İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Eylül nisandan önce geldi!

AB müzakereleri arifesinde Türk milliyetçiliği ivme kazanırken, TV’lerde de, birbiri ardına buna uygun ideolojik diziler başladı

CEMİL KOÇAK

Bilmem farkında mısınız, Samanyolu TV’de “Şubat Soğuğu” adında bir dizi var; dizide 28 Şubat süreci, mazlumların gözünden ve derin devletin komplosu olarak sunuluyor. Politik bir dizi, sözün kısası. Geçende Kıbrıs davasını kırk yıldır anlatamadığı için bir başka mafya dizisinde oynamayı kabul ettiğini açıklayan Rauf Denktaş’ı hayretle izledik. TV dizilerinde politik bir hava esiyor anlaşılan.

Kısa bir süre önce de ATV’de yeni bir dizi başladı: “Eylül”. Ben önce bunun -sadece ismine bakarak- tabii 12 Eylül dizisi olduğuna hükmettim. İlk bölümünü izleyince, politik bir dizi olduğunda yanılmamış olduğumu fark ettim ama içeriğinde tamamen yanılmışım!

Haçlı Ermeni

“Eylül”, yurtdışında -Prag’da- eski bir demirperde ülkesinin başkentinde başlıyor. Zaman, içinde bulunduğumuz tam da bugünler. Yani 2005 yılının kışından söz ediyoruz. Türkiye’nin Prag Büyükelçisi sıkı koruma altında. İhbar var. Genç -ve tabii- yakışıklı, hayli karizmatik görünen bir koruma (istihbarat?) görevlisi polis onu koruyamıyor ve Büyükelçimiz bir suikasta kurban gidiyor. Suikastçinin kimliği pek de gizli değil: Öncelikle gizli bir terör örgütünün üyesi. Dahası da var: Sahneler ilerledikçe (kısa süre içinde) onun Ermeni terör örgütü üyesi olduğu açıklığa kavuşuyor. Bir sahnede yılanın başını yeniden kaldırdığını ve başının küçükken ezilmesi gerektiğini devlet görevlilerinin ağzından öğreniyoruz. Suikast sahnesi de şöyle: Yüksek bir apartmanın çatısından dürbünlü tüfekle suikast gerçekleştiriliyor. Terörist, tetiğe basmadan önce boynundaki haçı ağzına alıyor ve öpüyor (bunu iki kez gösterdiler). Böylece Büyükelçimizi vuranın yalnızca Ermeni değil, ama aynı zamanda Hıristiyan olduğu da vurgulanmış oluyor. Ermeniler-Türkler ekseninde bir de Hıristiyanlar-Müslümanlar ekseni, bu mücadeleyi tamamlıyor. Kalleşçe bir suikast…

Suikast, görevli polis memurunun kariyerini tabii altüst ediyor. Memlekete geri çekiliyor. Bu arada Prag’daki güzel Çek sevgilisinden de ayrılmak zorunda kalıyor. Bu Avrupalı gavur kızlarının akılları fikirleri hâlâ bizim delikanlılarda tabii ki. Delikanlı polis, her an ailesini telefonla arıyor ve hatırını soruyor. Yani örfüne, adetine bağlı. Fakat diğer yandan, kendisine delice âşık sevgilisine bir vaatte bulunmayacak kadar da vazifesine bağlı.. Elbette bir zaman sonra memleketine geri dönmesi gerekecek ve bu ilişki ancak o zamana kadar devam edebilecek bir potansiyele sahip. Böylece fonda sevgilisi ile vazifesi arasında sıkışma potansiyeline sahip, fakat her zaman için vazifesini tercih edeceği belli bir devlet görevlisi ortaya çıkıyor. Ama aynı zamanda da hayli çağdaş: Çünkü delikanlı sıkıntılı zamanlarında sadece sigara içmiyor, aksine Prag’ın enfes manzarası karşısında köprü üzerinde trompet dahi çalıyor! Sinirlendiğinde pek çok Türk genci gibi duvara yumruk atarak elini kanatması ise kendine hakim olamamasından.

Devletliler

Ülkesine döndüğünde delikanlının evli ama ayrılmış, fakat Eylül adında bir kızı olduğunu öğreniyoruz. Ailesini ziyaret ettiğinde, eski eşini ve kızını da görüyor. Sevgilisinin de kızından haberi var, ayrılırken sevgilisi kızına bir de hediye alır. Delikanlı dürüsttür. Aldatmaz.

Türkiye’ye döndükten sonra karizması hayli dökülmüş delikanlının mesleki ilişkilerini de Büyükelçinin cenaze töreni sırasında öğreniyoruz. Devleti temsil eden görevliler, durumdan hiç memnun değildir. Daha önce yılanın başının hemen ve küçükken ezilmesinden yana olduklarını gördüğümüz bu kişiler, tören sırasında, Başbakanın suikast karşısındaki tepkisini pısırık ve aciz olarak değerlendirirler. Başbakandan ve tabii hükümetten hiç memnun değiller. Hatta Hollanda, Belçika gibi ülkeler dahi, Türkiye’yi azarlar ve bütün bunlar her nasılsa sineye çekilir. Hep alttan alınır. Herkesin nah burasına gelmiştir. Delikanlı polis süngüsü düşmüş halde törende iken, amiri olduğu açıkça belli olan bir başka orta yaşın üzerindeki devlet görevlisi ondan, bu halini kendilerine hiç yakıştıramamış olacak ki, başını dik tutmasını istiyor. Asıl böyle günler başın dik tutulmasını gerektirir çünkü. Bu amirin de kısa bir süre içinde kim olduğu anlaşılıyor.

Delikanlı polis, komutanım diye hitap ettiği bu kişinin elini öpmeye yelteniyor. Anlaşılıyor ki, amir, aslında asker kökenli ve istihbaratta görevli. Delikanlının askerde iken komutanı olmuştur. Nerede mi? Nerede olabilir ki? Tabii ki Güneydoğu’da! Birlikte çarpışmışlar (çarpışmışlar, çünkü çarpışma sahnesi kısa da olsa gösterildi). Ayrılıkçı PKK terörüne karşı mücadele edenler (ve bu şekilde delikanlımızın da nasıl koruma görevlisi olduğu açığa çıkıyor) şimdi de Ermeni terörüne karşı omuz omuzalar. (Daha önce de olmuşlar mıydı? Bunu diziden henüz öğrenemedik ama umudumuzu koruyoruz). Galiba artık emekli olmuş (çünkü sivil kıyafetli) komutanın da görüntü olarak derin devleti çağrıştırdığını söylemeye bilmem gerek var mı? Hatta ismi bile insanın dilinin ta ucuna kadar geliyor da, söyleyemiyor. Bayağı iyi benzetmişler doğrusu. Ancak bu kadar olabilirdi. Aşkolsun. Ermeni suikastlerinin yeniden başladığı vurgulanıyor ki, bu hatırlatma, geçmişteki ASALA Ermeni terörürün toplumsal hafızada canlandırılması anlamına geliyor. Ermeniler, hep düşmanımızdılar/düşmanımızdırlar. (Evet, içeridekiler de dahil -bütün Ermeniler!)

Nisan geliyor

Delikanlı, suikastı engelleyemediği için, ileride kendisine yine ihtiyaç duyulacağını, fakat şimdilik buna katlanması gerektiğini nasihat eden komutanının da gösterdiği istikamette, Hatay’a atanıyor. Son sahnede Hatay’ın bir otelinde geleceği konusundaki karamsarlıkla sigara içmektedir.

Bundan sonraki gelişmeleri tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Ama burada kâhin olmaktansa, gerçekçi olmak gerekiyor: Tam da dizinin gelişeceği aylarda, sözgelimi Nisan ayında, Ermeni Soykırımı konusundaki patırdıya ramak kala, birdenbire “Eylül” erkenden geliverdi. Bu bir rastlantı ya da tesadüf olarak değerlendirilemez. Türk milliyetçiliği, 2005 yılını bir rövanş yılı olarak kabul etmek zorundaydı ve etti de. 2004’ün son anında AB’nin müzakerelere başlama kararı vermesi, yeni yılın gündemini belirledi. Şimdi Ekime kadar büyük bir kampanya ile sürecek Batı/AB (Ermeni/Hıristiyanlık) karşıtı kampanyada siperler kazılmaya başlandı. Ermeni meselesi/soykırımının bu sürede gündeme oturacağını bilen bütün milliyetçi unsurlar, kamuoyunu bu kez de bu noktadan harekete geçirmeye çalışıyorlar. (Galiba Kıbrıs yeteri kadar prim yapmıyor, artık). Son zamanlarda Ermeni Soykırımı konusunda yeniden ortaya konulan ve şampiyonluğunu TTK ile YÖK’ün yaptığı resmi tezlerin yanında, Halil Berktay ve Orhan Pamuk için açılan linç kampanyaları ile Mete Tunçay’ın konferansında bilinçli olarak çıkartılan kavga (ki kavgacının bir önceki AB toplantısından aynı konuda sabıkası olduğunu TV’den biliyoruz), bu kavganın çok boyutlu ama hepsinin aynı anda verileceğinin kanıtıdır.

Bilinen ve çok eskimiş ama hâlâ geçerli bütün eski Türk filmi imgelerini kullanarak, bir politik dizi yapmak, ancak Türk milliyetçiliğinin kabızlığı olabilirdi. Ama mesele basit bir estetik, film eleştirisi değil. Mesele, ideolojik ve politiktir. Derin devletin aklanması ve bilinen retoriğinin yinelenmesi, dizinin ideolojik/politik amacıdır. Milliyetçiliğin yeniden saldırganlaşmaya başlaması, onun ideolojik/politik düzlemde hakim olmaya çalışması karşısında, sağ şoven milliyetçiliğin karşısında yer almış olanlara önümüzdeki günlerde hayli iş düşüyor.

CEMİL KOÇAK: Sabancı Üni.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: