İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni yalanını Meclis çürütecek

06.02.2005

PAZAR SOHBETİ

TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı Yakış, soykırımı iddialarının, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’yı yıpratmak isteyen İngilizlerce propaganda amaçlı yazılan ‘Mavi kitap’ yalanıyla ortaya çıktığını söyledi

Bu yalan propagandanın AB sürecinde sıkça karşımıza çıkacağını belirten Yakış, “Almanlar’a da aynı iftirayı atmışlardı, onlar yalan olduğunu ıspatladı. Osmanlı’nın o zaman yapmadığını şimdi biz yapacağız” dedi

TÜRKİYE’NİN Avrupa Birliği’ne (AB) üyeliği yolunda uyum yasalarını birbiri ardına çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi, özellikle Kıbrıs ve Ermeni sorunuyla ilgili gelişmeleri de yakından izliyor. Meclis AB Uyum Komisyonu, sık sık gündeme taşınan sözde Ermeni soykırımı iddialarını çürütmek için harekete geçmeye hazırlanıyor.

Pazar Sohbeti için konuk olduğumuz Meclis AB Uyum Komisyonu Başkanı Yaşar Yakış, yaptıkları çalışmaları anlatırken, Türkiye’nin sözde soykırım iddialarını çürütmekte biraz geç kaldığını savundu. Yakış, “Asıl, sıkıntı yaratan ve tuzları kuru olduğu için Türkiye’yi gereksiz yere eleştiren Diaspora Ermenileri’nin sesini kısmak lazım. Bunun için Ermenistan’da yaşayan Ermeniler ile diyalog kurmamız gerekiyor” dedi.

AB’yle müzakereler sırasında Rumlar’ın veto hakkını kullanması ihtimalini de değerlendiren Yakış, “Cebinde tabanca taşımak bazen hayat kurtarır, bazen de bela olur. Eğer, bu veto hakkı doğru yerde kullanılmaz ise geri teper. Veto hakkını Rum Kesimi kullanırsa ne olur? Türkiye, AB olmaksızın da yaşayabilir” diye konuştu.

Yakış, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos’un tehdidini ‘hafif kuru sıkı’ olarak nitelerken, “Yapıldığı zaman nasıl etkileri olacağını hep beraber göreceğiz” ifadesini kullandı.

ERMENİLER’N SESİNİ KISMAK LAZIM

Sayın Yakış, AB trafiğinin oldukça yoğun yaşandığı bir dönemdeyiz. Bu yolda karşımıza çıkacak en önemli sorunlar neler?

Sözde Ermeni soykırımı meselesi, sağda solda bizim önümüze çıkarılacaktır. Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili belgelerin kaynağı Birinci Dünya Savaşı’na dayanıyor. Türkiye, İngiltere ile savaşa girdiği zaman İngiliz İstihbarat Teşkilatı tarafından Arnold Toynbee’e propaganda amaçlı olarak bir kitap yazması siparişi verilmişti. O sırada en kolay işleyebileceği konu olarak Türkler’in Ermeniler’i soykırıma maruz bırakmakta olduğuna dair tamamen propaganda amaçlı, aslı olmayan bir kitap (Mavi kitap) yazıldı. Almanlar için de böyle bir kitap hazırlanmıştı. Almanlar o kitabın propaganda amaçlı olduğunu kanıtladı. Alman Parlamentosu, İngiliz Parlamentosu’na mektup göndererek bundan dolayı Almanlar’ı haksız yere kötüledikleri için özür dilemelerini sağladı. Türkiye, o dönemde böyle bir şeye tevessül etmedi. Belki, gecikmiş olarak onu şimdi bizim yapmamız gerekiyor.

Bu konuda neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Türkiye’de Ermeni cemaatinin temsilcileri var. Örneğin, Etyen Mahcupyan’ın ismi gündeme geldi. Ermenistan’daki Ermeniler ile görüşerek, Diaspora Ermenileri’nin; asıl sıkıntı yaratan ve tuzları kuru olduğu için Türkiye’yi gereksiz yere eleştiren o kesimin sesini kısmak lazım. Çünkü, bizim Ermenistan’daki Ermeniler ile o kadar büyük bir sorunumuz olmayacağını tahmin ediyorum. Türkiye ile işbirliğine ihtiyacı olan onlar; yoksa California, New York’ta yaşayan Ermeniler değil. Bunun için Ermenistan’da yaşayan Ermeniler ile diyalog kurmamız gerekiyor.

SİYASİ İSTEKSİZLİKLER VAR

Bunun dışında karşılacağımız güçlükler neler?

Tarım alanında büyük güçlüklerimiz olabilecektir. Türkiye’de müzakerecinin kim olacağı sık sık söylenir. O müzakereci kim olacaksa onun en zor işi Brüksel’de yürüteceği müzakereler değil, Türkiye’de çeşitli kurumlarla yapacağı müzakereler olacak.

3 Ekim 2005’te müzakerelerin değil tarama sürecinin başlayacağı yönünde yapılan yorumlara ne diyorsunuz?
Tekerlek dönmeye başladı; 3 Ekim’de müzakereler başlayacak. O kararın aksine dair bir yetkili tarafından birşey söylenmedi. Müzakereler tarama süreci ile başlayacak. Bundan sonra ne aranacak? Aranacak şey şu; Mevzuatımızın tamamının AB mevzuatına uygun hale gelmesi, AB mevzuatında olan her şeyin Türkiye’ye kazandırılmış olması. Bu kez, belli asgari koşullar yerine gelmiş diye değil, onun ötesinde tamamına bakılacak. Ancak, Türkiye için siyasi isteksizlikler, geciktirmeye yönelik çabalar var. Onları da fazla büyütmemek lazım.

Tarama ve müzakere süreci nasıl işleyecek?

Taramanın bir yıl kadar sürebileceği söyleniyor. Dolayısıyla asıl müzakereler o bir yıldan sonra başlayacak. Müzakere, 3 Ekim’de masanın bir tarafına AB, bir tarafına Türkiye oturacak anlamına gelmiyor. Müzakere, bir merasimle başlayacak. Hükümetlerarası Konferans yapılacak. Hükümetlerarası Konferans, bütün hükümetlerin temsil edildiği ve veto hakları olan bir toplantıdır. Orada Kıbrıs Rum Kesimi, Türkiye ile müzakerelerin başlamasına ‘evet’ diyecek mi, demeyecek mi? Böyle bir törenle açılacak. Daha sonra tarama süreci başlayacak. Ardından farklar ortaya çıkarılacak. Dördüncüsü de o farkların nasıl giderileceği yönündeki müzakere olacak. Asıl önemli olan bu sonuncu aşamadır.

Tarama sürecinde neler olacak?

Tarama süreci müzakere değil. Tarama süreci bir tarafa AB mevzuatını, öbür tarafa Türk mevzuatını koyup “AB müktesabatında yer alan şu husus, Türkiye’de herhangi bir yasa ile düzenlenmiş midir; düzenlenmiş ise buradaki normlara göre düzenlenmiş midir” diye bakmaktır. Bunlar ortaya çıktıktan sonra karşılıklı olarak müzakere çerçevesi oluşturulur. Asıl müzakere orada olacak.

Türkiye’nin tanıtımı açısından neler yapılabilir?

Parlamentomuza düşen işler var. Fransa, “Referanduma sunacağım” diyor. Siz, devleti ikna etseniz bile milleti ikna etmeniz lazım. Millete ulaşmanın yolu sivil toplum kuruluşları ve parlamenterlerdir. Burada milletvekillerine büyük iş düşüyor. Oradaki parlamenterlerle dost olmak, arkadaş olmak lazım. Akşam yemeğine beraber çıkmak, Türkiye’ye davet etmek, Antalya’da beraber tatil geçirmek lazım. Avrupa Parlamentosu’nda da Türkiye ile ilgili karar alınacağı zaman telefon açıp ‘Hans ya da Jack, geçen hafta akşam yemeğinde konuştuğumuz konu gündeme geliyor. Yarın söz al, sana anlattığım şeyleri dile getir’ diyebilecek duruma gelmemiz lazım. Yabancı dil çok önemli. AB’ye girdikten sonra yabancı dil bilmeyen insan, okuma yazma bilmeyen insanla eşit hale gelecek.

LAĞIM SUYU İÇİRDİLER

Müzakerelerin çok çetin geçeceği söyleniyor, ne diyorsunUZ?

Bu sorunuza başka ülkelerin başmüzakerecileri ile yaptığım konuşmalarla cevap vereyim. Bulgar başmüzakereci ‘Bize kan kusturdular’, İspanyol başmüzakereci ‘Bize adeta lağım suyu içirdiler’, Yunan başmüzakereci ‘Köpek muamelesi yaptılar’ , İsveçli, ‘Bizim canımıza okudular’ dedi. Şimdi AB, İsveçli’nin canına okumuş, Yunan’a köpek muamelesi yapmış, İspanyollar’a lağım suyu içirmiş ise çok daha farklı bir kültürden gelen, onlar için daha büyük bir muamma olan Türkiye için daha da dikkatli olacaklarını düşünmek doğaldır. İkincisi, müzakereler esas itibariyle komisyon tarafından yürütülüyor ama komisyon çok kocalı. Eskiden 15 kocalıydı şimdi 25 kocalı hale geldi.

Bu şartlar altında başmüzakereci ve heyet başkanının sinirlerinin çok sağlam olması gerekiyor. Bu konuda zorluk yaşanmayacak mı?

Türkiye’de sinirleri çok sağlam insanlar var. Müzakereciliğin mizaç ve deneyim ile ilgili boyutu var. Türkiye’de her iki meziyeti de bünyesinde olan birçok insan bulunuyor.

Başmüzakereci siyasi mi, bürokrat mı olmalı?

Diğer ülkelerdeki yetkililer ile görüştüğümde ‘Hükümetler sık sık değişiyorsa böyle bir ortamda siyasi kimliği olan insanın müzakereci olması iyi değildir’ dediler. Ancak ‘hükümetler istikrarlı ise siyasi kimliği olan insanın şu avantajı olur; Birincisi, siyasi liderlerin zihnini okuyabilir. İkincisi, onlara ulaşması daha kolaydır’ diye değerlendirme yaptılar.

KIBRIS SORUNUNU AB YARATTI

“Türkiye AB’siz de yaşar” diyen Yakış, “Sorun çözülmeden Rumlar’ı birliğe alan AB’dir. Türkiye AB’ye giremezse, Ada bölünmüş olarak kalır. Veto silahı Rumlar’a geri teper” diye konuştu

KIBRIS’IN ÇÖZÜMÜ ANNAN PLANI

Kıbrıs konusu sürekli AB tartışmalarında gündeme taşınıyor. Bu sıkıntı 3 Ekim’e kadar aşılabilecek mi?

Bu sorunun çözülmesi lazım. Bunun için de en sağlam zemin Annan Planı’dır. Peki Rumlar, ‘Referanduma gittik, halkımız bu planı kabul etmiyor. Onun için değiştirmemiz lazım’ derlerse, ‘Peki, o zaman değiştirelim. Ne vereceksin karşılığında? Oturalım, konuşalım.’ Böyle davranmanın bir riski de var. O risk şu; Rum Kesimi ‘Ben şunları da istiyorum’ dedi ve karşılığında da ‘Bunları veriyoruz’ dedi. Yeni bir denge oluştu. Tekrar referanduma gittiğimizi düşünelim. O değişiklik haliyle sadece Rum Kesimi’nde referanduma sunulursa, Türk tarafının onayladığı belge o olmadığı için Türk tarafını bağlamayacaktır. İki tarafta da referanduma gidilse şöyle bir senaryo düşünelim; Bu kez Rumlar ‘evet’ der, Türkler ‘hayır’ derse ne olacak? Onun için bu riskli bir davranıştır. Doğrusu, Annan Planı’nın Rumlar tarafından reddedilen şeklinin bir kez daha Rumlar tarafından referanduma sunulup kabul ettirilmesini sağlamaktır.

Kabul etmezlerse ne olur?

Kabul etmezlerse veto yetkisini kullanır ya da kabul etmezler ama Türkiye ile katılım müzakerelerini de engellemezler. O zaman hiçbir şey olmaz. Olacak şey, AB, o dönem içinde Kıbrıs sorununa çözüm bulununcaya kadar kendi toprakları gibi görülen Kuzey Kıbrıs’ta AB müktesabatını uygulayamaz hale gelir. Buna sebebiyet veren kim? Buna sebebiyet veren bu sorun çözümlenmeden Ada’yı AB’ye alan AB yetkilileridir. Sorunu kendileri yaratmışlardır. Dolayısıyla da çözümü de kendilerinin bulmaları gerekir.

Peki, biz müzakereler öncesi Rum tarafını tanımış olacak mıyız?

Hayır, hayır…Biz, bir kere bu protokolü imzaladığımız zaman “Bir mutabakata varacağız, ondan sonra imzalayacağız” diyoruz. İkinci bir şey daha söylüyoruz; “Bu protokolu imzalamamız Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanıma anlamına gelmez’ diyoruz. Bunun için Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin ‘Şunu imzalasın da, bunu biz de şu şekilde takdim ederiz’ diye hayale kapılmasının bir anlamı yok.

Veto hakkını kullanırlarsa ne olur?

Bunu söyleyebilir mi? Cebinde tabanca taşımak bazen hayat kurtarır, bazen de bela olur. Veto hakkı da böyledir. Eğer, bu veto hakkı doğru yerde kullanılmaz ise geri teper. Veto hakkını Rum Kesimi kullanır ise ne olur? Türkiye, olduğu yerde batacak değil. Türkiye, AB olmaksızın da yaşayabilir ama Ada ilelebet bölünmüş olarak kalır. Bundan Rum Kesimi de zarar görür, AB de zarar görür. Papadopulos, tehdit ediyormuş. Biz, o tehditleri hafif kuru sıkı tehdit olarak değerlendiriyoruz. Yapıldığı zaman nasıl etkileri olacağını hep beraber göreceğiz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: