İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Amerika karşıtı mısınız?

Yıldırım Türker

İmparatorluğun gönüllü teorisyenlerinden, The Wall Street Journal’ın yazarı Robert L. Pollock’un ‘Avrupa’nın Hasta Adamı… Yeniden’ başlıklı yazısı karşısında medyada biraz şaşkınlık, epeyi ürküntü, telaşlı bir aklıselim dengelemesi saptamak mümkün. Hemen üstüne gelen Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith’in açıklaması da Pollock’un ateşli makalesinin kişisel gözlemlerinden ibaret olmadığını gösteriyor. Feith, ‘Türkiye’de ABD karşıtlığının sürmesi durumunda iki ülke ilişkilerinin ayakta kalamayacağını’ söylemekle kalmıyor, Ankara’yı bu konuda çaba harcamaya çağırarak, “İlişkilerimize verilen değerin hükümet yetkililerinden halka uzanması çok önemli. Aksi takdirde bu ilişki sürdürülemez” sözleriyle bir tür nota veriyordu. Basınımızdan kimi önemli yazarlar, Feith’in tehdidini ciddiye alıyor, Türk-Amerikan ilişkilerinin kötüye gitmesinin Türkiye için ne kadar tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor. Bu yazarların dilinden Türkiye’nin alternatifsiz olduğu, Amerika’nın dostluğu olmadan ayakta durmasının mümkün olmadığı anlaşılıyor.

Pollock’un yazısını okumuş olabilirsiniz. Radikal’de nedense farklı bir başlıkla yayımlandı. (‘Türkiye nereye gidiyor’) Yazı, o bildik ‘Amerikan Turisti’ rahatlığı içinde diplomasiye hiç yüz vermeyen bir tonda kaleme alınmış. İstanbul’da katılmış olduğu bir sergiyi hatırlayarak başlıyor yazısına. “Ülkedeki son askeri darbe dönemine (1980) dair resimler sergileniyordu. Fakat görünen oydu ki ressamlar, Türkiye demokrasisinin akıbetinden ziyade, küresel kapitalizmin yol açtığı adaletsizliklerle ilgileniyordu.” Karikatürlerdeki Amerikan karşıtlığının Stalin dönemini aratacak düzeysizlikte oluşuyla giriş yapıyor. Pollock’a, o darbenin generalleri ve onların o karikatürlerdeki öfkeye neden olan uygulamalarıyla gurur duyan ABD Dışişleri’nin ‘Bizim çocuklar bu işi becerdi’ mesajlaşmasını mı hatırlatmalı.

ABD’nin bu topraklarda yaşayan halkların on yıllardır çektiği her acıda payı bulunduğuna mı ikna etmeli?

Pollock’un yazısı şu dünya üstünde aklı, vicdanı, hakikati hayatının düsturları yapmaya çalışan her insanda üslubundaki küstahlık, örtük ırkçılık ve saldırganlık nedeniyle rahatsızlık yaratacak bir metin. İçerdiği öfke, konu ettiği Amerikan karşıtlığının şiddetinden geri kalmaz: “Fakat işler birkaç yıl daha böyle giderse ne olacağını kim bilebilir? Atatürk’ün mirasının büyük bölümü kaybedilme riski altında ve bu kez eski Osmanlı haşmetinden de geriye kalan hiçbir şey yok. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir: dar kafalı, paranoyak, marjinal ve (tam da bu yüzden) Amerika’yla dostluğu bitmiş, Avrupa’da ise sevilmeyen bir ülke.”

Babanın dili

Türkiye, ilk tezkerenin reddedilmesi sonrası Çandar’la görüşen Wolfowitz’den de aynı azarı işitmişti.

O zaman da Amerika’nın müttefiki ilan ettiği ülkelere karşı benimsediği dış politika dilinin paternalizmin sıvaşık ve içinden çıkılması güç özellikleriyle iyice bulanıklaşmış bir görüntü sunduğundan söz etmiştim: ‘Wolfowitz’in sözünü efendice taşıyabileceğini düşündüğü Türk temsilcilerine söyledikleri, öncelikle babasına itaat ettiğinde çocuğun kendisinden utanmasına gerek olmadığı ön fikrinden besleniyor. Türkiye’nin demesi ve yapması gerekenleri bir bir sıralarken diplomatik nezaket ve benzeri geciktiricilerle işi olmayan, eve yorgun argın gelip ilk iş çocuğunu tokatlayan baba edasına bürünmesinin başka bir anlamı olabilir mi? Arada bol tutulmuş sahte sevgi sözcüklerinin tınısı sırtımızı ürpertiyorsa, cezamızın ertelenmeyeceğini gayet iyi bildiğimizden.Türkiye’nin ‘dünyanın en kötü diktatörlerinden biriyle anlaşmaya çalışması’nı elbette unutacak değil. Dünyanın en kanlı diktatörlerini besleyip onların milyonları katletmesine önayak olan ABD, küçük müttefiki, buluğa erdikçe sesi çatlayan sivilceli Türkiye’ye elbette böyle bir hak tanımayacak. Türkiye, ancak ABD beslemesi katillerle dost olabilir.’ Wolfowitz, Türkiye’nin o andan itibaren izlemesi gereken yolu, söylenmesi gereken sözü kelime kelimesine, adım adımına belirtiyordu. Türkiye, “Evet, biz bir hata yaptık. Irak’taki olaylara daha duyarlı davranmalıydık. Bilmedik. Ama artık biliyoruz. Nerede ne kadar yardımcı olabiliyorsak o kadar yardımcı olmalıyız Amerikalılara” demeli diyordu. Wolfowitz’in bu sözleri Amerikan dış politikasının son derece melez, aceleye gelmiş bulanık otorite dili konusunda bizi düşünmeye zorluyordu. ‘ABD, dolayısıyla dünya nereye gidiyor’un ipuçları buradaydı. Irak’a canını dişine takıp büyük fedakârlıklar sonucu demokrasi götüren ABD, Türkiye demokrasisi üstüne beklentilerini çoktan açık etmişti. Wolfowitz, Türk ordusuna ciddi sitemlerini sunmuş, ordunun liderlik konumuna sahip çıkamadığını belirtmişti. ABD’nin geçmiş darbelerde gururla desteklediği ordunun Türk siyasetinde liderlik konumundan usulca çekildiğini üzüntüyle saptıyordu: “Türkiye’nin ulusal çıkarları ve ulusal stratejilere bakacak olursanız, özellikle sizin sisteminizde geçerli olan şu. Ordunun söylemesi gereken bir şey vardı: ‘Amerika’yı desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır’ demeliydi. Benim gözlemim şu oldu. Yapması gereken ya da sonuçta fark yaratacak şekilde güçlü ifade edemedi kendini.” Yani işler kızıştığında bir muhtıra olsun veremez miydi? Size ve ordunuza yakışmaz mıydı? Sizin sisteminiz bu değil miydi?

Tezkerenin reddi sonrası hükümeti orduya şikâyet eden Amerikan Otoritesi şimdi de halkı hükümete şikâyet ediyor. Ne yap yap halktaki Amerikan karşıtlığını bastır, diyor.

Pollock da yazısında suç şebekesi liderinin muhasebecisi olarak Bush’un Erdoğan’ı başbakan olarak tanıyan ilk lider olduğunun, onca askeri desteğin, petrol hattı konusundaki yardımın, Ermeni meselesinde verilen desteğin, AB konusundaki lobi faaliyetinin, Öcalan’ın yakalanmasının nankör köle tarafından pek çabuk unutulduğunu belirtmekten geri kalmıyor.

Basının rolü

Bu metni okuyup Türkiye halkını ve hükümetini ciddi bir özeleştiriye çağıran, Pollock’tan dersini alan yazarların sormayı unuttuğu küçük bir ayrıntıyı hatırlatmalı. Pollock, yazısında ABD’nin Irak işgalinin meşruiyetini hiç sorgulamadığı gibi bu konudan söz etmiyor bile. Denetlenemeyen, denetlenebileceği düşünülemeyen zorba bir süper güç karşısında yaşanan kitlesel kaygılara paranoya denmez. Bir işgalin; on binlerce insanın hayatına mal olan bir askeri hareketin hiçbir gerekçesinin karşılığı olmadığı anlaşılmışsa, artık o gücün bütün hamlelerinin arkasında bir bit yeniği aramak da paranoyaklık değildir.

Arundhati Roy’un altını çizdiklerine bir bakalım: “Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bu yeni imparatorluk çağında, ilgili şirket yöneticilerinin dış politika kararlarını etkilemelerine izin vardır. Merkezi Washington’da bulunan Kamusal Alanda Dürüstlük Merkezi (The Center for Public Integrity), Bush yönetiminin Savunma Politikası Kurulu’nda yer alan 30 kişiden en az dokuzunun, 2001 ve 2002’de 76 milyar dolarlık askerî ihale kazanan şirketlerle ilişki içinde olduğunu ortaya çıkardı. Eski Dışişleri Bakanı George Schultz, Irak’ın Kurtarılması Komitesi’nin başkanıydı. Shultz aynı zamanda Bechtel grubunun yönetim kurulunda da yer alıyor. Irak savaşı örneğinde bu iki görevinin bir çıkar çatışması yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, şöyle cevap verdi: ‘Bechtel’in bu işten özel bir çıkarı olacak mı bilmiyorum.

Ama ortada yapılacak iş varsa, bu işi Bechtel gibi firmalar yapabilir.

Ama kimse meseleye çıkar sağlanacak bir şey gözüyle bakmıyor.’ 2003 Nisanı’nda Bechtel Irak’ın yeniden inşası ihalelerinden 680 milyon dolarlık iş aldı.”

Yine Roy’un medya üstüne bir saptamasını oturup iyice bir düşünelim: “Söylemeye gerek yok kuşkusuz, İmparatorluğun açtığı her savaş, bir Haklı Savaş’a dönüşüyor. Bu işte büyük ölçüde şirket medyasının parmağı var. Şirket medyasının sadece neoliberal projeyi desteklemediğini anlamak önemli. Medyanın kendisi neoliberal proje. Bu onların seçtiği bir ahlaki duruş değil; yapısal bir şey.

Medyanın ekonomik işleyiş biçiminin özünde olan bir şey.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: