İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Resmi Tezin Yeni Çizgisi Üzerine

Hakikaten resmi tez eski söyleminden ve tutumundan vazgeçiyor ve yeni bir açılım mı sergiliyor? Yoksa bu kez de eski tez yeni bir üslup ve yöntemle mi sunuluyor?

——————————————————————————–

Agos

19/01/2005 Hrant DİNK hdink@agos.com.tr

——————————————————————————–

BİA (İstanbul) – Geçtiğimiz hafta CNN Türk’te Mehmet Ali Birand’ın Türk Tarih Kurumu’na bağlı Ermeni Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir’le yaptığı söyleşi ve bu söyleşiden çıkarılabilecek sonuçlar üzerine derin analizler yapılması gerekiyor.

Bu söyleşi öylesine bir meydan okuma havası yarattı ve de deneyimli gazeteci Mehmet Ali Birand tarafından öylesine bir üslupla sunuldu ki, “İşte nihayet Türk tarafı inisiyatifi ele alıyordu, hem uluslar arası arenada Ermenilere, hem de ilgili diğer uluslara hadleri bildirilecek; Türkiye’nin bilimsel refleksi hayli sert olacak; Türkiye sorunu uluslar arası hakemliğe taşıyacak; Almanya’dan Talat Paşa Davası’nın yeniden ihyası talep edilecek; Türkiye içine ve dışına yönelik yeni araştırmalar Ermenilerin 90. yılı andıkları bu yıl içinde yayınlanacak ve sonuçta da bu olayın bir soykırım olmadığı, olsa olsa karşılıklı mukatele olarak adlandırılabileceği ispatlanacaktı.”

Mehmet Ali Birand’ın üslubuyla; “Oh be, çok şükür sonunda yeni ve doğru bir tutum takınılıyor”du.

Peki Türk resmi tezinin şu anda başında olan insanların bu tutumu ne kadar yeni? Hakikaten resmi tez eski tezlerinden ve tutumundan vazgeçiyor ve yeni bir açılım mı sergiliyor?Yoksa bu kez de eski tez, yeni bir üslup ve yöntemle mi dile getiriliyor?

İşte iki hafta sürecek bir yazı dizisiyle bu analizi yapmaya çalışacağız.

Yazı dizimizin ilkinde kendi analizlerimizden ziyade bazı karşılıklı yazışmalara yer vereceğiz. Bu mektuplar Türk Tarih Kurumu’ndan Hikmet Özdemir’le benim, benimle Hikmet Özdemir ve Taner Akçam’la Hikmet Özdemir arasında geçtiğimiz yılın Ağustos ayında yapıldı.

Bu mektupları bugün günyüzüne çıkarıyoruz çünkü geçen hafta CNN Türk’teki sözünü ettiğimiz programın ardından Radikal gazetesinin Ankara muhabirlerinden bir meslektaşımız aradı ve Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile bir görüşme yaptığını ve Halaçoğlu’nun benimle Taner Akçam’a ilişkin ilginç bir iddiada bulunduğunu belirtiyor ve görüşümüzü soruyordu. Halaçoğlu şöyle demişti:

“Biz Ermeni tarafıyla her zaman görüşmek ve tartışmak istiyoruz, ama onlar bundan kaçınıyorlar. Nitekim geçen yıl da Taner Akçam’a ve Hrant Dink’e çağrıda bulunduk ama onlar buna yanaşmadılar.”

Hayır, Halaçoğlu’nun iddiasının “Çağrıda bulunduk” tarafı doğru ama “kaçındılar” tarafı yanlıştı.

Dolayısıyla şimdi bize düşen, ilkin bu çağrı ile cevapları yayınlamak ve daha sonra da bu yeni sürecin analizini yapmak.

AGOS okurları geçen yıl Türk Tarih Kurumu’nca yayınlanan “Ermeniler: Sürgün ve Göç” adlı kitaba ilişkin yazarımız Taner Akçam ile kitabın yazarlarından Prof. Dr. Kemal Çiçek arasında süren tartışmayı anımsayacaklardır.

Taner Akçam bu kitabı yazan tarihçilerin tercüme hataları ve belge tahrifatları yaptıklarını ispatlıyor, Çiçek ise yapmadıklarını savunuyor ve Akçam’a yükleniyordu.

Özdemir’den çağrı

İşte tam o günlerde aynı kitabın yazarlarından Prof. Dr. Hikmet Özdemir’den bir mektup aldım.

Hikmet Özdemir 2 Ağustos 2004’te gönderdiği mektupta AGOS’un 9, 16 ve 23 Temmuz 2004 tarihli sayılarında, Türk Tarih Kurumu’nca yayınlanan ve yazarları arasında kendisinin de bulunduğu “Ermeniler: Sürgün ve Göç” adlı kitaba ilişkin Taner Akçam’ın değerlendirmelerini okuduğunu ve benim aracılığımla kendisine ve AGOS’a şu önerilerde bulunulduğunu belirtiyordu:

“1. Türk – Ermeni ilişkilerinde ‘1915 olayları’ ile ilgili iki farklı tezi savunan akademisyenler olarak Sn. Taner Akçam ve ben, AGOS Genel Yayın Yönetmeni’nin başkanlığında ve yalnızca AGOS Genel Yayın Yönetmeni’nin belirleyeceği 100 seçkin davetlinin hazır bulunduğu özel oturumda uygar bir şekilde, farklı tezlerimizi ortaya koyalım.

2. Özel oturumda kullanmak istediğim süre en az 10 saat olmak durumundadır.

3. Özel oturumun gerçekleşmesi için benim açımdan 3 Ocak 2005 Pazartesi ve devam eden günler uygundur. (Sayın Akçam’ın programına da elbette uyabilirim.)

4. İstanbul’da veya Ankara’da bir salon bulunması için -gerekiyorsa- yardımım olabilir.”

Hikmet Özdemir mektubunu şu sözlerle bitiriyordu:

“Böyle bir ‘özel oturum’ ile yüzlerce yıl birbirine güvenerek yaşayan farklı dinlerden iki halkın, 1915 yılında yaşadıkları bu çok dramatik gelişmenin karanlıkta bırakılan ayrıntıları 90. yılında belgeler ışığında ortaya konulabilir; -belki de- bilimsel ölçütlere dayalı ‘yeni bir söylem’ seçeneği doğabilir.

Sizin ve Sayın Taner Akçam’ın yanıtını en kısa sürede ve heyecanla bekliyorum. Selam ve Saygılarımla.”

Akçam’ın cevabı

Özdemir’in mektubuna Taner Akçam’la birlikte ayrı ayrı verdiğimiz yazılı yanıtların ise ortak yanı şuydu:

Bu daveti yeni bir açılım olarak değerlendirmek gerekirdi ve olumlu yanıt verilmeliydi. Ancak buluşmanın olumlu ve yararlı sonuçlar verebilmesi için önerinin çok daha doğru zeminlere oturtulması gerekiyordu.

Bu zeminin nasıl olması gerektiği ise, mektuplarımızda çok açık ve net bir şekilde dile getiriliyordu.

Taner Akçam’ın 20 Ağustos 2004 tarihli mektubunun tam metni şöyleydi:

“Sevgili Hikmet Özdemir

Uzun bir yaz seyahatinden yeni döndüğüm için mektubuna ancak cevap verebiliyorum. Bundan dolayı özür dilerim. Mektubun ve önerilerin konusunda ise şunları söylemek isterim:

Senin de yayıncılarından birisi olduğun kitap, akademik ölçüler içerisinde bir ‘cinayet’ telakki edilmelidir. Ben senin Almanca bilmediğini tahmin ediyor ve hiç istemediğin kötü bir tuzağın parçası haline getirildiğine inanıyorum. Öncelikle yapılması gerekli olan şey, kamuoyundan özür dilemektir, diye düşünüyorum.

Hiç kimsenin Türk insanını, Türk okuyucusunu enayi yerine koyma, onu açıktan ve bilerek kandırma hakkına sahip olmadığına inanıyorum. Mektubunda bu konuya değinmemiş olmandan üzüntü duydum.

Sanki, ortada hiçbir ciddi hata yokmuş gibi, ‘iki farklı tezi tartışalım’ demek pek doğru bir tutum değil gibi geliyor bana. Ortadaki problem, ‘farklı tezler’ sorunu değil, bilim adına açıktan, bilerek işlenmiş bir ‘suç’a ilişkindir. Farklı tezleri tartışmadan önce, ortada duran bu açık belge tahrifatı olayı düzeltilmek zorundadır.

Gene de benim eleştiri yazılarıma bu şekilde cevap vermen ve beni tartışmaya çağırma inceliğin için sana teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten de Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, 1915 üzerine farklı düşünen insanların medeni bir tarzda tartışmalarını sağlamaktır. Şu anda görevde bulunduğun Türk Tarih Kurumu’na ve sana bu bakımdan çok önemli görevler düştüğüne inanıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi yetkilileri sürekli olarak, ‘bu işi tarihçilere bırakalım’ diyordu ama devletin resmi kurumları ve ‘Resmi Tez’ olarak bilinen fikirleri savunan tarihçileri, 1915 konusunda farklı düşünen insanları suçlamak ve karalamak ötesinde pek bir şey yapmıyorlardı. Sen, bana yaptığın açık çağrı ile, bu ilkel tutumun aşılması gerektiğini de göstermiş oluyorsun. Bu nedenle de seni ayrıca kutlamak isterim.

Tarih Kurumu’ndaki resmi konumunla, geleneksel politikalarda önemli değişikliklerin yapılmasının başını çekmeni canı gönülden arzu ederim. Benim de bu konuda elimden geleni yapacağımdan en ufak bir kuşkun olmasın. Tarih üzerine açık konuşmak bizlerin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir.

Sevgili Hikmet,

Yaptığın teklife prensipte evet demekle birlikte, biçimi konusunda ciddi kuşkularım olduğunu dile getirmek isterim. Birincisi, senin de kabul edeceğin gibi, bilim adamları arasında ‘tezlerini getir, tartışalım’ biçiminde, maç havasında bir tartışma yapılmaz. Ayrıca, 1915, sosyal, siyasal, hukuki, psikolojik boyutları ile birçok akademik disiplini kapsayan bir konudur ve ben tek bir akademisyenin bu konuların tümüne birden hakim olabileceğine inanmam.

Bu nedenle, iki akademisyenin, bildiklerini yarıştırması yerine, konuların ciddi olarak tespit edilerek, uzman kişilerin de dahil edilmesiyle, bir toplantılar dizisinin yapılmasını daha uygun bulurum.

Öncelikle yapılması gereken, ‘tarih üzerine nasıl konuşmak gerekir’ sorusuna bir cevap aramak ve bu tartışmada kullanılacak kavramlar konusuna aydınlık kazandırmaktır.

Çünkü, örneğin, 1915’e soykırım deyip geçmemek gerektiği konusundaki bir tartışma bana çok anlamlı gelmiyor. ‘İnsanlık suçu’ desek, veya ‘etnik temizlik’ desek yapılanlar daha mı az ayıp veya daha mı az kötü olacak?

Bugün, uluslar arası hukuk açısından bile, insanlık suçu ile soykırım kavramları arasındaki fark hemen hemen ortadan kalkmış gibidir. Bu nedenle, galiba, öncelikle, iki insanın karşılıklı gelip maç havasında tez tartışmaları yerine, ‘Tarih üzerine nasıl konuşmak gerekir’ sorusunu açıklığa kavuşturmak ve kullanılacak kavramların konusunda netlik sağlamak gerekir. Aynı kavramlara, farklı içerikler yüklendiği noktada ortada pek tartışmadan söz edilemez.

Dolayısıyla, ortada olan problem bir tek Taner Akçam ve Hikmet Özdemir’in problemi değildir. Tüm Türk tarihçilerinin sorunudur. Benim önerim, bu konuda eleştirel düşünen Türk tarihçilerinin de katılacağı iki veya üç günlük bir sempozyum düzenlemek ve bu sorunları farklı açılardan enine boyuna orada ele almaktır. Bu toplantı veya toplantıların, dinleyicilerin kim olacağından bağımsız, basına açık yapılmasının da son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Yapılabilecek bu tür bir veya birkaç toplantının içeriği, teknik organizasyonu vb. konularında AGOS’u ve Hrant Dink’i de bilgilendirerek, bana doğrudan yazabilirsin. Amerika’da, kızımla yalnız yaşadığım için, buradan istediğim an ayrılma şansına sahip değilim. Önümüzdeki yılın Nisan ayında bir konferans için Avrupa’da olacağım. O zaman daha doğrudan konuşma imkanımız olabilir. Eğer biçimi ve kapsamı konusunda anlaşabilirsek, Nisan ayında bir tartışma toplantısı da organize edebiliriz.”

Benim cevabım

Benim yanıtımın tam metni ise şöyleydi:

“Sayın Prof. Dr. Hikmet Özdemir,

2 Ağustos 2004 tarihli mektubunuzun içeriğini Taner Akçam’a ilettim ve sonunda kendisinden size ulaştırmam ricasıyla bir mektup aldım. İlişikte Akçam’ın size gönderdiği cevabı bulacaksınız.

Kendi adıma ise, düşüncelerimi şöyle sıralayabilirim:

Teklifinizi destekliyor ve hayli önemsiyorum.

‘Ermeni Soykırımı’na ilişkin konuşmaların (tartışma dememek için) Türkiye zeminine çekilmesi ve bu sorunun bu topraklarda konuşuluyor olması en birincil adımdır. Bu sorunun uluslar arası politikanın sofrasından çekilmesi gerekir ve teklifiniz bu yönde atılmış önemli bir adımdır.

Konuşmaların karşılıklı bir meydan okuma havasından ziyade birbirini anlamaya ve empati oluşturmaya yönelik olmasında sonsuz yarar vardır.

Bu konularda konuşmaya iştirak edecek veya yönetecek kişilerin kurumların ehilli ve isabetli kişiler olması da konuşmalarda tutturulacak üslup kadar önemlidir.

AGOS gazetesi ve bendeniz bu durumda haddini ve çapını aşan bir işe soyunmakta sakınca görürüz.

Bizim için aslolan, örneğin Türk Tarih Kurumu gibi ciddi bir kurumun bu tür işlere soyunması ve demokratik konuşma ortamları sağlamasıdır.

Bu açıdan bakıldığında, böylesi bir toplantının Türk Tarih Kurumu’nca düzenlenmesi, TanerAkçam’ın ve daha da önemlisi ‘Türk resmi tezi’ karşısında yer alan içerden ve dışardan akademisyenlerin ve aydınların bu toplantılara çağrılması çok daha doğru bir yöntemdir. Türk Tarih Kurumu’nca düzenlenecek böylesi bir toplantının yöneticisi durumunda da Türk Tarih Kurumu’nun Sayın Başkanı’nın dışında birinin aranması gereksizdir.

Yok eğer Türk Tarih Kurumu kendisini doğrudan konuşmacı bir taraf olarak görüyor ve aynı zamanda toplantıyı yönetmeyi de mahzurlu buluyorsa, bunu da demokratik bir duruş olarak görmek mümkün ve o taktirde bu işlerde tecrübeli bir sivil toplum örgütünün böylesi toplantılar düzenlemesi niçin düşünülmesin? Örneğin TESEV veya benzeri birkaç kuruluşa niçin teklif götürülmesin?

Akçam gibi, benim de şahsi kanaatim o ki, bu tür bir toplantının, sadece iki karşılıklı bilim adamınca yapılmasından ziyade, disiplinlerine hakim birkaç kişiden oluşan geniş katılımcı gruplarca ve birkaç günlük bir çalışma içinde yapılması daha yarar sağlar. Böyle bir çalışma ortamına sunabileceğimiz her tür katkı için ise, hem AGOS olarak hem de Hrant Dink olarak elimizden gelen her tür çabayı göstermeyi yurttaşlık görevi sayarız.

Lütfen önerilerimizi karşılıklı olarak geliştirelim ve 90. yılında dünya Ermenilerinin baskısıyla dünya genelinde bu sorun konuşulurken biz de dünyaya ‘Sizin aracılığınıza ya da baskınıza ihtiyacımız yok, biz zaten kendi ülkemizde ve kendi aramızda bu sorunu konuşuyoruz’ diyebilelim.

‘Yeni bir söylem’ çabanıza aynen iştirak ediyor ve çalışmalarınızda başarılar diliyorum.”

O ki durum böyle…

Görüldüğü gibi Hikmet Özdemir’e hem Taner’in hem de benim verdiğimiz yanıtlarda “kaçma” ya da “kaçınma” gibi bir durum söz konusu değil.

Üstelik biz hâlâ geçtiğimiz yılın Ağustos ayında gönderdiğimiz mektuplarımıza yanıt bekliyoruz. Bu yanıtın gelmemiş ya da bu kadar geciktirilmiş olması ortada bir soru olarak dururken, sayın Halaçoğlu’nun gazeteci arkadaşlara “kaçındılar” şeklinde bir açıklama yapması, doğruyu yansıtmıyor.

Zaten de asıl sorun bu maç havasındaki yaklaşımın halen sürdürülmesi.

Oysa tarihe bakış bir başka ahlaki yaklaşım gerektiriyor.

Peki Türk resmi tezinin yeni temsilcilerinin bu “yeni” diye adlandırılan yaklaşımlarında bu empatik ve bilimsel üslup geçerli mi?

Asıl analizi işte bu nokta üzerine odaklaştırmak gerekiyor. (HD/BB)

…..

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: