İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ABD, terör, Türkler

Kent: Chicago. Mekân: Luigi İtalyan Lokantası. Tarih: 8 Ocak 2005. Kişiler: İki Amerikalı enişte ve altı Türkiyeli. Bakın başlarına neler geliyor

ÖZLEM EZER

Soğuk bir cumartesi gecesini sıcak bir İtalyan lokantasında geçirmek üzere toplanmıştık. Sekiz kişilik grup yemeğini organize eden çift hâlâ ortalarda yoktu. O yüzden kocaman yapay gülümsemesiyle tepemizde biten genç garson kıza, biraz daha beklemesini rica ettik. Beş-on dakikalık hal hatır sorma faslından sonra cep telefonum çaldı. Meltem ve Burak’ın gecikme nedeninin trafik kazası olduğu anlaşıldı. Lokantanın 100 metre kadar uzağındaydılar. Bizimkilerin arabasına bir şey olmamıştı ama kırmızı ışıkta fren yerine gaza basan arkalarındaki şoförün arabasının kaportası dağılmıştı. Suç karşı tarafta olduğundan Meltem’in sesi sakin sayılırdı, rapor tutuluyor, sigorta detayları yazılıyordu: “15 dakika sonra oradayız, bizi merak etmeyin, yemeklerinizi ısmarlayın” dedi. Biz de trafik kazalarına dair yorumlara ve olmazsa olmaz Türkiye-Amerika karşılaştırmalarına başladık: Allah için adamların karayolları süperdi, arabalar bol ve her keseye uygundu, park sorunu yoktu ve otomatik vites sayesinde ‘hayatta kullanamam’ diyenler bile buraya gelip şoförlük yapabiliyorlardı. Amerika’nın nimetlerine dair bir noktanın daha altını çizmiştik!

Şüpheli statü

En acıkmış olanlar bile incelik yapıp 15 dakikadan bir şey çıkmaz, bekleyelim dedikleri halde yarım saat sonrasında meraklanmaya başladık. Derken benim telefonum yine çaldı. Arayan Meltem’di. Bu sefer panik halde, kesik kesik konuşuyordu: “Tam dönüş yoluna geçmiştik ki işlemleri yapan polis arabası selektör yaparak yolumuzu kesti aniden. Burak’ı ‘ehliyetinin statüsü şüpheli, merkeze gelmen gerekiyor’ diyerek arabadan çıkarıp kelepçeleri taktılar ve şu an o, polis arabasının arka koltuğunda, ben de bizim arabayla onları takip ediyorum” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim, neden ama diye sordum. “Hiç anlamadık, ehliyetinde sorun filan yok, tüm belgelerimiz tamamdı, işin tuhafı arabaya arkadan bindiren kızı ve arkadaşlarını çoktan bıraktılar” dedi. Anlaşılan Amerikan polisi pek konuşkan bir gününde değildi.

“Neyse canım, paniğe gerek yok, birimiz gelsin olmazsa, seni orada yalnız bırakmayalım” dedim. Önce yok gerekmez dedi ama sesi kötü geliyordu. Aramızda kimse daha önce bu tür şeylerle uğraşmamış, herkes tedirgin oldu. Malum polis, karakol vs. özellikle de 11 Eylül sonrası hoş çağrışımlar uyandırmıyor kimsede. Aramızda iki de Amerikalı vardı, üstelik Türkiye’de yaşamış, Türkçe bilen, Türklerle evlenmiş, namı diğer “Amerikalı enişteler”. Amerika’nın en ileri atomaltı araştırma kurumu Fermilab’de 10 yıldır fizik mühendisliği yapan Serkan “Bari bir Amerikalı gitsin” diyor yarı ezik yarı öfkeli. Diğerleri şakaya vuruyorlar işi “Yahu bunda bile ‘Amerikan yardımı’ alıyoruz, laf boşa çıkmamış dilimizde” diyerek.

Biri gönülsüz, karısının kaş-göz işaretlerine rağmen anlamazlığa geliyor teklifi. Diğeri ben giderim diyor, ben de peşine takılıyorum. Bir Türk ve bir Amerikalı kelepçelenmiş masum Türk’ü “kurtarmaya” gidiyoruz kötü polislerin elinden, tıpkı filmlerdeki gibi!

Polis merkezi geniş, temiz ve bol ışıklı soğuk bir bina. Meltem bir kanepeye oturmuş, cep telefonu ile oynuyor, yüzünden düşen bin parça. “Nutkumuz tutuldu, ne olduğunu anlamadık, kelepçeyi taktılar; öylece bakakaldım, sonra arabaya soktular, tıpkı filmlerdeki gibi” diyor. (İkimiz de film kısmına takılmışız!) Danışmadaki polisin ağzından dirhemle laf alıyoruz, tabii biz değil Amerikalı arkadaş: “İşlemleri bitince çıkacak, bekleyin!” Hadi ya…

40 dakika daha bekliyoruz ve sonunda Burak gülerek çıkıyor. Karısına sarılıp “Merak etme canım bir şey yapmadılar, bir yanlışlık olmuş, sorular sordular, formlar doldurttular, sonra da özür dilediler; çok acıktım, hadi yemek yiyelim” diyerek bizi rahatlatıyor. Merakla ne olduğunu soruyor herkes dönüşte. Burak da ballandırarak anlatıyor: Parmak izi alınmış, ön ve profilden fotoğrafları çekilmiş, sayfalarca kişisel bilgisi depolanmış sorgulama odasında (sanki ülkeye girişte bunların hiçbiri yapılmamış gibi!) Hâlâ ülke genelinde düzgün bir bilgi ağı yok mu sorusu akla geliyor, o kadar teknoloji ve milyonlarca dolarlık güvenlik harcamalarına rağmen. Beraberimizdeki Amerikalı Eric ateşli bir demokrat, akademisyen ve insan hakları savunucusu. Suçlu kendisiymiş gibi özür diliyor ve bu etnik kimliğe dayalı fişlemenin altında yatan (11 Eylül sonrası) Homeland Security (İç Güvenlik/Yurt Güvenlik Bakanlığı) uygulamalarını madde madde anlatıyor sofradakilere. Yazık ki kimse farkında değil haklarının ya da nerede, nasıl itiraz etmesi gerektiğinin. Kolaya kaçıp şakaya vuruyoruz işi yine: Birisi valla “Burak ben artık seni tanımıyorum, kesin CIA peşinde, attığın adımı takip ederler” diyor. Ben en son hangi kitapları aldığını soruyorum kütüphaneden. Belki de çip yerleştirdiler deri altına, adam farkında bile değil, yorumundan sonra kahkalar kopuyor. İşin tuhafı Burak’a tek bir belge verilmemiş olması, tüm bu işlemlere dair. Yani gidip şikayet bile edemez istese. Üstelik ortada dayak yok, işkence yok, taciz yok, kim uğraşacak değil mi? Eric! Aramızda en ciddi ve kızgın olanımız hâlâ o: “Ben bunu bir rapor edeyim üniversitenin Amerikan Sivil Hakları birimine” diyor. Acaba biz niye topluca bu kadar örtbas etmekten yanayız işi diye soruyorum kendime: Gurur? Adamsendecilik?

Dinin ne?

Sorgulamada Burak’a hangi dinden olduğu da sorulmuş. Trafikle ne ilgisi var çözemedik. Hikâyenin özeti: Etnik kimliğe dayalı fişleme (racial profiling). Yani Burak’ın “Ortadoğulu” fiziğine, aksanlı İngilizcesine dayalı keyfi bir sorgulama. 11 Eylül öncesinde ABD’de ırkçılıkla eşdeğerdi bu uygulama. Oysa Burak’ı potansiyel terörist olarak gören polisin mantığı artık günde yüzlerce insana bunu uyguluyor olmalı. Ama bunu açıkça da söyleyemediklerinden, ehliyetine dair bir şey uydurmuşlar. Sonra da özür dileriz, yanlışlık oldu deyip yollamışlar. Onun kelepçelendiği andaki şaşkınlığından, temel haklarını bilmemesinden ve avukatının olmamasından yararlanmışlar.

Öfkelenmek için dayak ya da işkence mi lazımdı sizce? Öfkelenmediniz mi şimdi bunları okuyup? Yoksa siz de -ismi lazım değil- birisi gibi “Aman bu da bir şey mi, bizde hergün neler oluyor, amma abarttın!” mı dediniz? O kişi sonra şöyle devam etti: “Bak en azından adamlar yüzleşmesini, özür dilemesini biliyorlar. Biz kendi polisimizle, işkence raporlarıyla yüzleşemedik yıllardır. Irak’ta olanları, dünya aleme ilan ettiler, mahkeme kurdular, kınadılar, biz ne yaptık?” Hiç bu yanını düşünmemişim bak ben. Kraldan çok kralcı geçinmek dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Olan yine bana oldu bu yorum üzerine, dudağımda uçuk çıktı! Gecikmeli bir akşam yemeği yedim. Gerçi zaten ağzımın tadı kaçmıştı. Ama önümüzdeki bir-iki gün yemek yapma derdinden kurtuldum. Devasa porsiyonları bitirmek imkânsız olduğundan paket yapıp yanıma aldım. İşte böyle de refah ve bolluk var canım burada… Hem karayolları da süper!

*Mekân isimleri aynen bırakıldı kişilerinki değiştirildi.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: