İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Her yüz, boğazımda bir düğüm oldu

Ersin KALKAN

Kilise kayıtlarına göre sadece 1244 kişi kaldılar. Türkiye’nin Rumları onlar. Tedirginler. Dini bayramları, ayinleri, törenleri olay oluyor. Hayatları sürekli gözlem altında… Daha bir-iki hafta önce, her yıl olduğu gibi geleneklerine göre ocak ayının soğuğuna aldırmadan suya atlayıp Haliç’in dibinden haç çıkarırken etrafları teknelerle çevrilip, ülkücülerce sözde protesto edilen vatandaşlarımız.

Bazılarınca bıkmadan usanmadan ‘en büyük tehlike’ oldukları, İstanbul’u elimizden alıp tekrar ‘Konstantinopolis’e çevirecekleri söyleniyor. Fener’de mal mülk edindikleri, burada Ortodoks bir Vatikan kuracakları öne sürülüyor. Vakıfları sürekli kontrol altında tutuluyor. Yunan casusu gözüyle bakılmaları da cabası. Ne İsa’ya yaranabiliyorlar, ne Musa’ya… ‘Türkiye’de Yunan dölü’, Yunanistan’a gittiklerinde ‘Türk tohumu’ oluyorlar. Oysa bu topraklarda yaşamaya her Türk vatandaşı kadar hakları var.

Kutup Dalgakıran’la birlikte 16 günde 3 bin 500 kilometre yol kat ettik. İstanbul’da, Gökçeada’da, Bozcaada’da onların hikayelerini dinledim. İçinde sadece rüzgarların uğultusunun duyulduğu boşalmış köylerinden geçtim. Talan edilmiş mezarlara, viraneye dönmüş evlere, kiliselere, ayazmalara dokundum. ‘İhtiyarhane’nin koridorlarında sessizliğe gömülmüş, öylece ölümü bekleyen yaşlıların yüzündeki çizgileri okumaya çalıştım. Köylerin ıssızlığında, simsiyah elbiseler içinde, yapayalnız, duvarlara tutunarak yürüyen asırlık insanların görüntüleri karşısında dizlerim büküldü.

Yoksulların, orta hallilerin ve zenginlerin evlerine girdik. Kapılarını bize sonuna kadar açan da oldu, ürkek bir kedi gibi kepenklerinin ardına kaçan da. Dibek kahvesi, likör, konyak, ev ya da kilise yapımı şarap ikram eden de oldu, konuşmak istemeyen de… Karşılaştığım her yüz karşısında boğazıma bir düğüm atıldı.

Bu araştırmayı yaparken bütün bildiklerimi unuttum. Siz de bundan sonraki satırları okumaya başlamadan önce lütfen önyargılarınızı bir defalığına da olsa bir kenara bırakın. Şimdi birlikte hazin bir yolculuğa çıkıyoruz…

KİM ONLAR?

Biz de sizin gibi bu toprakların öz be öz evladıyız

Rumlar, yani Doğu Romalılar, Yunanlı değil. Anadolu ve Trakya’nın en eski sakinleri. 6. yüzyıldan sonra Bizans’ın Yunanca’yı resmi dil olarak kabul etmesinden sonra farklı bir Grekçe konuşmaya başladılar. Aralarında, hiç Rumca-Yunanca bilmeyenler de var. Onlara ‘Karamanlı’ deniliyor. Onlar Hıristiyanlığı seçmiş olan öz be öz Türkler. Ama mübadelede yaklaşık 200 bin Karamanlı da Rum sayılarak Ege’nin karşı kıyısına gönderildi.

Rumlar kendilerinin Likyalıların, Frigyalıların, Karyalıların, Lidyalıların, Truvalıların çocukları olduğunu söylüyor. Çoğu tarih kitabı da bu tezi doğruluyor. İstanbullu, Sakız Adalı, Kapadokyalı, Kayserili, Gökçeadalı, Kastamonulu, Bozcaadalı, Muğlalı, Konyalı, Nevşehirliler. Yani hiçbiri Yunanistan’dan buraya getirilip yerleştirilmemiş.

Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Başkanı Dimitri Karayani anlatıyor: ‘Evvel emirde Yunanlılar denizin, yani Ege’nin karşı kıyısında bir dönem kentler, kasabalar kurmuş, uygarlaşmışlar. Ama Anadolu medeniyetlerinin tarihi çok daha eski. İlk demir burada işlenmiş, ilk para burada bulunmuş. Anadolu uygarlıkları göklerdeki yıldızların sırlarıyla uğraşırken Yunanlılar henüz avcılık, toplayıcılık, çobanlık yapıyordu. Bakın biz hastanemizdeki bir bölümün adını ‘Anatolia’ yani güneşin ve uygarlığın doğduğu yer koyduk. Sonra Anadolu’daki uygarlıkların zayıf bir anında Yunanlılar gelip konmuşlar hazır bir medeniyetin üstüne. Dillerini yaymışlar buraya. Atatürk, Büyük Taarruz’dan sonra boşuna, ‘Yunanlılar’dan Truvalılar’ın intikamını aldım’ dememişti. Atatürk, bu gerçeği biliyordu. Bu yüzden Anadolu’daki tüm medeniyetlere sahip çıktı. Biz de, tıpkı sizin gibi, özbeöz bu toprakların evladı olan Rumlarız.’

Fetih’ten (1453) bir yıl sonra Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’dan kaçmış olan Rum ahaliyi tüm hak ve hukuklarını garanti altına alarak bu topraklara geri çağırdı. Patrikhane’nin yeniden kurulmasına destek verdi. Patrik’e vezir statüsü kazandırdı ve ‘Millet Başı’ olmasına ferman buyurdu. Fatih’ten sonra gelen sultanlar da bu fermanlara riayet etti. Rumlar zenaatte, ticarette, mimarlıkta, balıkçılıkta, bankacılıkta etkin oldular. İmparatorluğun ilerlemesine ve görkemli kentlerin kurulmasına katkı sağladılar. 1921’de Yunanistan Osmanlı’dan koptu. Bu sırada İstanbul’daki Patrik Grigorios, Sadrazam Ali Paşa tarafından idam edildi. Patrikhane’nin önünden geçen caddeye o günden sonra patriği darağacında sallandıran Sadrazam Ali Paşa Caddesi adı verildi. Patrikhane ise, patriğin idam edildiği kapıyı infazdan sonraki gün kapattı ve bir daha açmadı.

Yine de bir müddet sonra buzlar eridi. 1840’lardan itibaren hızlanan modernleşme döneminde İstanbul ve Anadolu Rumları Osmanlı’ya bağlı kaldı. Güven tazelendi. Rumlar önemli devlet görevlerine getirildi. Stavrakis Aristarhis ve Spiridon Mavroyenis (ünlü Marko Paşa) II. Abdülhamid’in kurduğu Kanun-i Esasi hazırlama komisyonuna girdiler. Birçok Rum yurtdışında büyükelçi olarak görevlendirildi.

1912’den sonra her şey yeniden altüst oldu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı toprakları müttefik devletler tarafından parçalandı. Yunanlılar, Truva’ya yaptıklarının benzerini binlerce yıl sonra yeniden denediler ve Ege’yi istilaya başladılar. İstanbul ve Anadolu Rumları yüzyıllarca barış ve huzur içinde, iyi birer komşu olarak yaşayıp gitmişti. Ama Yunanlıların Anadolu içlerinde ilerlemesinin kalıcı olduğunu düşünen bazıları, mütareke yıllarında İstanbul’da kutlamalara katıldılar, Ege’deki Yunan ordusuna destek verdiler. Yunan ordusu Kurtuluş Savaşı sonunda mağlup olunca da ipler artık tamamen kopmuştu. Birlikte yaşamak mümkün değildi.

1923’te Lozan Antlaşması’na özel bir madde eklenerek Yunanistan ile mübadeleye yani karşılıklı nüfus değişimine karar verildi. Sadece Türkiye tarafından İstanbul Rumlarıyla, Yunanistan’daki Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutuldu. Aynı tarihte Yunan işgalindeki Gökçeada ve Bozcaada Türkiye’ye iade edildi. Bu iki ada özel bir statü kazandı ve buradaki Rum nüfusunun da değiştirilmeyeceğine karar verildi.

1923’ten sonra Rumların hakları garantiye alındı ama sorunlar bitmedi. 1936’da çıkarılan bir kararnameyle önce azınlık vakıflarının yeni bağış kabul etmesi yasaklandı. Bir süre sonra mirasçıları kalmayanların malları böylece Hazine’ye kaydedilmeye başlandı. Zaman içinde vakıflar eski gücünü kaybetti. 12 Kasım 1942’den 15 Mart 1944’e kadar yürürlükte kalan Varlık Vergisi Kanunu da Rumların belini büktü. Bu sırada çok sayıda işletme ve mal el değiştirdi.

İNTİHAR EDEN 58 İNSANIN HİKAYESİ

6-7 Eylül 1955’te yaşanan trajik olaylar ise Rumların ve İstanbul’un tarihinde tam bir kırılma noktası oldu. Yağma yapıldı, tecavüzler ve cinayetler işlendi. 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere, 5 bin 538 ev ve dükkan yağmalanmıştı. Yassıada Mahkemeleri sırasında Atatürk’ün evine bombayı atanın bir Türk istihbarat mensubu olduğu ortaya çıksa da her şey için artık çok geçti. Rumların büyük kısmı bu olaylardan sonra İstanbul’u terk etti.

1963’te Kıbrıs’ta Türkler katledildi. O sırada İstanbul’da yaklaşık 110 bin Rum yaşıyordu. Aralarında aynı zamanda Yunanistan pasaportu da bulunan 12 bin 704 kişi vardı. 16 Eylül 1964’te hükümet, bu kişilerin İstanbul’u 24 saat içinde terk etmesini istedi. Bu kararın ardından 8 bin 600 Rum işletmeci Yunanistan’a dönmek zorunda kaldı. Yanlarında çalışanları da Yunanistan’a aldırdılar. Böylece göç edenlerin sayısı 30 bini aştı.

Geçen yıl Atina’da basılan ve ‘Doğduğun Yeri Asla Unutamayacaksın’ adlı kitapta 1964’te sınır dışı edilenlerin anıları kaleme alındı. Kitapta İstanbul’dan gönderilen binlerce kişi içinden, yaşadıkları maddi ve manevi şoka dayanamayıp Yunanistan’da intihar eden 58 insanın hikayesi anlatılıyordu. En son kitlesel göç olayı 1974’teki Kıbrıs harekatı sırasında yaşandı. O yıllarda ayrılanların ardından geriye sadece şimdikiler kalmıştı: Son Rumlar.

KAÇ KİŞİLER?

Arkadaşım Panayot şöyle dedi: Yaşamak için güven, bazen mutluluktan önce gelir, belki ölmek için gelirim buraya

1900’lerin başında Anadolu ve Trakya’da 2 milyona yakın Rum yaşıyordu. Balkan Savaşları ve 1. Dünya savaşı sırasında nüfusları azaldı. Mübadeleden sonra ise demografik yapı tamamen değişti. Her iki taraftan yaklaşık 1 milyon 700 bin kişi zorunlu olarak, yaşadığı topraklardan koparılıp bir başka ortama yerleşmeye zorlandı. l milyon 200 bini Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmek durumunda kalan İstanbul dışındaki Türkiye uyruklu Ortadoks Rumlar; 500 bini de, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelmek ve yerleşmek zorunda bırakılmış Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Müslümanlardı. 1924’te gerçekleşen mübadeleden sonra İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’da yaklaşık 180 bin Rum kaldı.

ÜÇ KİŞİ DAHA EKSİLDİ

Bir buçuk ay kadar önce, 1974’te çok sevdiği bu ülkeyi terk edip Avustralya’ya göçen çocukluk arkadaşım Panayot tatil için İstanbul’a gelmişti. Arkadaşlarla bir Kumkapı meyhanesinde buluşup eski günleri yad ettik. Panoyot’a ‘Mutlu musun gittiğin yerde?’ diye sordum. ‘Hayır, hiçbir zaman mutlu olamadım ama güvendeyim. Hayat için bazen güven, mutluluktan önde gelebiliyor’ dedi. Onu çok iyi anladım. ‘Bir gün döner misin’ diye sordum. ‘Belki’ dedi, ‘Yaşlanıp, emekliye ayrıldığımda ölmek için gelirim buraya. Çok az Rum bir gün tekrar bu topraklara dönmeyi düşünüyor. Yani kısaca, gidenler memnun olmasa da yerinden, artık hiç kimse dönmeyecek seferinden…’

Masaya derin bir sessizlik çöktü. Sessizliği bu sefer Panoyot’un sorusu böldü: ‘Türkiye’de kaç kişi kaldık acaba?’ Ben 2 bin civarında Rum’un kaldığını söyledim. Masada bulunan bir arkadaşımız, ‘Hayır, yalnızca 1247 kişi kaldık’ deyiverdi. Aynı zamanda Rum vakıflarında hayır işlerine de bakan bu işadamı dostumuz devam etti: ‘Aslında kesin rakam 1905 kişi. Ama bunların bir kısmı, Yunanistan ile Türkiye arasında mekik dokuyor. Tek ikameti olan Rum sayısı sadece 1247’dir’ dedi. Birkaç gün sonra bu rakamı Patrikhane’deki bir yetkili de onaylayınca bu çalışmanın işareti ortaya çıkmış oldu. Çalışmaya başladığımızda Rumların Türkiye’deki nüfusları 1247’ydi. 28 Aralık’ta Balıklı Rum Vakfı’nın huzurevinde kalan 89 yaşındaki Pandeli Harolombidi vefat etti, 16 Ocak’ta ise 67 yaşındaki işadamı İstavri Kalfaoğlu bu dünyadan ayrıldı. Ben yazıyı hazırlarken de İvonni Vinga (86) öldü. Şimdi yalnızca 1244 kişi kaldılar.

Apoyevmatini Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliyadis, ‘Caretta Caretta kaplumbağaları gibi, kelaynaklar gibi neslimiz tükenmeye başladı’ dedi. Ve buruk bir ses tonuyla devam etti: ‘Ama maalesef Rumlar, bir kaplumbağadan, bir kuştan değersiz görülüyor. İztuzu’nda kaplumbağalar için, Harran’da kelaynaklar için koruma alanları yapıyoruz fakat Rumları gözümüz görmüyor.’

BİR RUM DOKTORUN SORULARI

Son Rum ölene, son hane çökene kadar fetih sürecek mi? Biz gidersek kendinizi eksik hissetmeyecek misiniz?

Yemeklerimiz, müziklerimiz, iç çekişlerimiz, naralarımız hep birbirine benzemiyor mu?

Sadece dilleri ve dinleri farklı ikiz kardeş gibi değil miyiz?

Milli Takım dünya üçüncüsü olduğunda, GS Avrupa’yı titrettiğinde, olimpiyatlarda altın madalya alıp da bayrağımız göndere çekildiğinde bizim de sizin gibi gözlerimiz dolmuyor mu?

Bu topraklarda yaşanan hastalıklar, enflasyonlar, ekonomik krizler sizin gibi bizi de etkilemiyor mu?

Biz de sizin gibi vergi vermiyor muyuz?

Biz de kışlaları doldurup çakı gibi asker olmuyor muyuz, aynı sipere yatıp, aynı düşmana karşı cephe almıyor muyuz?

Kapımı tekmeliyorlardı, gavur moruk evini bize ver diye, 70 yıl yaşadığım binayı 40 milyara satıp buraya geldim

Balıklı Rum Hastanesi Vakfı, Patrikhane’den sonra İstanbullu Rumların en köklü kurumu olarak kabul ediliyor. Şifahane olarak çalıştırılan ilk bina 1456’da Fatih Sultan Mehmet’in fermanıyla kurulmuş. Tarih boyunca ‘akliyye’ servisi en iyi olan hastane olmuş. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ni kuran doktorlar da model olarak Balıklı’yı seçmişler. 300 dönümlük bir arazi üzerinde kurulu olan vakıf hastanesinde, şu anda 650 yatağın neredeyse tamamı dolu.

Balıklı Rum, Türkiye’de tam donanımlı geriatri servisi olan tek hastane ayrıca. Bünyesinde bir huzurevi de var. Rumlar, buraya ‘İhtiyarhane’ diyorlar. 120 yaşlı ve bakıma muhtaç insan kalıyor burada. Kiminin uzaklarda bir yakını var, çoğunluğun kimi kimsesi kalmamış. Balıklı Rum manastırının arkasında bir de ‘kimsesizler mezarlığı’ var. Öldüklerinde sahipsiz kalırlarsa, bu garipler mezarlığında çekiliyorlar sonsuz uykularına.

Noel gecesi oradaydık Her Noel gecesinde okullardan gelen öğrenciler, yaşlılara şarkılar söylüyor, onlarla birlikte sirtaki yapıyorlar. Biz gittiğimizde Zoğrafyan Rum Lisesi’nden bir grup öğrenci ve veli gelmişti. Yanlarında her huzurevi sakini için birer hediye getirmeyi de ihmal etmemişler.

RUMCA’YI YABANCI LİSAN GİBİ ÖĞRENDİK

İlk ziyaret ettiğimiz odada Matmazel Evseviya Adasoğlu Hanımefendi (91) yaşıyor. Evinden birkaç parça mobilyayla aile fotoğraflarını getirmiş. Adasoğlu, Rum cemaatinin halen yayınını sürdüren iki gazetesinden biri olan Apoyevmatini’nin (Öğleden Sonra) sahibi. Babası Nevşehirli, annesi Kayserili: ‘Babam İstanbul’a gelene kadar Rumca bilmezmiş. Annem de ölene kadar Rumca konuşmadı. Çünkü biz Karamanlıyız. Yani köküne kadar Türküz. Biz Rumca’yı yabancı bir lisan gibi öğrendik. Ama, Ortodoks Hıristiyan olduğumuz için Rum cemaati üyesi olarak kabul edilmişiz. Rum alfebesiyle ilk Türkçe romanı yazan bizim soyumuzdan geliyor. Akrabalarımız mübadele döneminde ağlayarak gitmek zorunda kaldılar. Çok mutsuz oldular. Çocuklarına ‘Türk dölü’ diye küfür edilirmiş. Burada da ‘Rum dölü’ diyorlardı bize. İşte yavrum, tarihin böyle işveleri, cilveleri vardır. Bir gecenin sabahında uyanırsınız ve bakarsınız ki; yurtsuz, yuvasız kuşlara dönmüşsünüz…’

ELENİ DROHOMA VEREMEDİ BEKAR KALDI

Matmazel Eleni Mihailidis (90) üç ay önce huzurevine taşınmış. Doğup büyüdüğü Tarlabaşı’nı yeni terk etmiş. Altı yaşındayken babasını kaybetmiş. 3 kardeşiyle birlikte yetim kalmış. Yoksulluk içinde geçmiş çocukluğu. 18 yaşında terziliğe başlamış. Devrin ünlü sanatçılarına elbiseler dikmiş. Kardeşlerini okutmuş. Ve sonunda Tarlabaşı’nda terk etmek zorunda kaldığı evi satın almış. Yirmili yaşlarındayken bir Rum gencine aşık olmuş. Evlenmeye karar vermişler. Bu büyük aşkın karşısına, ‘drahoma’ yani erkek tarafının kızın ailesinden istediği başlık parası dikilivermiş. ‘Babası pek sesini çıkarmadı ama annesi ‘Benim oğlum çok kıymetlidir’ diyerek 50 altın ve bir de ev istedi’ diye anlatıyor o hazin ayrılığın hikayesini. Altınları denkleştirmiş ama evi vermeyi reddetmiş. Sevdiği adamın annesini bir türlü ikna edememiş. ‘Kaçırsaydınız delikanlıyı’ dedim, gülerek cevapladı: ‘O da geçti aklımdan ama adam annesinin dizinin dibinden ayrılacak basirete sahip değildi.’

Bu olaydan sonra hiç açmadığı evlilik defterini tamamen kapatmış. Kardeşlerinden biri de akıl hastası olduğu için ömrü boyunca ona bakmış. Şimdi ailesinden geriye hiç kimse kalmamış. Ömrünün son günlerini, binbir emek ve zahmetle aldığı, içinde yüzlerce, sesin, nefesin gezindiği evinde tamamlamak istemiş. Ama olmamış: ‘Tarlabaşı, çok değişti. Karakolun yüz metre ilerisinde olmasına rağmen sokakta her gün kapkaççılar cirit atıyor. Benim kapımı tekmeleyip, ‘Gavur moruk, neden evini boş tutuyorsun da bize vermiyorsun’ diyorlar. Çocuklar evimin duvarlarını delik deşik ettiler. Geceyarısı birkaç kere evin kapısını zorladılar. Artık, orada yaşayamaz hale geldim.’

Ömrünün 70 yılını geçirdiği dört katlı evini 40 milyar liraya satarak, içindeki üç beş parça eşyasını ve fotoğraflarını alıp sığınmış buraya. Matmazel Eleni, artık İhtiyarhane’nin duvarlarının dışında bıraktığı ama çok çok sevdiği İstanbul’a küskün tamamlayacak ömrünü…

Aleksandra Sikartis, 1913’te, Fener Vodina Caddesi’deki 96 numaralı evde doğmuş ve orada büyümüş. Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nden mezun olmuş. Terzilik okulunu bitirmiş. 1944 yılını hiç hatırlamak istemiyor. Çünkü, önce Varlık Vergisi yüzünden Fener’deki evlerini satmak zorunda kalmışlar. Kurtuluş’ta iki odalı bir yeri kiralamışlar kalmak için, tekrar her şey yoluna girer gibi olmuş ama birkaç ay sonra bu sefer Sarıkamış’ta askerlik yapan kardeşi Adreas’ın ölüm haberi gelmiş. 1949’da Mihail Bey’le evlenmiş. Çocukları olmamış. 20 yıl boyunca şeker hastalığından mustarip olan eşini altı yıl önce kaybedince eşyalarını alıp Balıklı’ya gelmiş.

ÇOK ÇEKTİM HASAN TAHSİN’DEN ÇOK

Balıklı İhtiyarhanesi’nde neşe içinde oradan oraya koşturan bir adam Dimitri Teoharis (70). Herkes ona Taki diyor. Dolapdere’de büyümüş. Babası Yakomi Perşembe Pazarı’nda dökümcüymüş. Taki, devrin ünlü heykeltıraşlarının kapısını aşındırdığı bu dükkanda mesleği öğrenmiş. Askerden dönünce bir Çingene kızına vurulmuş. ‘Ferhat gibi dağları delsen bile Çingene sana kızını vermez’ diye başlıyor konuşmaya. Ailesi rıza göstermeyince kız Taki’ye kaçıyor. Bir yıl sonra da bir kızları dünyaya geliyor. Şimdi dört torunu var. Torunlarından ikisi evlenmiş ve onların da birer çocuğu var. ‘Dişimi biraz daha sıkarsam, torunlarımın torunlarını da görürüm’ diyor kahkaha atarak. Kızı, damadı ve torunları Taksim Meydanı’ndaki çiçekçilerden. Tezgahlardan ikisi onlara ait. Türkiye’nin gelmiş geçmiş tüm heykel sanatçılarının işini yapmış, büyük kentlerin meydanlarını süsleyen devasa heykelleri hep Taki dökmüş. İzmir’de Yunanlılara ilk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin’in anıtını da yapan Taki. Ama heykelin öyle bir hikayesi var ki, hakikaten inanılmaz: ‘Çok sorun yaşadım o heykeli yaparken. Çünkü, Hasan Tahsin önce pelerinliydi. Öyle döktük. Sonra ‘Pelerinsiz olsun’ dediler. Tamam dedim, çıkardım pelerini öyle döktüm. Ardından, ‘Bir de eline silah verelim de, İlk Kurşun Anıtı olsun’ dediler. Ona da tamam dedim n’apayım. ‘Sonunda bitti’ derken bu sefer de demesinler mi, ‘Silah yere bakıyor, olmamış bunu Yunanistan’a çevirelim’ diye. Onu da yaptım rahatladılar en nihayet. Çok çektim ben Hasan Tahsin’den çok.’

Türk ve Yunan milliyetçileri kendilerine artık daha inandırıcı düşmanlar bulsun

Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliadis (66) Yazıişleri Müdürü Pola Taktak, dizgi elemanı Katina Şenol ve gazetinin 50 yıllık emekçisi Bedri Sarıca (73). Mihail Vasiliadis, 15 yaşındayken başlamış gazeteciliğe. 1946’da Embros gazetesinde işe girmiş, 21 yaşına geldiğinde de gazetenin yazıişleri müdürü olmuş. Gazetenin kapandığı 1975 yılına kadar aynı görevi sürdümüş. 1975’te ise Yunanistan’a geçip orada İstanbul Rumlarına hitap eden Eptalopos (Yedi Tepe) gazetesini çıkamış. Gazetede yer alan ve Türk-Yunan dostluğunu savunan yazıları yüzünden Yunanlı aşırı milliyetçilerin tepkisini çekmiş, protestolarla karşılaşmış. Emekli olup, 2002’de İstanbul’a gelmiş, o zamandan beri Apoyevmatini’nin başında.

Bir zamanlar sayıları 50’yi bulurken, bugün Türkiye’de Rumca yayınlanan sadece 2 gazete kaldı. Apoyevmatini (Öğleden Sonra) ve İho (Yankı). Apoyevmatini, Türkiye’nin yayın hayatını kesintisiz olarak sürdüren en eski üç gazetesinden biri. Ermeniler’in Jamanak’ı ve Cumhuriyet gazetesinin ardından, Apoyevmatini 12 Temmuz 1925’te kuruldu. Bu sene 80. yıllarını kutluyorlar.

Gazete, Beyoğlu’ndaki Suriye Pasajı’nın giriş katındaki iki odalı bir dükkanda sürdürüyor yayın hayatını. 1930’larda 20 binin üzerinde satan gazete şimdi 500-600 tirajlı. Sadece dört kişi çalışıyor. Vasiliadis, 50 yıldır Türkiye’de ve Yunanistan’da gazetecilik yapmış. Rumlar ve gelecek üzerine şunları söylüyor: ‘Siz doğup büyüdüğünüz topraklar üzerinde her an diken üstünde yaşamanın ne demek olduğunu bilmezsiniz. Hem burada, hem de suyun karşı tarafında yabancı olarak addedilmenin nasıl örseleyici olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Türkiye artık, şu bir avuç kalmış Rumları ne yapacağına karar vermeli. Ya bizi toptan harcamalı ya da nefes almamız, insani koşullarda, gururumuzla, tüm insanlar gibi vakarımızla yaşamamıza olanak sağlamalı. Türkiye’de kimileri bizim toptan yok olmamız gerektiğini savunuyor. Ben onların bu ülkeyi gerçekten sevdiğine inanmıyorum. Çünkü, vatanı sevmek, o toprakların üzerinde yetişen çiçekleri, ağaçları sevmektir. O topraklarda bizimle birlikte soluk alıp veren tüm mahlukatları, farklı dilleri konuşan, farklı dinlere mensup insanları kalbinin içine almaktır. Hem Yunanistan’da, hem Türkiye’de azınlıklar üzerine oyunlar oynandı. Her iki ülke de, oradaki Türkleri ve buradaki Rumları rehine gibi gördü. Olan bizlere oldu. Bence her iki tarafın milliyetçileri, kendilerine onları daha onurlu kılacak, daha inandırıcı düşmanlar bulsun. Bütün dünyanın gözleri önünde bu merhametsizliği ve kötülüğü sürdürmemeliler.’

Beşiktaş’ın altın ayaklı sağ beki Hristo Kaplan köyün kahvecisi

Eski adı İmroz Gökçeada’nın. ‘Rüzgarlı ada’ demek. Tepelerinde, göllerinde, vadilerinde hiçbir zaman rüzgar eksik olmuyor çünkü. Gelibolu açıklarındaki, Kabatepe’ye 14 mil uzaklıktaki bu ada, 1458’de Osmanlı toprağı olmuş. 1912’de Yunanlılar işgal etmiş ama Lozan ile birlikte geri vermişler. Tarih boyunca ada nüfusunun çoğunluğu yerli halk olan Rumlardan oluşmuş. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Gökçeada’da yaşayan 10 bin kişinin yüzde 5’i Türk, geri kalanı ise Rummuş. Lozan Antlaşması hükümlerinde yer almamasına rağmen hükümet burada Rum okullarının açılmasına 1964’e kadar izin vermiş.

Zaman içinde adanın nüfus yapısı tamamen değişmiş. En verimli arazilerden biri olan Zeytinli Ovası 1964’te devlet tarafından istimlak edilir ve burada Tarım İşletmeleri kurulur. 5-6 yıl sonra bu sefer Dereköy’ün topraklarına el koyulur ve bir yarıaçık cezaevi kurulur. Adaya cezaevi geldikten sonra da Rumlara yönelik cinayet ve tecavüz olayları yaşanır. 1964, hem İstanbul Rumlarının hem de Gökçeadalıların miladı olur. Topraklarını kaybetmenin ardından bir de okulları kapanınca çaresiz kalırlar. Çocuklarını okutabilmek için İstanbul yollarına düşerler.

Gökçeada merkezine geldiğimizde ilk olarak Gökçeada-Bozcaada Metropoliti Krilos Drağunis’i ziyaret ettik. Metropolit Krilos’un verdiği bilgiye göre, adada şu anda 105 Rum ailesi bulunuyor ve toplam 167 Rum ömrünü sürdürüyor. Rum nüfusunun yaş ortalaması 70’in üzerinde.

Merkezdeki üç kahveden birini Beşiktaş’ın 1939-1943 yıllarındaki efsane sağbeki Hristo Kaplan işletiyor. 1920’de bu köyde doğmuş. Geçgin yaşına rağmen tüm kahveyi tek başına çeviriyor. Eskiden bu dükkanı Patrik Bartholomeos’un babası Hristo Arhondonis işletirdi. Kaplan, burayı aldıktan sonra restore etmiş. Hristo Bey’in fotoğrafını baş köşeye koymuş. İnönü Stadyumu’nda yaşanan ve bir gencin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan son olayların ardından Beşiktaş hakkında kimselere bir çift laf edemediğini söyledi. Duvarda eski altın ayaklı kadronun posteri varmış, ‘Onlar benim yüzüme bakıp da utanmasın diye posteri oradan indirdim’ dedi…

Yakın arkadaşı ünlü Fenerbahçeli Futbolcu Lefter Küçükandonyadis’i anıyoruz. Artık kış aylarını Yunanistan’da geçiriyor. Sadece yaz aylarında İstanbul’a geliyormuş.

KÖYÜN AŞÇISI MADAM VULA

Tepeköy’de bir hane dışında herkes Rum. Günlerden pazardı ve köyün küçük kilisesinde ayin vardı. Ayinden sonra köy meydanındaki Madam Vula’ya ait kahvede köy sakinleriyle buluştuk. Madam Vula Koşomboli (52), Tepeköy’de doğup büyümüş. 19 yaşında Almanya’ya çocuk bakıcısı olarak gitmiş. Daha sonra bir fabrikada 22 yıl çalışmış. Almanya’da yaşayan bir köylüsüyle evlenmiş. Geçen senenin başında köyüne dönmüş ve bu kahveyi açmış. Köylüler Madam’ı çok seviyor ve ‘O bize Allah’ın bir armağanı’ diyor. Köydeki yaşlılara yemek yapıp kapı kapı dolaşarak dağıtıyor. Tepeköy’de Madam’dan daha genç olan tek bir kişi yaşıyor. Adı Apostolya Kambur (20). Bir ablası var. Evlenip Yunanistan’a gitmiş. Apostolya, annesi ve babasıyla köyde yaşamayı tercih etmiş.

Madam Vula, ‘Hadi, şimdi köyün en yaşlı insanının evine gidelim’ dedi. Madam Kalyopi Sfingoti’nin iki odalı evine vardığımızda 97 yaşındaki kadın evi temizlemekle uğraşıyordu. Biraz rahatsızmış. Biz, Gökçeada’daki Devlet Hastanesi’ne götürmeyi teklif ettik. Madam Vula, teşekkür ettikten sonra hemen telefona sarılıp Metropolit’i aradı. Bir saat içinde köye, Devlet Hastanesi’nden genç bir doktor geldi. Bütün ömrünü bu köyde geçiren yaşlı kadın Türkçe bilmiyor. Kocası 22 yıl önce vefat etmiş. Tarlada, zeytinde çalışarak, hayvanlara bakarak ihtiyarlamış bu küçücük köyde. Kendi işini kendisi yapıyor. Bizi kapıdan uğurlarken ayaklarımızla eşiğe taşıdığımız çamurları süpürmekle meşguldü…

25 kişilik cemaat turistlere gösterilen otantik bir kalıntı gibi

Liman kısmı apartmanlarla kaplanmış, eski sokak dokusu tahrip edilmiş, taştan yapılma bağ evleri çökmüş, kiliseleri yıkıntıya dönüşmüş olsa da otantik bir akseuvar gibi duran Rumları var Bozcaada’nın. 25 kişilik küçük bir cemaat oluşturan Bozcaada Rumları, turistik destinasyonun vazgeçilmez bir parçası bugün. Rehberler büyük şehirlerden gelen turistlere, yoldan geçen bazı yaşlıları işaret ederek, ‘Cenevizlilerden kalma kalenin duvarına yaslanarak yürüyen şu yaşlı kadın bir Rumdur. Efendim Rumlar burada çoook eski zamanlardan beri yaşarlar…’ deyiveriyor. O yaşlı kadın da ansızın bütün gözlerin kendisine yönelmesinden tedirgin, sokakların arasında kaybolmaya çalışıyor.

Çanakkale açıklarındaki Bozcaada’nın eski adı Tenedos. Ağırlıklı olarak Rum nüfus bulunsa da, Osmanlı’dan beri Müslümanlar hep olmuş adada.

Saltolar, Bozcaada’nın belgesellere, filmlere konu olmuş en köklü ailesi. Yüzyıllardır burada yaşıyorlar. Ailenin şimdiki reisi Simyon Salto (67), aynı zamanda Bozcaada Rum Vakfı Başkanı. Dedesi 101 yaşında ölmüş. ‘Babam, eşekten düşüp hayatını kaybettiğinde çok gençti. Sadece 76 yaşındaydı’ diyor gülerek. Bay Simyon, Türk okulunda okumuş. O sıralarda Adaların metropoliti olan din adamının Menderes’le yakınlığı varmış. Başbakan’a rica etmiş ve burada bir Rum ilkokulu açılmış. Simyon Bey’in eşi Madam Eleni, bu Rum okulunda eğitim görmüş. Salto yüzlerce dönümlük bağlarda kendi yetiştirdiği üzümlerden şaraplar yapıyor. Ayrıca, bağların arasında kurduğu bir imalathanede yine kendi yetiştirdiği adanın endemik sayılabilecek domatesinden reçel üretiyor. Adayı terk etmeyen iki oğlu da babalarıyla birlikteler.

ŞARAP YAPAN DİN ADAMI

Hristomo Kutufo (83), Bozcada Meryem Ana ya da diğer adıyla Kemisis Teodoku Kilisesi’nin papazı. Eşi Madam Selyani (78) ile birlikte küçük bir Bozcaada evinde yaşıyorlar. İki çocukları, üç de torunları var. Şimdi Atina’da yaşayan çocukları her yaz Bozcaada’ya geliyorlarmış. Gökçeada’nın Zeytinli Köyü’nden 27 yıl önce buraya göçmüşler. Koyunlarla, zeytinlikle, bahçeyle uğraşıyorlar. Evlerinde, kilisenin bağındaki üzümlerden çok lezzetli şaraplar yapıyorlar. 55 yıllık evliler. Çok da mutlular. Bugüne kadar hiçbir gün kavga etmemişler. Papaz Kutufo, kilisenin çan kulesinden söz etti: ‘Üç katlıydı. Bozcaada’nın kaleden sonraki en önemli sembolüydü. Üstünde çok güzel bir saat vardı ve her saatte bir çalar, adalılara zamanı hatırlatırdı.’ 1984’te kulenin iki katı yıkılmış. Bu sırada yanımıza gelen Simyon Salto da söze giriyor ve Kültür Bakanlığı’ndan bu kulenin yeniden inşa edilmesi için destek talep ettiklerini söylüyor.

Gökçeadalı güzel Apostolya

Bozcaadalı Panayi sana talip

Salto ailesinin büyük oğlunun adı Panayi (31). Bir ara Yunanistan’a gidip TIR şoförlüğü yapmış ama adanın kokusunu unutamadığı için dönmüş. Kardeşi Kosta (24) adanın en genci. Büyükanne Katerina ise tam 90 yaşında. Adanın en yaşlısı.

Ada Rumları için en önemli sorunlardan biri çocuklarını evlendirecek genç bulamamaları. Salto Ailesi de bu sıkıntıyı çekiyor. Bu sırada Gökçeada’nın güzel kızı Matmazel Apostolya’dan söz ediyorum. Panayi, hemen atlayıp, ‘Kaç yaşında’ diye soruyor. Ardından, ‘Güzel mi?’ diye sorunca Kutup, bilgisayarı açıp genç kızın fotoğrafını gösteriyor. ‘Bu kızı bana isteyelim’ diyor. Babası, gülerek lafını kesiyor Panayi’nin, ‘Sen de tam Türkleşmişsin’ diye takılıyor oğluna. Drahoma geleneğinden dolayı kız tarafının talip olması gerekiyormuş. Panayi, kulağıma eğilip, ‘Ben ihtiyarı ikna ederim ama sen araya girip dünürcümüz olur musun?’ diye soruyor. Eh, işte bizim meslekte insanın başına her şey geliyor…

Gökçeada’nın güzel kızı Apostolya, senin fotoğrafını Panayi’ye gösterdik. Sen de bu sayfalarda bu delikanlının yüzünü göreceksin. Niyetin varsa (ve de eğer bizi de düğüne çağıracaksanız) bana çıtlatman yeterli. Drahoma konusunu da kafana takma. Kalender Panayi, ‘Ne gerekiyorsa yaparım’ diyor.

10’NUNDAN BİRİ HUZUREVİNDE

Kilise kayıtlarından Türkiye’deki Rumların yüzde 70’inin yaşının 60’ın üzerinde olduğu görülüyor. Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’nın ‘İhtiyarhanesi’nde 120 yaşlı ve bakıma muhtaç insan var. Buradaki yaş ortalaması 70 civarında. Yani ‘büyük tehlike’ olarak gösterilen bir milletin son temsilcilerinin 10’da biri huzurevinde yaşıyor. Gökçeada’da hayatını sürdüren 167 Rum’un yaş ortalaması 70’in biraz üstünde. Bozcaada’daki 25 Rum ise 68 yaş ortalamasıyla biraz daha genç sayılabilir. Gençler birer ikişer kanatlanıp terk etmiş ülkeyi. Geride yaşlılar, bu topraklara ölesiye bağlı olanlar ve sonsuz uykularını, doğdukları vatan toprağının bağrında uyumak isteyenler kalmış.

EN BÜYÜK KÖYDEN GERİYE KALANLAR

İki yüksek tepenin ortasında kurulmuş köy, tepelere doğru tırmanarak büyümüş. 1950 hanelik köy, 1960’lara kadar Türkiye’nin en büyük köyü olarak kayıtlara geçmiş. Dört eczane, sekiz doktor, iki diş tabibi, üç okul, altı kahve, beş meyhane, irili ufaklı beş de kilise, 12 bin kitaplık bir kütüphanesi varmış. Şimdi sadece 12 hanenin bacaları tütüyor. Onlar da Doğu’dan ve Karadeniz’den gelen Müslüman aileler. Issız sokaklarında, evlerin kırık camlarının ardında, boş koridorlarda, talan edilmiş bahçelerde, harap kiliselerde rüzgarın uğultusundan başka bir ses duyulmuyor.

HERKÜL MİLAS

AB, bize yeniden çok kültürlü yaşama fırsatı kazandıracak

Herkül Milas (65) Ankara’da doğmuş, İstanbul’da büyümüş bir Rum. Robert College’i bitirdikten ve uzun yıllar Türkiye’de ve Yunanistan’da mühendislik yaptıktan sonra Türkçe’den ve Yunanca’dan karşılıklı çeviriler yaparak edebiyata merak saldı. Bu sırada siyaset bilimi okudu. Tarih, siyaset bilimi, edebiyat, dil ve Türk-Yunan ilişkileri konusunda çalışmaları ile başta Abdi İpekçi Barış Ödülü olmak üzere çok sayıda ödüle layık görüldü. Yunanistan ve Türkiye’de yaşayan aşırı milliyetçilerin en büyük ortak noktası Milas. Çünkü her iki kesim tarafından da hiç sevilmiyor. Yunan tarafındakiler ona Türk tezlerini savunuyor diye saldırıyor, bizimkiler ise Yunanistan’ın taşeronluğunu yapıyor diye. Milas ise hiç istifini bozmadan gerçekleri savunmaya devam ediyor. Herkül Milas’la göç, korku, düşmanlık, dostluk ve gelecek üzerine konuştuk.

Yüzyıllarca birlikte yaşamış, birlikte ağlayıp birlikte gülmüş olan iki topluluk arasında ayrılık ne zaman başladı?

– Ayrılığın oluşması için önce grupların ortaya çıkması, ‘sizinkiler’ ve ‘bizimkiler’ fikrinin doğması gerekiyordu. Balkanlar’da, 19. yüzyılın başlarında ve ortalarında gelişen milliyetçilik dalgasıyla oluştu bu gruplaşmalar. En kritik dönem 1908-1912 yılları ile devamında Balkan Savaşı döneminde yaşandı. Bu süreçte büyük çatışmalar ortaya çıktı. Bu çatışmaların ardından etnik arındırmalar başladı. Müslümanlar Balkanlar’dan arındırılmaya çalışıldı, Türkiye’den de Hıristiyanlar gönderildi.

Peki bu yer değiştirme, etnik arındırma, biz bize, diz dize kalma hastalığı hiç bitmeyecek mi?

– Bu soruyu son zamanlarda herkes heyecanla soruyor. Bence artık bitecek. Bildiğiniz gibi Avrupa, arındırma anlayışından dolayı iki dünya savaşı yaşadı. Şimdi, geçmişten ders aldığı için AB bunu aşmaya, artık insanlığın önünden son kullanım tarihi dolmuş bu bayat temcit pilavını kaldırmaya çalışıyor. En azından AB sınırları içinde bu yeni mayanın tutması ilk defa samimi görünüyor.

Yaşananlar, acılar, kavgalar unutulacak mı?

– Bence unutmak kötü bir laf. Unutmak; geçmişle hesaplaşamadığımız için bir kenara koymak anlamına geliyor. Tam tersine hatırlamak ve bir daha bunu yapmamak üzerine geliştirmeli kendini toplumlar ve bireyler. Hatırlayacak, hesaplaşacak ve aşacak. Çünkü ders çıkaracak. Tarih bize defalarca göstermiştir ki, insan yaptıklarından ders çıkarmazsa bunu bir müddet sonra tekrarlıyor.

Türkiye’deki Rum toplumunun geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

– 20. yüzyılın başında İstanbul’da yaşayan her beş kişiden biri Rumdu. Şimdi Türkiye geneline baktığımızda her 60 bin kişinin sadece biri Rum. İstanbul’da kalan sadece bir müze… O da Patrikhane. Durmaksızın bu kurumu düşmanlık için malzeme olarak kullananlar da bunu böyle görmelidir. Ama çok önemli bir müze. Yaşatılması gereken bir müze. Bunun etrafında küçük de olsa bir cemaatin kalmasına herhalde izin verirler diye düşünüyorum.

Madem ki bir müzeye dönüştü, Patrikhane’den niye korkuluyor o zaman?

– Milliyetçi çevreler bu korkuyu yayıyor. Almanlar Yahudilerden korkuyordu. İsrailli milliyetçiler Araplardan, Arap milliyetçiler İsraillilerden korkuyor. Korku, milliyetçiliğin temel refleksidir. Türkiye’de bir kısım insan Patrikhane’yi yok etmek istiyor. Yunanistan’daki milliyetçiler de camileri toptan yıkmak istiyor. Karşılığı olmayan bu korku tam bir hastalıktır. Bunlar düşmansız yaşayamazlar. Rumlar olmazsa mutlaka başka bir düşman yaratacaklar. Yunanistan’dakiler de Türkler olmazsa başka bir tane. Ama AB, bize yeniden çok kültürlü, dilli ve dinli yaşama fırsatını kazandıracaktır. Yunanistan’ın adalarında Almanlar ve İngilizler yaşamaya başladı. Eskiden bir ev almak bile mümkün değildi. Ayrıca, mülk alan kendini güvende hissetmiyordu. Şimdi, durumlar değişti. Değişen yaşam biçimleri, yeni kuşakların kendi kafalarıyla düşünecek kadar iyi eğitim görmesi eski ve köhnemiş anlayışları ortadan kaldıracaktır.

NEREDE YAŞARLAR?

HALİÇ KİRLENİNCE ŞİŞLİ’YE GEÇTİLER

Rumlar, İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’da yaşıyorlar. İstanbul’da Kurtuluş, Feriköy, Bakırköy, Yeşilköy, Yeniköy, Şişli, Kandilli ve Adalar’da (Burgaz ve Büyükada) ikamet ediyorlar. Üzerinde fırtınalar kopartılan Fener ve Balat’ta toplam 10 hane Rum kaldı. Yurtdışına göçen Rumların bir kısmı gitmeden önce evlerini sattı. Çok sayıda Rum ise, durumlar düzelir de tekrar evime dönerim, umuduyla mülkünü elinde tuttu. Ama, evdeki hesap çarşıya uymadı. Binalar önce işgalcilerin eline geçti, ardından Kayyım’a oradan da Hazine’ye…

NEREDE OKURLAR?

10 okulda 221 ÖĞrencİ kaldI

Rum okulları Osmanlı dönemde modernizme kapılarını açan ilk kurumlar oldu. Birçok okul, tutucu Hıristiyan çevrelere rağmen seküler bir eğitimi öne çıkardı. Din ve sosyal hayat arasındaki ayırımın altını ilk onlar çizdi. Bir zamanlar binlerce öğrencisi olan bu eğitim kurumları bugün yüksek tavanlı avlularında çocuk seslerine hasret ayakta kalmaya çalışıyor. 38 yıl boyunca Zoğrafyan Rum Lisesi’nde öğretmenlik ve müdürlük yapmış olan Dimitri Frangopulo (77) ile okullardaki eski ve yeni öğrenci sayısı üzerine konuştuk. ‘1950’lerde 55 okul vardı. Bunlardan 45’i ilkokul, 5’i ortaokul 6’sı ise liseydi. 1949-1950 öğrenim yılında Rum okullarında 5 bin 13 öğrenci vardı. Araya giren olaylar sonrasında 1973-1974 dönemine gelindiğinde toplam okul sayısı 45’e, öğrenci miktarı ise 2 bin 469’a geriledi. Şu anda toplam 10 ilköğretim okulumuz var. Bunlardan 3’ü hem ilköğretim hem de lise olarak çalışıyor. Yeşilköy, Langa, Zapyon, Kadıköy, Maraşlı, Büyükada ilköğretim okullarıyla Zapyon, Zoğrafyan ve Fener Rum Lisesi’nde 2004-2005 öğretim yılında toplam 221 öğrenci okuyor. Galata ve Zapyon’daki yuvada ise sadece 16 çocuğumuz eğitim görüyor.’

İBADET YERLERİ

Tek bir kiliseye 18 kişi düşüyor

Türkiye’de şu anda büyük bir kısmı faal olmayan toplam 68 Rum Ortodoks kilisesi var. Bunların 55 tanesi İstanbul’da, 5’i Gökçeada’da 1 tanesi ise Bozcaada’da. Türkiye’deki toplam Rum nüfusu dikkate alındığında, tek bir kiliseye 18 kişi düşüyor. Bunların dışında Hatay’da toplam 7 kilise var. Mersin’de ise 2 kilise bulunuyor. Fakat Hatay ve Mersin’dekiler adları her ne kadar Ortodoks Rum olsa da aslında Arap Ortodokslarının kiliseleri.

ORHAN TÜRKER (Araştırmacı)

Rumların gitmesiyle İstanbul’un ışıkları sönerken Atina bir yıldız gibi parladı

Orhan Türker (56) yazdığı kitaplar ve araştırmalarıyla, İstanbul’u kıyı bucak bilen birkaç İstanbullu’dan biri. Rumların göç serüveninden sonra İstanbul’un çok kültürlü yapısının ve geleneksel mimarinin, yaşam tarzının nasıl altüst olduğu konusunda çok çarpıcı tespitlerde bulunuyor: ‘Rumların İstanbul’daki varlığı Tanzimat’tan beri Türkiye’nin Avrupa’ya dönük yüzünü oluşturuyordu. Modernleşme hareketleri, sosyal hayatın değişmesi, kadın-erkek eşitliğinin gelişmesi, özellikle hafta sonu tatillerinde giyim kuşama özen gösterilmesi Rumların etkisiyle oldu. Toplu göçlerin başladığı 6-7 Eylül olayları ve 1964 tarihi ise, İstanbul’daki modern hayatın ve çağdaş kentin çökmesinin miladıydı bana kalırsa. Bugüne kadar geçen 40 yıl içinde kent hálá eski haline dönemedi. Onların yerine gelen kent kültüründen nasibini almamış yeni göçmenler yarattı bu çarpıklığı. Ve tam tersi bir şekilde, o tarihlerden sonra Yunanistan’ın kalkınması ivme kazandı. Çok iyi yetişmiş yüzlerce doktor, hemşire, sanayici, lokantacı, mobilyacı, demirci, eczacı Yunanistan’a hediye edildi. İstanbul’un ışıkları sönerken, Atina bir yıldız gibi parlamaya başladı. Biz bunu kendi ellerimizle yaptık. Bugün Atina Faliron sahil şeridinin dörtte üçünün İstanbullu Rumların tapulu malı olması da işin mali yanını gösteriyor.’

ALEKSİS ALEKSANDRİS (Yunanistan Başkonsolosu)

Ortak şirketlerimiz mucizeler yaratacak

Yunanistan İstanbul Başkonsolosu Aleksis Aleksandris (55) de İstanbullu bir Rum ailenin çocuğu. Cihangir’de doğmuş, yaz tatillerini Büyükada’da geçirmiş, Kurtuluş’ta büyümüş. Dedesi eczacıymış. Genç yaşında saray başeczacılığına kadar yükselmiş. Geçtiğimiz yıl İstanbul’a tayini çıkınca çok sevinmiş. Şimdi çalıştığı ofis, doğduğu Sait Paşa Yokuşu’nun hemen bitişiğinde. Çocukluk arkadaşlarını bulmuş, Büyükada’ya gitmiş, ‘Adadaki faytonların kokusunu bile özlemişim’ diyor. Bir de eskiden bu topraklarda Rumların bir milletvekili bile olduğunu hatırlatıyor: ‘Burada yaşayan Rumlar, Yunanistan ve Türkiye gibi iki komşu milletin arasında köprü rolü oynuyordu. Bu köprü büyük oranda tahrip oldu. Bakın 1959’da Karamanlis Türkiye’ye geldiğinde Başbakan Menderes’in tercümanlığını DP İstanbul Milletvekili Aleksandros Hacopulos yapmıştı. Ne demek istediğimi anladınız mı? Bir başka nokta daha var: Son beş yıl içinde çok sayıda Türk ve Yunan şirketi ortaklık kurdu. Hem iki ülkede ortak iş yapıyorlar, hem de dünyanın sayısız ülkesinde sırt sırta çalışıyorlar. Göreceksiniz, önümüzdeki yıllarda bu ortak şirketlerimiz dünyada mucizeler yaratacak. Ama, bakın son birkaç aydır sadece 70 Yunan şirketi bize başvurarak Yunanca ve Türkçe bilen elemanlara ihtiyacı olduklarını bildirdiler. Yok ki, sağlayalım. İşte, o Rumlar gitmeseydi bu iletişim sorunu çözülürdü.’

DENİZDEN HAÇ ÇIKARMAK

Hazreti İsa, 25 Aralık günü dünyaya geldi. 1 Ocak’ta sünnet oldu. Yıllar sonra bir 6 Ocak günü Ürdün Nehri’ne girerek vaftiz oldu ve Yahudilik’ten Hıristiyanlığa geçti. Ortodoks Hıristiyanlar bu yüzden 6 Ocak’ı tüm dünyada denize haç atma töreni ile kutluyorlar. Ortodoks din adamının suya attığı haçı gençler dalıp çıkarmaya çalışıyorlar. İlk bulan gence, bir altın zincir ve bir haç hediye ediliyor. Haliç kirlendiği için yapılamayan bu tören son üç yıldır yapılıyor. Dimitri Karayani, bu konudaki tartışmalara şöyle cevap veriyor: ‘Haç atılan denizin bulunduğu toprak bizimdir gibi bir anlayış olamaz. Yapılan sadece dini bir ibadettir. Bence, tarih bilmeyenler, dine saygısı olmayanlar bu ibadete karşı çıkıyor. Eskiden Müslüman delikanlılar da altın madalyonu almak için Rum gençleriyle yarışırdı. Şimdi, denize atlayacak Rum genç bile zor buluyoruz. Zaten bir avuç insan kaldık, bırakın da bu insanlar Allah’a bildikleri gibi yönelsin.’

Bir zamanlar İstanbul’un sokakları çok neşeli, çok renkliymiş

Panayot (41) ve Jaklin Özkurkudis (35) çifti Kurtuluş’ta yaşıyor. Bay Panayot, geleneksel Türk el sanatları okumuş. Patrikhane’de çalışıyor. Ermeni Jaklin Hanım ile altı yıldır evliler. Oğulları Hristo (3) ve kızları Ağapi Christina (1.5) ile mutlu bir hayat sürüyorlar. Panayot Özkurkudis, kitapların içinde büyümüş, gelenekleri araştırmış, bu konuda engin bilgilere sahip. Bize de Rum geleneklerini anlattı:

Bizde de aileler genel olarak erkek çocuğu tercih eder. Böylece hem soyun süreceğine inanıyorlar hem de kız çocuklarına vermek zorunda oldukları drahomadan kurtulacaklarını düşünüyorlar.

Bebek doğunca, çocuğun ve lohusanın kötü ruhlar, cinler ve Nerades adı verilen su perilerinin etkisinde kalacağına inanırız. Kötü ruhlardan korunmak için bebeğin ilk kakası, alt beziyle paspasın altına konulur. Misafirler onun üstüne basarak geçer ve böylece anne ve bebek nazardan, büyüden ve kötü huylu perilerden korunur.

Yeni doğan çocukların göbek bağları çocuklar evlenene kadar ikona dolabında saklanır. Çocuklar evlendiklerinde bu göbek bağı bir kör kuyuya ya da denize atılır. Çünkü anne ile çocuğun bağının ancak o zaman kopacağına inanılır.

Rum matem evinde, ölünün 40’ı çıkana kadar aynalar örtülerle kapatılır, müzik dinlenmez. Kimse saçını taramaz, boyanmaz, saç sakal tıraşı olmaz, kendini acısına verir. Neşe, canlılık simgesi kırmızı giysiler bir yıl boyunca rafa kaldırılır.

Eski adı Tatavla olan şimdiki Kurtuluş semti, karnavalları en güzel, en renkli kutlayan muhit olarak bilinir. 97 yaşında ölen dedem, o dönemki karnavallar sırasında sabahlara kadar gülüp eğlenildiğini anlatırdı.

Fener’dekİ Vatİkan SPEKÜLASYONU

Son beş-altı yıldır Rumların Fener ve Balat’tan mülk aldığı, burayı Vatikan benzeri bağımsız bir yer haline getirecekleri spekülasyonu yapılıyor. Fatih Tapu Müdürlüğü’nde yaptığımız bir araştırmada son 20 yıl içinde Rumların mülkiyetine geçen sadece iki bina tespit edebildik. Bu binaların ikisi de Patrikhane duvarına bitişik. Birinde Patrikhane’de çalışan bir hizmetli oturuyor, diğeri de Patrik’in makam aracının garajı. 1986’da İçişleri Bakanlığı, Patrik aracının güvenli bir garajda muhafazasını istemiş. Patrikhane bahçe kapısını genişletme iznini Anıtlar Kurulu’dan alamadığı için ikinci binayı satın alarak garaja çevrilmiş. Hepsi bu. Patrikhane’de yaşlı bir Metropolit’le sohbet ettik: ‘Çocukluğumuzda bir şehir masalı vardı. Sultanahmet’te bir dehliz var; içine giriyorsun ve taa Heybeliada’dan çıkıyorsun diyorlardı. Biz de buna inanırdık. Fener ve Vatikan meselesi de bu efsaneye benzedi. Söylediğiniz maksatla evleri satın almak amacımız yoktur. Biliyorsunuz ki, yıllar içinde yüzlerce Rum binası Hazine’ye geçti. Şu anda Kayyım idaresinde onlarca ev var. Kilise kayıtlarından bu semtten yurdışına gidenlerin nerede yaşadığını biliyoruz. Böyle bir hedefimiz olsaydı, onların mülklerine sahip çıkmalarını sağlardık. Alamancı dediğimiz yurttaşlarımızın kaçı Türkiye’ye döndü ki, Rum asıllı olanlar evine geri gelsin. Suları tersine akıtmak mümkün değil. Ve Rumların Vatikan kurmak gibi deli saçması bir fikre kapılacak kadar geri zekalı olması söz konusu olamaz…’

ÇANAKKALE’NİN RUM ŞEHİTLERİ

Çanakkale Savaşı’nda Türk Ordusu’nda çok sayıda Rum da savaşmış. Alay tabipleri ve eczacılar genelde Rumlarmış. Konuştuğum Rumlardan bir kısmı dedesinin Çanakkale’de savaştığını söyledi. Bunlardan biri mali müşavir Vasil Lemapulo, ismini taşıdığı dedesinin Çanakkale’de tabip olarak savaştığını söyledi. Kemal Demirel’in tarihi belgelere dayanarak yazdığı ‘Anafartalar’ın Beş Günü’ adlı kitabında da Asteğmen Dr. Lemapulo ile Mustafa Kemal’in sohbetine yer veriliyor. Yaşı 90’ları aşmış birkaç kişi de Atatürk’ün arkadaşı Dimitriyoti adında doktor bir yüzbaşıdan bahsetti. Çanakkale’de şehit olan bu yüzbaşı, büyük kahramanlıklar göstermiş. Şimdi yurtdışında yaşayan ailesine madalyalar verilmiş. Nerede yattığını bilen yoktu. Çanakkale Şehitliği’de 57. Alay’da mezar taşını bulduk. Atatürk’ün Nutuk’ta, ‘57. Alay eğer süngü takıp düşmanı göğüslemeseydi, şimdi bu vatanın semalarında başka bir bayrak dalgalanıyor olacaktı…’ dediği efsane 57. Alay’da.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: