiş bu mektubun aslını kitabın sonunda biz de görüyoruz. Heranuş 1913 yılından sesleniyor: “Biz de düzenli bir şekilde okula gidiyoruz ve görgülü evlatlar olmak için çok çalışıyoruz.” 1915 yılının neler getireceğini henüz bilmiyor.

Ömür boyu bastırılan anılar

Mektubun yazılışından 92 yıl sonra, “kılıç artığı” sözünün ne anlama geldiğini Fethiye’nin kitabından öğreniyoruz: Kılıçtan kurtulup da yaşayabilenler, yani evlatlık verilip kimliği değiştirilenler. Nüfus kaydına “muhtedi” diye not düşülenlerin, yani “Müslümanlığı sonradan kabul eden, dönme”lerin oğullarının askeri okula alınmadıklarını, usul usul, kızgınlığa kapılmadan, dayısından örnek vererek anlatıyor Fethiye. Mamak’ta A-Blok koridorlarında yanyana yediğimiz sayım dayaklarını, sonra koğuşa girmiş ellerimizi tuzlu suya basarken gırgır sayım hikâyeleriyle kendimizi şenlendirişimizi hatırlıyorum. Fethiye’nin anneannesini ben anlatıyor olsam, oğlunun askeri okula alınmayışına dair üzüntüsünden söz ederken kendimi tutamayıp, araya bir-iki ironik söz sıkıştırır mıydım? İyi ki Fethiye öyle yapmamış. Hep korumuş mesafesini. Gelgitlere kapılmamış, anneannesinden rol çalmamış, hikâyenin başrol oyunucusuyla yarışmamış. Sesini hiç yükseltmemiş. Bu üslup kendi içimizdeki korkuları daha elle tutulur hale getirmiş.

Anneannesi asıl adının Heranuş olduğunu Fethiye’ye ilk söylediğinde, bir gün jandarmanın köye gelip dedesi, amcaları, dayısı dahil bütün erkekleri götürdüğünü, bir daha onlardan haber alamadıklarını, annesi ve kardeşleriyle birlikte yengesinin köyüne sığındıklarını, ancak jandarmanın oraya da geldiğini, kadın erkek hepsini toplayıp Palu’ya götürdüklerini, erkekleri kesip nehre attıklarını, kadınlarla çocukları sürgün yoluna düşürdüklerini, kafilenin gerisine kalanları süngüleyip yol kenarında bıraktıklarını anlatırken, sol eliyle Fethiye’nin elini sıkı sıkıya tutuyor ve sağ eliyle hep aynı hareketi yapıyor. Bacağının üst kısmında dizine doğru elbisesini ütüler ya da eliyle düzeltir gibi… Bu hareketi farkında olmaksızın biteviye yineliyor. Okurken, anıları bir ömür boyunca bastıran bu hareketin kendinizdeki karşılıklarını birden fark ediyorsunuz, incelikli bir filmde karşınızda bir karakter çizilmiş ve siz o karakterde kendinizi görmüş gibi oluyorsunuz. Değiştirilmiş adlarına, silinmiş geçmişlerine karşın, çocuklarından, torunlarından bile sakladıkları kutsal günlerini yılın aynı günü her evde pişen yumurtalı, çörek otlu, mahlepli aynı çörekle kendi aralarında sessizce kutlayan, bir geleneği sessizce yaşatan kadınlar Ermeni sözcüğünü ağızlarına almaktan korkarak yaşlanıp ölürlerken, Mamak A-Blok kapısında görüşçü olmanın ne anlama geldiğini bilen bambaşka kadınlar, içerdeki yakınlarının sağ olup olmadığını bilemeden geçirdikleri yılların anısıyla dün komünist derken, bugün Kürt ya da Ermeni derken, yarın kimbilir ne diyecekken seslerini alçaltıveriyorlar. Önemli olan ne dendiği bile değil, ses alçalttıran korkunun kendisi. Kuşaktan kuşağa genetik bir hastalık gibi aktarılan korku. Hepimizin. Bizim korkumuz.

Bütün bunları kitabı okur okumaz yazmak istedim. Ama, Fethiye’nin yazdığı “Anneannem” başlıbaşına o kadar güzel, yalın ve kendine yeterliydi ki, kitap hakkında söyleyebileceğim her şey gereksiz göründü. Sonra işte birimiz çıkıp genetik korkumuzdan yüksek sesle söz edecek oldu ve hışımla ona saldıranları, her telden çalarak üzerine yürüyenleri görüp de bu yazıyı yine de yazmasam artık olmazdı. Orhan Pamuk’tan söz ediyorum. Nobel konusuna girmiyorum bile. Evet, iyi ki söyledi, hepimiz adına iyi ki söyledi, diyeceğimize, bakar mısınız hakkında söylenenlere? Bir milyon değil de bilmemkaçyüzbin Ermeni ölmüş olması, sayının şu kadar mı bu kadar mı, eylemin tek yanlı mı karşılıklı mı, adının şöyle mi böyle mi olması sahiden bu kadar önemli mi, yoksa bastırdığımız anılarımızla yüzleşmekten korktuğumuz için mi bahaneler buluyoruz? Elimizle eteğimizi, pantolonumuzu ütüler gibi hep aynı hareketi yaparak, biteviye yineleyerek… Nereye kadar?

FERİDE ÇİÇEKOĞLU: İstanbul Bilgi Üni.

Anneannem/Fethiye Çelik/Metis Yayınları

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: