İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yalanın imgesi, imgenin yalanı

Kıçıkırık, iki paralık Amerikan televizyon dizilerini ciddiye alıp vahşilerin vahşisi, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın karşısına geçip Hollywood’u şikayet eden bir dışişleri bakanı dünya siyasi arenasında ne kadar ciddiye alınır?

YILDIRIM TÜRKER

“Vatan tüm kötü alışkanlıklarına anasıdır: illetten tedavi olmanın en hızlı ve etkin yolu onu satmak, ihanet etmektir: nasıl mı satmak? ister pahalı ister bedavaya: kime mi? en yüksek peyi kim sürerse ona: ya da, verip kurtulmak ağulu armağanı, onu hiç bilmeyene, bilmek de istemeyene: ister zengine ister yoksula, umursamazın tekine ya da bir aşığa: salt ihanet zevki yeter: bizi belirleyen, bizi tanımlayan, istemeden bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren: üstümüze bir yafta yapıştıran, bize bir maske yakıştıran ne varsa ondan sıyrılma zevki uğruna…haraç mezat satmak her şeyi: tarih, inanışlar, dil: çocukluk, manzaralar, aile: fırlatıp atmak kimliğini, sıfırdan başlamak: Sisyphos olmak, aynı zamanda, kendi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu” derken yeryüzünün sürgünlerinden İspanyol yazar Juan Goytisolo, afili bir lanetlilik imgesi peşinde değildi. Soluk soluğa tanıklık ettiği dünyanın gidişatı karşısında ulusallığı, kimlik arayışını, kabına sığamayan insanı tartmaya çalışıyordu. Yoksa yapıtları Avrupa Edebiyat Ödülü Jürisince “ülkesine duyduğu yürek paralayıcı sevginin ürünü” olarak nitelendirilmişti.

Dağa koskoca VATAN yazmış, elinde fırçası, “Önce miydi Sonra mı?” diye derin derin düşünen asker karikatürünü hatırlıyorum. Vatan diyegeldiğimizin arada unuttuğumuz, unutanlara tırnak gösterdiğimiz bir ezberden başka bir şey olmadığını, insanı ağrılı bir ‘temsil etme’ sorununa kilitlediğini söyleyerek başlayabiliriz.

Yine, bir kez daha, yeryüzünde dolaşımda olan Türk imgesinin yaralayıcılığına öfkelenip isyan etmemiz bekleniyor. Her Türk vatandaşı doğduğu andan itibaren kendisini yanlış tanıyıp yanlış anlatmaya meyyal bir dünyanın karşısında sınav heyecanıyla tir tir titremeye davet edilmiştir. Şalvar, cüppe, fes, sakal-bıyık, kara çarşaf ve benzeri görsel öğelerle karikatürleştirilmenin acısı Cumhuriyet ateşiyle yanan bağırlarımıza çökmüş, dünyanın cehaleti karşısında diyecek söz bulamamışızdır. Öte yandan törelerin ve dininin baskısı altında iyice vahşileşmiş, işkenceci ceberut devlet otoritesinin kılıcı altında kanayan karanlık bir nüfus olarak tanımlanmak da cabası.

Her birimiz bu milleti ve yüce vatanı temsil etmeyle yükümlü birer vatandaş olarak ne kadar ağarsak, uygarlık yolunda ne kadar adım atsak kâr etmiyor. Şimdi de birkaç kıçıkırık Amerikan dizisinde Türklerin boyun vuran, baş kesen, kadınları cezalandıran uyuşturucu satıcıları olarak yansıtılması karşısında isyana kapılmamız gerekiyor besbelli. Vahşilerin vahşisi, katliam teorisyeni Condoleezza Rice’ın karşısına geçip Hollywood’u şikayet eden bir dışişleri bakanının dünya siyasi arenasında ne kadar ciddiye alınacağını bir kenara bırakalım. Hollywood’un tarihi boyunca nasıl sert bir devlet terbiyesiyle bugünlere gelmiş olduğuna bakmadan Rice’ın şıpınişi bir demokrasi dersine hamle edip “Biz Hollywood’a söz geçiremeyiz” yalanını da yiyip yuttuk diyelim. Bütün bu Türklerin temsili sorununu ciddiye almak zorunda mıyız? Diyarbakır’a sürülerek ‘gözden ırak’ asıl mesleğini yürütmesine göz yumulmuş başkomiserler kilolarca uyuşturucuyla Avrupa polisine yakalanmıyor mu? ‘İşkenceye sıfır tolerans’ gibi şık bir Türkçe’yle yola çıkıp işkencecilerin neredeyse hiçbirini cezalandıramayan hukuk sistemimiz hakkında ne düşünüyorsunuz? Devletin bizzat ısmarlayıp denetleyerek dolaşıma sokmuş olduğu okul kitaplarında ‘kahpe Yunan, yılan Ermeni’ diliyle küçücük çocuklara kutsal düşmanlığı öğretirken kendi imgesine bu denli hassas olmanın karşılığı nedir? Türkler ve Türkiye’nin dünyadaki imgesini olumluya dönüştürmek sadece turistik bir kampanya meselesi ise, parayı bastırıp Hollywood’a yeni projeler ısmarlandığında bütün sorun çözülecek demektir.

………………

Ama mesele bu değil. Mühendisinden öğrencisine, siyasetçisinden edebiyatçısına, her Türk vatandaşı, kişisel serüvenini Türkiyeli olmanın çarpıntılı varoluşundan çıkarmaya çalışıyor. Herkes, Türkiye’yi temsil etme azmi içinde dünyaya açılma gayreti içinde. Türkiye, sonsuz sayıda yoruma açık kriptik bir kutsal metinmiş gibi sürekli anlatılan, bütünlenmeye çalışılan, her fırsatta sınırları çizilen bir kavram. Dünyanın yegâne yabancısı olduğuna inanan milyonlarca Türkiyeli, birbirleriyle itişe kakışa dünya metropollerinde Türk’ün aslı olarak asıl Türkiye’yi anlatmak için üstüne çıkacak kürsü arıyor. En derinlerimize sinmiş cemaat duygusuyla ele güne karşı Türkiye’den yakınmanın nasıl vatan hainliği sayıldığından dem vurmak değil niyetim. Türkiyeli olmanın insanlara şöyle ya da böyle; dertli ya da gururlu, acılı ya da eğlenceli, kârlı ya da zararlı HAZIR bir kimlik sunuyor olması. Dünyaya karşı yapayalnız Türk imgesinin hemen her Türkiyelinin saklısında kendini yenileyip durduğunu anlatmak istiyorum.

“Kar” romanının Almanca’ya tercüme edilişi vesilesiyle İsviçre’de bir yayına söyleşi veren Orhan Pamuk’un söylediklerine bir bakalım. Pamuk da söyleşisinde bir edebiyatçıya yakışır bir yalnız adam imgesi çiziyor. “Uzun süre roman nedir bilmemiş bir ülkede”, “….yalnızca Türk olmaktan gurur duyan yazarlar”a karşı bir başına gerçekleri söyleyen büyük edebiyatçı. “Ve neredeyse hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum. Bu yüzden benden nefret ediyorlar.”

Ama şahsen en sarsıldığım cevabı, “Kars’ta ‘Kar’ isimli kitabınızdan parçalar okur muydunuz?” sorusuna verdiği: “Evet, 30 yıl içinde, ülkem geçmişiyle barıştığında ve benim şakalarımı kaldırabildiğinde, ekonomik durum bu kadar kötü olmadığında. Bugün için kesinlikle oraya gitmem, bu çok tehlikeli olurdu.” Burada çizilen Kars resmi, en az müreffeh, işkencesiz, yolsuzlukları tamamen halletmiş Türkiye resmi kadar inandırıcılıktan uzak. Ama Pamuk’u da bizden biri olarak okuduğumuzda içine doğmuş olduğu, tutkunu olduğu dile bir Nobel armağan edebilme yolunda kendisine gözünü budaktan sakınmayan yegâne sürgün aydın tanımını uygun bulduğunu görmek mümkün. Yegâne, çünkü dünyanın kütüğünde, bu pek ilgisini çekmeyen ülkeden edebiyat tarihine katacağı bir tek isme yer var.

Pamuk da Türkiyeli olma durumundan yola çıkarak ilmek ilmek dokuyor kimliğini.

Goytisolo’ya dönüyorum. “İstemeden bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren”, “bize bir maske yakıştıran”, “bizi belirleyen, bizi tanımlayan”, titrek yalanlardan titrek yalanlara savurarak bizi gerçeğin zenginliğinden uzak tutan o vatanı, o kimliği fırlatıp atmalı gerçekten.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: