İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

YILDIZ RAMAZANOĞLU: Erivan’da iki kadın – Gazetem.net

Doğu Konferansı inisiyatifi olarak Aralık
2004’te Erivan’a gittik.

İlk karşılaşmalarda insan soğuğu yüzümüzü
bıçak gibi kesiyordu
doğrusu. Dışarısını tam görmemizi engelleyen bir sis vardı
zihnimizde.
Ararat dağı’nın göründüğünü
söylüyorlardı ama göremiyorduk bir türlü.
Birarada dostça yaşadığımız günlerin adıydı bizim
için Ararat.
Hepimizindi.

Sisli buzlu karlı bir Erivan. 1990’da ilan edilen bağımsızlığa
rağmen hala Rus Ermenistanı sayılabilir burası. 50 bin Rus askeri var
ve havaalanında bizi kontrol edenler Rus görevlilerdi. Her şey
bunun
için miydi diye düşünmeden edemiyor insan.Yol boyunca
sağ tarafımızda
uzanan geniş araziyi Amerika satın almış. Askeri üs yapılacağı
tahmin
ediliyor. Belli ki bu topraklarda Birinci Dünya Savaşı
dönemindeki
Rus-İngiliz rekabetinin yerini Rus-Amerikan çekişmesi alıyor.

Artık Erivan denince hayalime gelenler : ulu ağaçlar,
geniş
meydanlar, taş işçiliğinin en olgun ve soylu anıtları gibi duran
binalar, kültür olarak benzerimiz olan, ama yüzü
gülmeyen, ağırbaşlı
asil insanlar. Ziyaret ettiğimiz bazı kuruluşlarda yöneticilerin
odalarına ulaşmak için ürpertiyle
yürüdüğümüz uzun loş koridorlar, iç
içe odalar, kalın duvarlar. Bir de akşamları ayrımız gayrımız
olmadığını hissettiren şarkılar..

Milliyetçilik ve bağımsızlık ateşi Osmanlı hinterlandını
öyle
sarmıştı ki hemen hiçbir halk yükselen bu dalganın dışında
kalamadı.
İmparatorluğun parçalanması projesinin de bir parçasıydı
Ermeni
komitacıların ortaya çıkışı. Ruslarla beraber Müslüman
köylerde
kıyımlara girişmek, kardeş halkların düşmanlarıyla işbirliği
yapmak,
şimdiki gibi Avrupa’ya yaslanarak netice almaya çalışmak
yanlıştı
tabii.

Seksen belge gidiyor yüz belge geliyor şimdilerde. Anlaşılıyor
ki Arnold Toynbe gibi bir bilimadamı bile İngilizlerin bölgedeki
hedefleri uğruna halklar arası husumeti artırmak için yalan
belgeler
düzenlemiş.

1915 tehciri olası bir isyana önlem değil, vuku bulan elim
hadiseleri bertaraf etmeye yönelik bir harekat olarak takdim
ediliyor.
Öyle de olsa, koca bir halkı başka yerlere yerleştirmek
üzere, Suriye
ve Mezopotamya’ya mesela, evlerinden çıkmaya zorlamak,
mülklerini
arazilerini yağmalatmak, yollarda ölmelerine göz yummak
affedilir bir
şey değildir, bu kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın bir
insanlık suçu.

* * *

Bu konuda sanat siyasetten daha gerçektir.

Sabahattin Ali okuyarak edebiyatını beslemiş bir Anadolu insanı,
Kemal Tahir’in yakın dostu olan Kirkor Ceyhan, bu acı olayların
üzerinden henüz çok geçmemiş zamanları anlatır
öykülerinde. Çekilen
acılardan incelikle sözeder. Mıgırdıç Margosyan da
Kürtlerle Türklerle
Keldanilerle ve Süryanilerle ekmeği ve seferberlik günlerinin
yoksulluğunu paylaştıkları yaşantıların yanında, annesinin acı dolu
türkülerini de yazar. Dili kinden uzak, yalın, acılı ama
sevecendir.
Onlara inanırım ben. Kim kimi nereden kovacak. Anadolu’nun ilk yerleşik
halklarından biri olan Ermenileri kim dışlayabilir. Peki soykırıma
temel olacak bir nefret varsa, nasıl olmuş da elim olayların hemen
ertesinde böylesi güçlü ilişkiler eskiden olduğu
gibi sevgiyle
sürdürülebilmiş.

Ceyhan’ın anlattığı gibi “Müslümanı Ermenisi bir arada
karışık
iç içe oturduğundan bu acı olaylardan sonra sahipsiz
Ermenilere
Müslüman komşular hizmette kusur etmezler, densizin biri
yanlış bir
harekette bulunmuşsa Kirkor’un babasına konuyu açarlardı sadece.
Okulda
biri ona “gavur” dediğinde iri Müslüman bir abi bunu diyeni
öldüresiye
dövmüştü”. Tehcir esnasında Ermenileri bazen kendi
soydaşları bile
saklamaya korkarken Türklerin Kürtlerin riske atılarak onlara
kucak
açmalarının hikayeleri var. Sonra onları bağrına basan Halepli,
Lübnan’lı Araplar.

Sorun halklar arasındaymış gibi yeni doğacak çocuklara bile
nefret ekmek insanlık suçudur.

Bir milleti soykırım kelimesinde dondurmak, bu işi meslek
edinmek, kardeşçe konuşup helalleşmek yerine karşılıklı laf ve
belge
üretmek, gençlerin geleceğine yatırabileceğimiz milyon
dolarları bu
beyhude çekişme için lobici uzmanlara! harcamak da
insanlık suçu
olmalı.

* * *

Sonuçta soğuk duruşlar o kadar da hakiki değildi.

Kasvetli bir güzel olan Erivan ağaçlarla doluydu.
Kuruydular kış yüzünden. Bahar gelse diyordum, şehir iyice
bir güzelleşecek.

Bahardan önce güzelleşti de. Üç kadını evinde
konuk eden Ermeni
Kadınlar Birliği başkanı, sanat doktoru, Iğdır doğumlu Nora Agopyan,
sizi büromda kabul edebilirdim ama yakınlığımı göstermek
istedim dedi
bizi teker teker kucaklayarak.

Ortak vatanımızdan geliyorduk, dostluk ve haber getiriyorduk
çünkü.

Bize çikolata ve meyve ikram ettiğini görünce onu
hainlikle
suçlayacak insanlar varmış burada. Bizim Avrupa dolayımından
konuşmamıza gerek yok, Türkiye hepsinin ağzını kapatabilir
diyordu. Ne
güzel diyordu. Onlara zor günlerde şefkat elini uzatan
Türk annelerden
sözetti. Keman virtüözü ünlü kocasına
göre o barış ve insanlık için
fedakarlıktan kaçınmayacak bir Jean D’arc’tı.

Azad e Sara. Ermeni. Katolik. Romalı. Anneannesi İzmir’li.
Almanya’da büyümüş, otuz sene İran’ da kalmış. Şimdi
Erivan’ın biricik
camisi Mavi Cami’nin müdürü ve İran’ın turizm
temsilcisi. Bir uçtan bir
uca savrulmuş Ermenilerin bir özetiydi hayatı.

Evinde Türk çocuklarına Almanca öğretmesi
yüzünden babasından
dayak yiyen, “ama onlar masum çocuklar” diyerek bu işten
vazgeçmeyen
annesinden sözederken gözleri doldu, masasından kalkıp yanıma
geldi,
bir süre sarılmış kaldık.

Mutfakları müzikleri aile düzenleri birbirine benzeyen
Anadolu kadınlarının varisleri olarak.

Stalin cami kilise ve sinagogları yıkmış. Tehcirin hemen
ardından geldikleri Erivan’da henüz taptaze olan acılarına rağmen
dine
saygılı Ermeni şairlerin girişimiyle bir kiliseyi ve bu Mavi Camiyi
kurtarabilmişler. Çünkü başlarına gelenleri asla
Müslümanlardan
bilmemişler.

Sahih bir dindarlık ırkçılık şovenizm gibi duyguları
barındırmaz. Bu daha çok toplumların alt katmanlarında yol bulan
ve
cahillikle parallel giden bir şey. Böyle insanlar önemli
yerlere
gelseler de bu onların “alt katmandan” kategorisini değiştirmeye
yetmiyor.

Demokrasiyi ve Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi’ni(Armad)
ziyaretimizde, başkanın bazı Fransız parlamenter ve
siyasetçilerden
aktardığı sözler de ilgi çekiciydi. Türkiye’nin AB’ye
girişini
desteklemelerini kınayarak, “sizden düşmanlık etmeniz beklenirdi”
demeleri örneğin.

Halklararası iletişim gelişirse bunun zihinlerde çok iyi
karşılık bulacağını görmemek imkansız.

Sınırın kapalı olması onları boğuyor. Bizim için de her
yönden kötü.

Sürekli Doğu Batı arasında köprü olalım söylemi
var bu bölge
halkları arasında. Bir Ermeni entelektüelin dediği gibi, neden
üzerinde
ot bitmeyen, geçilip gidilen bir yer olalım, hep birlikte merkez
olabiliriz belki de dayanışma içinde.

Komşular arasına aşılmaz sınırlar koymak, onları birbirinden
koparmak tehlikelidir ve uluslararası hukuka suç olarak
işlenmelidir.
Ermenistan sınırı ön koşulsuz açılmalı, insanlar alış ve
verişe,
muhabbete odaklanmalıdır artık.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: