İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yükselen milliyetçi dalga

Gelecek seçimlerde, hepimiz “siz vatansever değil misiniz yoksa” sorusu ile karşı karşıya kalabiliriz

AYŞE KADIOĞLU

Türkiye siyasetinde uzunca bir süredir AKP’nin tek partileşmesi, solun ölmekte oluşu gibi temalar tartışılıyor. Solu hâlâ CHP üzerinden tartışmakta direnenler, son CHP kurultayındaki düzeysizlikten sonra suskunlaştılar. Son günlerde gündemde beliren kimi tartışmalar, Türkiye’de su yüzüne çıkmaya başlayan ve gelecek seçimlerde tercihlerimizi belirleyecek olan siyasetin eksenini son derece açık bir şekilde gösteriyor.

Bu tartışmalardan biri Irak’ta federasyon ve özellikle Kerkük’ün özel durumu etrafında yapılıyor. Geçtiğimiz hafta, Radikal gazetesinde Neşe Düzel’in düzenlediği “Pazartesi Konuşmaları”nın konuğu Prof. Ümit Özdağ idi (7 Şubat 2005). Özdağ’ın adı uzunca bir zamandır, MHP’nin müstakbel genel başkan adayı olarak geçiyor. Özdağ’ın son derece donanımlı, akademik birikimi olan kişiliğinde, milliyetçiliğin yeni, rasyonel görünmeye çalışan ve kendini daha ziyade “vatanseverlik” olarak tanıtan yüzünü görüyoruz. Özdağ söyleşinin bir kaç yerinde Düzel’e normal insanların vatansever olması gerekir anlamına gelebilecek sözler söylüyor. Bir yerde, Özdağ Düzel’e: “ABD ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsızlığını savunmak anlamında askeri çatışmadan bahsediyorsanız, siz de aynı şeyi yaparsınız… Türkiye’yi işgal etmek isteyen bir Amerikan ordusuna karşı herhalde siz de çarpışırsınız” diyor. Deneyimli gazeteci Düzel ise buna cevap olarak; “Biz burada Türkiye’yi işgal etmiş bir Amerikan ordusuyla değil, Irak’ı işgal etmiş bir Amerikan ordusuyla çatışmaktan söz ediyoruz” diyor ve Özdağ’ı hep, Türkiye’nin Irak’a yapabileceği söz konusu edilen askeri müdahaleyi hangi hukuki zemine oturtabileceğini konuşmaya çekmeye uğraşıyor. Özdağ, Türkiye’nin Irak’a olası bir müdahalesinde, “bugünkü ABD yönetimi hangi hukuki zemine dayanıyorsa biz de ona dayanırız” diyor.

Söyleşinin en can alıcı konuşması şöyle oluyor: Konuk Özdağ, söyleşiyi yapan Düzel’e soruyor: “Neşe hanım siz bağımsız bir Kürdistan mı istiyorsunuz?” Düzel ise şöyle diyor: “Ben bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasından, Türkiye açısından Türk vatandaşı olarak endişe duymuyorum ama siz duyuyorsunuz.” Bu diyalog son derece önemli çünkü Türkiye’nin belirmekte olan siyasetinin eksenini gösteriyor.

Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin önündeki en önemli tartışma Irak’ta federasyon tartışması olacak gibi görünüyor. Gerek Türk gerekse de Kürt milliyetçiliğinin gölgesinden kurtulmuş bir federasyon tartışmasını yapabilmek önemli. Dış basın ve Washington kaynaklı bazı yarı akademik siyaset dergileri izlendiğinde, ABD hükümetinin askeri güçlerini artık Irak’tan geri çekmek istediği görülüyor. Bunu yapabilmenin tek yolu olarak da Irak’ta federal bir hükümet yapısı öngörülüyor. Ancak bu yapı öngörülürken, Türkiye’nin tepkisinin önemine de her fırsatta dikkat çekiliyor.

Aslında Irak’ta Saddam sonrası dönemde en kritik konunun federasyon ve Türklerin tepkisi etrafında gelişeceği, ABD’nin Irak’a müdahalesinden çok daha önce biliniyordu. Müdahale öncesinde kaleme alınmış bir yazıda, Peter W. Galbraith, Kerkük’ten Ortadoğu’nun “yeni Kudüs”ü ifadesiyle söz ediyor ve eğer Irak’taki ABD planları bir duvara çarpacak ise bu duvar Kerkük’te karşılarına çıkacak diyordu (Boston Globe Magazine, 15 Aralık 2002). ABD hükümeti, bölgedeki en önemli yandaşı olan NATO üyesi bir ülke ile Irak’taki en yakın dostları arasında tercihe zorlanıyor. Bunun sonucunda da, detayları iyi konuşulmuş, iyi planlanmış, Türklerin ve Kürtlerin beklentilerini hesaba katan bir federasyon giderek tartışmaların odak noktası oluyor. Örneğin, Washington Quarterly’nin Bahar 2004 sayısında yayımlanan bir makale, “nasıl bir federasyon?” sorusunu soruyor ve çeşitli önerilerde bulunuyor. Buna göre sağlık, işsizlik, ticaret, dil ve eğitim konuları, bölgesel güçlerin inisiyatifinde olmalı; savunma, dış ilişkiler, para birimi, vatandaşlık, alt yapı ve ordu ise federal hükümetin iktidar alanı içinde yer almalı. ABD’li dış politika uzmanları, Kürtlerin bağımsızlık taleplerine itibar edilmeyeceği konusunda Türkleri ikna etmek gerektiğini düşünüyorlar. Bu yüzden, iyi tasarlanmış bir federasyonu gerçekçi bir çözüm olarak görüyorlar.

Siyasetin ekseni

Türkiye’de siyasetin eksenini su yüzüne çıkaran bir başka tartışma da, geçtiğimiz hafta, Orhan Pamuk’un bir İsviçre gazetesinin ekinde yayımlanan sözleri etrafında gelişti. Orhan Pamuk Türkiye’de 1 milyon Ermeni’nin ve 30 bin Kürt’ün öldürüldüğü iddiası ile ve “bunu kimse söylemiyor, o zaman ben söylerim” tavrı ile milliyetçilerin ama belki de daha önemlisi kendilerini onlardan oldukça keyfi kriterler ile “vatansever” olarak ayıranların tepkisini çekti. Öyle ki, evrensel başarı kriterlerini yakalamış, hakkında dış basında sayısız yazı çıkmış bir romancı “kara yazar”, ya da “aydınca” değil “düşmanca” bir tavır içinde olan yazar olarak nitelendirildi (Fatih Altaylı, Hürriyet, 11 Şubat 2005). Konu oldukça karmaşık… Ben burada sadece siyasetin eksenini göstermeye yarayan sembolik önemine değinmekle yetineceğim.

Görülüyor ki, Türkiye’de bundan böyle siyasetin ekseni, taviz vermeyen bir milliyetçilikle, dünya ile entegre olmayı güvenlik konularından daha önde tutan bir anlayış arasında gerçekleşecek. Bir tarafta rasyonellik görüntüsü içinde korku öne çıkarken, öte yanda daha az kutsal bir millet anlayışı ve temel insan hakları önerilecek. Ancak unutmayalım, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli eğitim kurumlarında temel eğitim almış herkes, mesleği ne olursa olsun, okumayı ve yazmayı, kutsal bir vatandaşlık anlayışının alfabesiyle öğrenmiştir. Milliyetçilik potansiyeli oldukça derindir. AKP bunun farkında bir parti olarak, edimlerinde ne denli dünyaya açık bir politika izlese de, söylem düzeyinde kutsal bir millet anlayışından taviz vermez görünmeyi yeğliyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında milliyetçilik temel bir refleks. Siyasetin temel ekseni milliyetçiler ile AB’ciler arasında şekilleniyor. Bu eksen sol ve sağ arasındaki dikey bölünmeyi enine kesiyor. Özellikle, Irak’ta federasyon konusu, Kerkük’ün özel durumu, AB ile ilişkiler, Ermeni meselesi temelinde ortaya çıkabilecek bir “tarihçiler tartışması” ve Kıbrıs konusu bu eksenin belirginleşmesinde etkili olacak.

Etnik milliyetçilikten farklı olma retoriğini sıkça kullanan ve her normal vatandaşın itibar etmesi beklenilen bir vatanseverlik tanımı, yeni milliyetçilik dalgasına damgasını vuracak gibi görünüyor. Gelecek seçimlerde, milliyetçi reflekslerin daha da ortaya çıkması ve hepimizi “siz vatansever değil misiniz yoksa” sorusu ile karşı karşıya bırakması kuvvetle muhtemel. Takım tutmayı insan olmanın temeline yerleştiren erkeksi zihniyet yine karşımızda.

Yıldırım Türker’in her zaman hassas bir pusulaya benzeyen kalemi, geçen hafta “önce vatan” ilkesini sistemimizden atıp atamayacağımızın önemini hatırlatıyordu (Radikal İki, 13 Şubat 2005). Vatanı övmek ile vatanı yermek arasında sıkışmaktan kurtulmak ve ulus-devletin ufuksuzluğuna hapsolmayı aşmak hiç de kolay değil. Dünyada bir yanda ulusal vatandaşların güvenliği, öte yanda ulus ötesi bir insan hakları söylemi arasında gerilim var. Türkiye’de bunun izdüşümleri belirmeye başlıyor. Yeni milliyetçilik dalgası geliyor, hazırlanın.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: