İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

KÜRŞAT BUMİN: Şükrü Hanioğlu’nun yazısı ışığında bir haberin analizi – Yeni Safak

Şükrü Hanioğlu’nun yazısı ışığında bir haberin
analizi

Princeton Üniversitesi’nden Prof. Şükrü Hanioğlu’nun Zaman’da
(20.01.2005) yayımlanan "İşi tarihçilere mi bırakmalı?" başlıklı önemli yazısı
çalışma masamın üzerinde duruyor. Yazının hemen yanı başında da "’Soykırım’
okullarda" başlıklı bir gazete haberi. İsterseniz, önce haberi gözden geçirelim:

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren "Tarih
Dersi Komisyonu" Başkanı Prof. Mustafa Safran, içeriği yenilenen ortaöğretim
müfredatına ilk kez "Ermeni soykırımı" iddiasının da dahil edildiğinden bahisle
şöyle devam ediyor:

" ‘1917-1919 yılları arasında 1.5 milyon Ermeni kesildi’
denmiyor mu? ‘Böyle iddialar var’ diyeceğiz. Hem Türk, hem Ermeni belgeleri
olacak. Hükmü öğrenci kendisi verecek." Prof. Safran ayrıca, "Ermeni
soykırımı"nin okullarda "tarihi gerçekler ışığında" anlatılacağını, ders
kitaplarında Ermeni iddialarına yer verileceğini de belirtiyor. Profesörün
açıklamalarından kısa bir alıntı daha yapalım: "…çocuk duyuyor. İddialara
karşı belgeler, sayılar, Osmanlı tapu tahrir defterlerini koyacağız ortaya.
Orijinal belgeler olacak. Bunlar yayınlandı ama ders kitaplarına girmedi."

Görüyorsunuz; anlaşılan o ki, "tarih dersi" bundan böyle orta
öğretimde bayağı vakit alacak. "Alın çocuklar konuyla ilgili belgeleri ve
kendiniz karar verin: Ermeni soykırımından söz edilebilir mi edilemez mi?"
İlginç bir "tarih öğretim" yöntemi doğrusu; bugüne kadar "Tarihçiler karar
versin!" tezinde ısrar eden Türkiye yepyeni bir tez daha üretiyor: "En iyisi
öğrenciler karar versin!"

Zavallı örta öğretim öğrencileri, bu ne bitmez çileymiş böyle…
Önlerine başta "Osmanlı tapu tahrir defterleri" olmak üzere onlarca "orijinal
belge"yi koyarak "Ermeni meselesini soykırımlayarak mı halletsek yoksa işin
içinden soykırımlamadan mı çıksak!" diyerek saatlerde kafa patlatacaklar…
Çünkü artık "karar verecek" olanlar onlardır… Çünkü günümüzün "modern
eğitim-öğretim" sistemi içinde işler artık o kadar basitleşmiştir ki, "tarihi
gerçekler" söz konusu olduğunda da "Çocuktan al haberi" ilkesi kapıya
dayanmıştır…

Prof. Safran’ın ve başkanı olduğu "Tarih Dersi Komisyonu"nun bu
konudaki düşünce ve açıklamalarının "iyi niyet"ten yoksun olduğunu söylemek
istemiyorum. Hatta tam tersine, belli ki, söz konusu komisyon "tarih dersi"ni de
"Eski Rejim"in artık çok kaba kaçan müfredatının dışına çıkarmak istiyor.
Nitekim, Prof. Safran’ın bundan böyle ders kitaplarının "Yunan’ı ezdik" gibi
ifadelerden arındırılıp, "Kürt aşiretler"in Milli Mücadele’de sergiledikleri
kahramanlıklara açılacağını söylemesi de bu "iyi niyet"in bir işaretidir. (Belki
çok önemli değil ama Prof. Safran’ın bu çerçevede sarfettiği şu sözlere de
dikkat edelim: "Çocuklar devlet adamını, askeri, gaziyi, şehidi bilecek. Milli
Mücadele’de birçok Kürt aşiret saflarımızda yer almış." Farkındasınız muhakkak;
profesör "saflarımızda" demektedir! Yani söz konusu aşiretler aslında "Biz"in
içinde değillerdir…)

Evet söylediğim gibi; "saflarımızda" ifadesi biraz problem
yaratsa da Komisyon’un (ve başkanının) tarih dersinin müfredatına ilişkin bu
çalışmalarını "iyi niyetli" bir çaba olarak değerlendirebiliriz. Ancak iş "iyi
niyet"le bitmiyor ki… Hele de söz konusu olan "tarih" ve "tarih öğretimi" ise.
Öğrencileri farklı iddialarla tanıştırmak, önlerine farklı "belgeler"i taşımak
ve sonuç olarak derste bir tartışma ortamı yaratmak tabii ki doğru ve yararlı
tercihler. Ama adına "Tarih" dediğimiz bilim dalı fizik laboratuvarında hocanın
nezaretinde gerçekleştirilen (diyelim) "maddenin genleşmesi" deneyiminin ortaya
koyduğu türden gözlenebilir kesin bir bilgiyi ortaya koymuyor ki…

Anlaşılan o ki, "Ermeni soykırımı" tartışmasının altından nasıl
kalkacağına bir türlü karar veremeyen Türkiye’nin bir müddettir hararetle
savunduğu "Bırakalım, tarihte ne olduğuna tarihçiler karar versin!" tezinin
epeyce "sulandırılmış" bir versiyonu ortaöğretim tarih derslerine taşınmak
isteniyor. Ciddi bir yararı, etkisi olur mu dersiniz?

İşte meselenin bu aşamasında Prof. Şükrü Hanioğlu’nun
tespitleri önem kazanıyor. İşin bu faslını da yarınki yazıda gözden geçirelim.
Ancak hiç değilse, bu önemli yazıda karşımıza çıkan şu önemli tespiti yarına
bırakmayalım: "Mevcut meseleyi halledecek taraflar iki tarafın tarihçileri değil
siyasetçileridir."


Şükrü Hanioğlu’nun yazısı ışığında bir haberin
analizi (2)

Prof. Şükrü Hanioğlu’nun yazısının başlığında sorduğu soruya ("İşi
tarihçilere mi bırakmalı?") cevabı olumsuz. Hayır işi tarihçilere bırakmamalı…

Peki o zaman kime bırakmalı? Bugünü bekleyemeyip, tarihçinin
cevabını dünkü yazısın sonunda açıklamıştım: "Mevcut meseleyi halledecek
taraflar iki tarafın tarihçileri değil siyasetçileridir."

İsterseniz gecikmeden, cümlenin arkasını da getirelim: "Bu
konuda tarihçilerin karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaları ancak kapsamlı
bir ‘siyaset’in teknik bir alt uygulaması olarak anlam kazanabilir."

Hanioğlu’nun bu tespitlerine katılmamak mümkün değil. Hele de "tarih"e
düşkünlüğü her halinden belli olan "Türk medyası"nin bol keseden "Viyana’daki
toplantıdan yine kaçtılar!" gibi başlıkları sıraladığı bir dönemde…

Şurası muhakkak ki "tarihi hakikatler"e olan ilgimiz son
yıllarda çok arttı… Yalan mı? Son yıllarda "Herkes geri çekilsin, tarihçiler
konuşsun!" istek ve arzusuyla yatıp kalkmıyor muyuz? Besbelli ki Türkler sonunda
şuna karar verdi: Tarih mutlaka Türklerden yanadır!

Böyle olmalı, yoksa "tarihe güven"deki bu aşırı talep nasıl
açıklanabilir?

Bu talep tabii olarak yanında "belge" fetişizmini de getiriyor.
Türkler gerçekten çabuk heyecanlanan bir millet; bırakın "tarihi belgeler"i,
yetmiş yıl öncesinin gazetesinin alfabesini bile sökemeden "Belgeler de belgeler!"
diye tutturmadık mı? Sanırsınız ki, Halit Ziya’nın Türkçesi karşısında Çin
alfabesiyle karşılaşmış gibi tepki veren bir toplum ezelden beridir "bize hak
veren belgeler"le yatıp kalkmaktadır…

Hatırlayanlar vardır, geçenlerde aktarmıştım: Türk Tarih Kurumu
Başkanı Prof. Halaçoğlu, Ermeni meselesine ilişkin olarak, "3,5 yıldır binlerce
belgeyi gözden geçirdiklerini" söylüyordu. Demek ki (bu eleştirim tabii ki
Halaçoğlu’na yönelik değil) 3,5, bilemediniz 9,5, hadi diyelim 20,5 yıldır elde
belge olmadan konuşuyorduk! Ama yine aynı kararlılıkla. "Belgeler lütfen!"

Hanioğlu, yazısına şöyle başlamış: "Türkiye, tarihe atfedilen
aşırı ehemmiyetten dolayı, tarihin bilinmemesinin yararlı olduğunun düşünüldüğü
nadir toplumlardan birisidir."

Ne kadar yerinde bir tespit… Ve hemen arkasından şu satırlar:
"Bu nedenle ülkemizde tarih o denli önemlidir ki toplumun, onu, bir süzgeçten
geçirilip, klişelere indirgeyip, tamamen mükemmelleştirilerek resmi ideolojiyle
uyumlu hale getirilmedikçe öğrenmemesinin daha uygun olduğu düşünülmektedir.
Dolayısyla, istisnâlar bir kenara bırakılacak olursa, toplumumuzun değil
ortalama insanı, seçkinlerinin dahi tarih bilgisi bu mükemmelleştirme
süzgecinden arıtılmış klişelerin ötesine geçmemektedir."

Bilmem siz de benim kadar hayranlık duydunuz mu? Hanioğlu’nun
önerdiği "mükemmelleştirilen tarih" ya da "mükemmelleştirme süzgecinden geçen
tarih" kavramları, tek başına hikayenin özünü açıklamaktadır. Tarihi sevecek,
ona aşırı önem atfedeceksin ama bu tarih söz konusu "süzgeçten" geçmiş bir tarih
olacak… Yani öyle bir tarih ki, canını hiç sıkmayan, seni hiç yormayan,
anlamlı bir çabaya girmene hiç mi hiç teşvik etmeyen "mükemmelleştirilmiş" bir
tarih… Konforlu olduğu kadar "konformist" de olan bir "tarih" tercini…

Tekrar Hanioğlu: "Bunun sonucunda tarihçi de geçmiş bir
gerçekliği anlayarak yeniden yaratmaya çalışan bir uzman değil, geçmişi
mükemmelleştirme sözgecinden geçirerek resmi ideolojinin hizmetine sunan bir
görevli haline gelmektedir. Bunun da ötesinde, bu ‘toplumsal görev’
içselleştirilmekte ve tarih yazmanın da önüne geçen aslî vazife olarak kabul
edilmektedir."

Meseleyi anlamamız açısından bu da çok yararlı bir kavram
doğrusu: "Tarihçi"nin belli bir "toplumsal görev"i yüklenmiş-üstlenmiş bir "bilim
adamı" olarak portresi…

Hanioğlu, söz konusu bu "toplumsal görev"i daha iyi
anlayabilmemiz için şu örneği de vermektedir: "Necip Fazıl Bey’in, Evliya Çelebi
Seyahatnâmesi’nin Selimağa Kütübhanesi’ndeki yazma nüshasında, Genç Osman’ın
Yeniçeriler tarafından katledilmeden önce maruz kaldığı saldırıları detaylı bir
biçimde anlatan sahifeleri ‘yeni nesillerin öğrenmemeleri için’ yırtarak imha
etmesi, cumhuriyet resmî tarihçiliğinin şâhikasına ulaştırdığı bir geleneğin
oldukça eskilere gittiğini göstermektedir."

Görüyorsunuz, Hanioğlu’nun bu önemli yazısının daha
başlarındayız… Dolayısıyla acele etmeyelim ve konuya yarın da devam edelim.
CHP Kurultayı gibi güncel konulara el atmak yerine yarınki yazıda da bu konuyu
tartışalım. Ayrıca -belki içinizden bazılarına şaşırtıcı gelecek ama- şunu da
ekleyeyim: CHP’de neler olup bittiğinin gerçek hikayesi de zaten konumuzla çok
yakından ilgilidir!


Şükrü Hanioğlu’nun yazısı ışığında bir haberin
analizi (3)

Aslında bugünkü başlık yazacaklarıma-aktaracaklarıma uygun
düşmüyor ama oldu bir kere… Çünkü üçüncüsü elinizde olan bu "yazı dizisi"nde
artık "haber analizi" filan yok. Bugün doğrudan (yani ben de hemen hiç "araya
girmeden") Hanioğlu’nun tarih, tarihçilik ve "İşi tarihçileri mi bırakalım?"
konularına ilişkin düşüncelerini olduğu gibi aktarmakla yetineceğim.

Hanioğlu (yazarın bir tarihçi olduğunu unutmayalım), ülkemizde
gözlenen "mükemmelleştirme sözgecinden geçmiş tarih"e ilişkin tespitinden sonra
şöyle devam ediyor: "Buna karşın, ihtilâf mevzuu konularda tarihçilere hakemlik
rolü verilmesi sık sık resmi Türk tezi olarak gündeme getirilmektedir. İlginçtir
ki, bir yandan yukarıda belirttiğimiz yaklaşımın tabiî bir neticesi olarak resmi
ideolojinin hizmetinde olan tarihçiden mükemmelleştirme vazifesi beklenirken,
öte yandan da onun ‘vesikalar’a bakarak bir fizikçinin ya da kimyagerin
laboratuvarında yaptığı deney neticesinde vardığına benzer bir sonuca ulaşması
talep edilmektedir. Bu birbiriyle çelişen beklentilerin fikrî arka plânında Türk
seçkinleri üzerinde tesirler icra eden bilimcilik (scientism) ideolojisini
bulmak mümkündür. Bu yaklaşım, tarih vesikalarına, tabiî bilimlerdeki deney
sonuçlarına benzer bir ‘objektiflik’ atfetmektedir."

Hanioğlu’nun bu değerlendirmesine şu küçük itirazım dışında
katılıyorum: Birbiriyle çelişen bu beklentilerin fikrî arka plânında "bilimcilik"in
bulunduğunu söylemek doğru ama bu çerçevede şu soruyu nasıl yanıtlamayız: "Bilimcilik"in
tesiri altında bulunan tarihçi Türk seçkinleri "laboratuvar"dan çıkacak sonucun
kendi tezlerini doğrulayacağından daha "laboratuvar"a girmeden nasıl bu derece
emin olabiliyorlar? Bu davranış "bilimcilik"in sınırlarını da aşan
müthiş-korkutucu bir "özgüven"in belirtisi değil mi?!

Hanioğlu, "siyasi karakterdeki vesikalar"ın tabii bilimlerdeki
"objektiflik"ten uzaklığını şu örnekle açıyor: "Mesela yüz yıl sonra ’28 Şubat
sürecinde Türkiye’ konulu çalışma yapacak bir tarihçi, dönemin tarihini bazı
gazetecilerin ‘zararlı’ faaliyetlerini dile getiren andıçları ön plâna çıkararak
yazabileceği gibi, bunu suçlanan gazetecilerin günlüklerine dayanarak da
yapabilir."

Yani meseleyi (dünyada) epeydir tekrar edildiği gibi söylersek,
tarih yazımı söz konusu olduğunda el atılacak olan "siyasi karakterdeki
vesikalar", çoğu kez sanıldığı gibi, tarihçiye "Beni oku ve hakikati öğren!"
diyebilecek türden bir "objektiflik" taşımamaktadır. Çünkü en başka şu soru:
Niçin bu "vesika" değil de şu "vesika"? Yani "vesikalar"a uzanan el ve gözün de
mutlaka işin içine katılması gerekmektedir. Ayrıca şu soru da: Peki ya "vesika"
olmayı hakedememiş olan olaylar, gelişmeler, onlar ne olacak?

Hanioğlu, Türkiye dışına çıkarak, "tarih"in sürekli olarak
yeniden yorumlanmasına iyi bir örnek olarak da Fransız İhtilali hakkında
ortalığı dolduran bin çeşit "yorum"u hatırlatıyor: "…Fransız İhtilali’nin 100
ve 200. yıllarında ‘devr-i sabık’ (ancien rejime)’ın karakteri hakkında
birbirinden oldukça farklı yorumlar getirilmiş…" Gerçekten iyi bir örnek;
gerçekten de Fransız İhtilali’nin "pekçok tarihi" yok mu? Muhafazakar, liberal,
komünist, anarşist vb. birçok tarihi yok mu? Ayrıca böyle bir çeşitlilik kötü mü?
Liberal Tocqueville’in Fransız İhtilali’ni kendisine yakın bulan bir okura
Daniel Guerin’in liberter Fransız İhtilali tarihini "tek tarih" diye dayatmak
kimin aklina gelebilir? Demek ki, tarih yazımı söz konusu olduğunda, tabii
bilimlerde olduğundan farklı olarak "çoğul" bir yazma-okumanın zorunlu olduğunu
anlıyoruz.

Hanioğlu’nun sözü 1915 Ermeni tehciri dolayısıyla ortaya atılan
"Tarihçiler karar versin!" tezine de de, doğrudan ciddi itirazları var. Yazar bu
tespitlerinde de çok haklı. Bu fasılla ilgili olarak önce şöyle diyor: "Dolayısıyla,
1915 tehcir kanunu ve bunun akabinde gelişen olayların niteliği konusunda son
sözün tarihçilere bırakılmasını savunan ve uzun süredir değişik iktidarlar
tarafından tekrarlanan Türk resmi tezi pek de anlamlı değildir. Bir kere bu
nihaî kararı açıklayacak (…) ‘tarihçilerin’ bu konuda oybirliğiyle karar
verebilmeleri de mümkün değildir. Böyle tarihçiler olmadığı gibi aynı vesikalara
bakan tarihçilerin de aynı yorumu getiricekleri yolunda bir kural
bulunmamaktadır. Nitekim, Türkiye’de bu konuda birbirine taban tabana zıt iki
görüşü savunan iki tarihçiden birisi Türk Tarih Kurumu Başkanlığı vazifesini
sürdürürken, diğeri ise bir üniversitenin tarih bölümünü idare etmektedir."

Evet gördüğünüz gibi yine geldik aynı soruya: Hangi vesika,
hangi tarih ve hangi tarihçi?

Hanioğlu’nun yazısının son iki paragrafında dile getirdiği bir
tespit özellikle önemlidir. Çünkü Hanioğlu bu bölümde "meselenin çözümü"nü "tarihçiler"in
elinden alıp "siyasetçiler"e vermektedir ki, bana göre de yerden göğe kadar
haklıdır: "Türk siyasetinin bu alanda, toplumumuz dışında kabul görme ihtimâli
mevcut olmayan böylesi hayâlci bir tez yerine, tarihçilere de danışarak, onların
bu alandaki eserlerinden istifade ederek, bir ‘siyaset’ geliştirmesi
gerekmektedir. Mevcut meseleyi halledecek taraftar iki tarafın tarihçileri değil
siyasetçileridir. Bu konuda tarihçilerin karşılıklı görüş alışverişinde
bulunmaları ancak kapsamlı bir ‘siyaset’in teknik bir alt uygulaması olarak
anlam kazanabilir."

Çok güzel, çok yerinde, çok ufuk açıcı tespit ve öneriler
doğrusu… Konuya ilişkin epeydir böyle güzel bir yazı okumamıştık.

 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: