İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Orhan Pamuk tartışması

‘Orhan Pamuk Nobel için vatan haini profilini çizmek zorunda’ tezini anlamak çok zor. Nobel alsa da, almasa da Orhan Pamuk azımsanacak bir yazar değil, utanılacak bir yazar hiç değil…

JALE PARLA

Sanıyorum bundan iki ay önceydi. Benim de dahil olduğum bir Robert Kolej 68 mezunları sitesinde, birkaç gün boyunca, birkaç kişi tarafından sürdürülen bir Orhan Pamuk nefreti mektuplaşması oldu. Tepki gene bugünlerdeki gibiydi:

Orhan Pamuk, bu kez Amerika’da bir üniversitede konferans verirken, Türkiye’nin, özellikle de Doğu’sunun tekin bir yer olmadığını, Kar romanını Kars’ta yazarken tedirgin olduğunu ve hatta yayınevi tarafından korunduğunu söylemiş. Kolejli arkadaşlarım çok kızgındı. ABD’de böyle konuşan Orhan Pamuk asıl oraların ne tekinsiz yerler olduğunu bilmezden mi geliyordu? Neden? Çünkü Nobel armağanını istiyordu ve bunun için de Türkiye’yi karalaması gerektiğini düşünüyordu. ‘Dışarıda böyle konuşmak, bırakın bir vatansevere, düzgün bir insana yakışır mıydı? Oysa aynı günlerde, Kızıltepe’de on iki yaşında bir çocuğun vücudundan yaşından çok kurşun çıkmıştı. Bugünlerde de öğrendik ki, bu cinayeti işleyenler, görevlerine iade edilmişlerdir.

‘Fikir suçu’na ceza

Anlaşılan, konuşmanın içeride ve dışarıda izin verilecek ton ve üslubu, bu kültürde önemli kurallara bağlı. Çünkü öğrendiğime göre, Türk Ceza Kanunu’nda da, son değişikliklere kadar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı fikir suçu işlemek, eğer bu suç yurtdışında işlenmişse, iki misli cezaya tabiymiş. Fikir suçu diye ceza kesmek faşist bir uygulamadır; yurtiçi ve yurtdışı ayırımı yaparak ceza kesmek, daha da faşist bir uygulamadır. Son günlerde basının giriştiği Orhan Pamuk’tan nefret edelim kampanyasında da çok vurgulanan hususlardan biri bu: Türkiye hakkında yurtdışında kötü konuşmak. İkinci bir husus, Ermeni kıyımının tarihsel bir vakıa olduğunu söylemek.

Üçüncüsü de -bunun sol ve liberal kesimi rencide ettiği anlaşılıyor- bu tür şeyleri Türkiye’de ‘neredeyse hiç kimsenin dile getirmediği’ ve gene, Kars’ın tehlikeli bir yer olduğuna ilişkin, Orhan Pamuk’un söylemiş olduğu yalan. Bunları, yani, insan hakları ihlallerini, Doğu’da gerçekleşmiş işkence ve katliamları, neredeyse hiç kimsenin dile getirmediğini söylerken Orhan Pamuk’un haksızlık ettiğini düşünmüyorum.

Bence de ‘neredeyse’ kimse konuşmuyor. Çünkü konuşan birkaç onurlu ve yürekli kişiyi hepimiz biliyoruz. Bu kişilerin sayısı, her konuda, her an konuşanlarla karşılaştırıldığında, gerçekten de ‘neredeyse’ denecek kadar az değil midir? Orhan Pamuk, bunu böyle ifade edeceğine, ‘biz, bir avuç insan konuşuyoruz ancak’ deseydi, eminim bazılarını kızdırmayacaktı.

Ama kendini yalnız hisseden bir insan, ‘biz, birkaç kişi’ yerine, ‘neredeyse hiç kimse’ dediyse, faşist milliyetçilerle bir olup onu linç etmeye katılmak, fazla bir tepki değil mi?

Türkiye tekin mi?

Kars, en azından on, oniki yıl önce, çok tehlikeli bir yerdi. Kişisel anı anlatmaktan hoşlansam, Ani Harabeleri’nin adının Anı Harabeleri olarak değiştirilmesine takılıp aramızda konuştuk diye Sarıkamış’ta bir
otelden zincir, bıçak ve lanetlerle kovulup (otel sahibinin oğulları tarafından), derhal def olup gitmezsek “İstanbul’dan Allah gelse izinizi bulamaz” tehditleriyle nasıl ‘uğurlandığımıza’ ilişkin kötü anımı anlatırdım. Ama bana sorarsanız -ve bunu da TCK’ya rağmen her yerde söylerim- bu tür konuşmaları yaptığınız takdirde, Türkiye’nin hiçbir yeri tekin değildir: İstanbul’u, İzmir’i, Antalya’sı dahil.

Orhan Pamuk Nobel almak için yurtdışında bu vatan haini profilini çizmek zorundadır tezini anlamakta gerçekten zorlanıyorum… Herhangi birinin, yazar olması da şart değil, kimliğini oluştururken, sıyrılacağı ilk kabuk, herhalde, olayları çarpıtmasına, doğruları gözardı etmesine, kendinde ve ırkında üstünlükler vehmetmesine neden olan bir hastalıktan, milliyetçilikten kurtulmak olmalı. Benim okuduğum Orhan Pamuk da, bu kusurlarla malûl milliyetçi bir yazar değildir. Ve iyi ki de öyle değildir.

Nobel korkusu!

Peki, bazılarınca Nobel için vatana, çok çok daha sofistike başkalarınca, kendine ihanet etmekte olan Orhan Pamuk, nasıl bir yazardır ki biz milletçe onun Nobel almasından bir felaketten korkar gibi korkar olduk?

Bence, Nobel’i alsa da, almasa da, Orhan Pamuk azımsanacak bir yazar değildir. Utanılacak bir yazarımız, hiç değildir. Hatta, çok iyi bir yazardır. Bir edebiyat tarihçisi olarak ki kendimi ben böyle görüyorum şunu söyleyebilirim: Orhan Pamuk bugüne dek yazdığı romanlarla, romanımızı bir yerden bir yere taşımakla kalmamış, roman geleneğimize çok önemli dönemeçler aldırmıştır.

İlk kitap ve sonrası

‘Cevdet Bey ve Oğulları’ 19. yüzyıl tarzında yazılmış klasik bir romandır; onu izleyen ‘Sessiz Ev’ 20. yüzyıl tarzında yazılmış modernist bir roman. İstese Orhan Pamuk sürekli bu iki üslupta yazmayı sürdürebilirdi -ve aramızdan bazı kişilerin, keşke sürdürseydi dediğini de duyar gibi oluyorum. Ama iyi bir sanatçının temel dürtüsü, ona bunu yapmaya izin vermez.

Nitekim, ‘Sessiz Ev’i izleyen ‘Beyaz Kale’, postkolonyalist romanın Türkiye’deki ilk örneğidir. Hemen ondan sonra gelen ‘Kara Kitap’ ise, eğer Orhan Pamuk’u beğenmeyenlere hiçbir şeyi kanıtlayamıyorsa, şunu kanıtlayacaktır: Doğu-Batı sorunsalı dediğimiz o şey, ancak ve ancak Doğu’nun da, Batı’nın da bitmez tükenmez bir öğrenme-inceleme çabası sonunda ifade edilebileceği bir sorunsaldır. Bu sorunsalla, estetik düzeyde yüzleşebilmiş yegâne romancılarımız olan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay, bunu, bu bilgileri sayesinde başarmışlardır.

Doğu-Batı sorunu

Orhan Pamuk da, Doğu-Batı sorunsalını basit bir biz-öteki karşıtlığından çıkarıp, bu sorunsalla kültürel ve felsefi bir yüzleşmeyi, giderek buluşmayı, ve belki, belki sonunda da (henüz hiçbir Orhan Pamuk romanında olmadı bu) bir sorun olmaktan çıkarmayı başarabilirse, bu, romanımızın da beslendiği kültür hayatımızda önemli bir hamle olmalıdır.

Peki, bu romanlar, iyi mi, orta mı, kötü müdür? Bu sorunun yanıtı da ilk bakışta görüldüğü kadar kişisel beğeni meselesi olmamalı. Bir kez, Orhan Pamuk’un yapıtları hakkında yayımlanmış (benim bildiğim) üç kitaba bakarsak, Türkiye’deki eleştirmenlerin azımsanmayacak bir çoğunluğunun
onun yapıtları hakkındaki değerlendirmelerinin olumlu olduğunu görürüz. Bununla yetinmeyip, başka kıstaslarla değerlendirme önerenler olacaktır elbette.

Ben kendimi ‘yapıt değerlendiren bir eleştirmen’ olarak görmedim hiç; ama gene de bu konuda Kant estetiğinin temel ilkesine inanırım. Renkler de, zevkler de münakaşa edilebilir ve münakaşa eden taraflar anlaştıkları bir zeminde buluşabilirler, eğer bu tartışma konunun gerektirdiği estetik aygıtlara, analiz yöntemlerine, rasyonel değerlendirmelere, ve mümkün olan en ‘objektif’ kıstaslara dayanarak yapılırsa. Ama görüyorum ki, bugün Orhan Pamuk adının etrafında yazılan nefret metinlerinin her biri, son derece kişisel, sübjektif, ideolojik ve önyargılı bir zihniyetle kaleme alınıyor. Ve bana daha da kabul edilemez gelen: Milliyetçi saldırıların tozu dumanı içinde, Orhan Pamuk’u bir yazar olarak değerlendirmesi gereken kişiler de, kendilerini, “Orhan Pamuk şurada, şu saikle, şunu dedi” karalamalarına kaptırabiliyorlar.

Yapıtların serüveni

Edebiyat tarihine bakınca görürüz ki, edebi yapıtların serüveni, feodalizmin de, milliyetçiliğin de, faşizmin de, komünizmin de, globalizmin de serüveninden daha ilginç, ve daha inişli çıkışlı olmuştur. Kendi çağında kitlelerin sevdiği ama bazı Oxford akademiklerinin yerden yere vurduğu Shakespeare, bir süre unutulmuş, sonra hatırlanınca İngiliz aile ter-biyesine uymadığı için ‘iyileştirilmiş’, derken, kusurlarıyla da sevmek zorunda olduğumuz bir tabiat harikası, bir naif dahi olarak anılmış, ve ancak ve ancak yirminci yüzyılda edebiyat eleştirisinin iyi kötü bir nesnellik de içeren yöntemlere kavuşmasıyla (pratik eleştiri, yapısalcı eleştiri, arketipçi ve Freudcu çözümlemeler ve yapı sökücü okumalar) hakkında serinkanlılıkla konuşulabilecek bir büyük yazar olduğunda anlaşılmıştır.

Eğer iyi bir şair ya da yazar, kötü, yani faşist siyasi fikirlere sahipse (Pound gibi, Celine gibi) onu siyasi fikirleri açısından eleştirmekte elbette haklı oluruz. Eğer kötü bir yazar, doğru siyasi tavır ve fikirlerle ortaya çıkıyorsa, bu onun yapıtlarını övmemiz için bir vesile olamaz. Ama eğer iyi bir yazar, düzgün bir siyasi profil de çiziyorsa, onu
eleştirmek için nasıl bir nedenimiz olabilir?

Prof. Dr. Jale Parla: Bilgi Ünversitesi öğretim üyesi

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: