İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Neo-antisemitizm ve gayrimüslim düşmanlığı

AB ile müzakere sürecinde, yeni üye ülkelerde olduğu gibi bizde de milliyetçi dalganın yükselmesi doğal ama olaylara, başta medya, aklıselimle yaklaşılmazsa sonuç vahim olabilir

MURAT NECİP ARMAN

1930’lar Almanya’sında yapılan tartışmaların neredeyse aynısını yaşıyor gibiyiz. Bu yıllarda, özellikle basında yer alan birçok köşe yazısında, Alman ırkından gelmeyenler ırkçı saldırılara açıkça hedef gösterilmiyor ancak; tüm ekonomiyi onların idare ettiği, toplumsal yapıyı bozabilecek faaliyetler içinde oldukları gibi tezler sıklıkla işleniyordu. Bu durum Alman halkı üzerinde hastalıklı bir korunma refleksi yarattı ve iş, gaz odalarında Yahudilerin ve Çingenelerin yakılmasına kadar uzandı.

Benzer biçimde, son dönemde, özellikle ulusal televizyonlarda yoğun bir biçimde misyonerlik faaliyetleri, Fener Rum Patrikhanesi’nin haç çıkarma töreni, yabancılara toprak satışı üzerine yapılmış programları seyrediyoruz. Hatta bazı haber bültenlerinde, apartman kiliselerle ilgili haberlerin hemen arkasından, ABD’de faaliyet gösteren bir uzay tarikatının Türkiye’de yaptığı cinsel motiflerle süslü bir toplantı birkaç gün boyunca arka arkaya verilerek bir bilinçaltı bağlantılandırma çabasına da tanık olduk. Benzer yayınlar 1990’ların başlarından itibaren ABD’de de yapılmış, İslam’la ilgili her haberin arkasından bir terörist eylemin haberi yayınlanarak insanların bilinçaltında İslam ve Müslüman terörist motifleri ilişkilendirilmeye çalışılmıştı. Bu yayıncılık faaliyetinin ne kadar başarılı olduğunu 11 Eylül’den sonra Amerikan halkının Müslümanlara yaklaşımı sayesinde test etme şansımız oldu. Müslümanların terörist olduğuna şartlandırılmış Amerikan halkı, ordusu Afganistan’a yahut Irak’a saldırırken en ufak bir itiraz dahi geliştirmedi.

Yine, bir siyasi parti ile bağlantılı olduğunu gizleme gereği duymayan ulusal bir televizyon kanalında, yılbaşı günü yapılan yayında Yahudilerin lanetlenmiş bir kavim olduğu, bu nedenle tüm Yahudileri yok etmenin Müslüman’ın boynunun borcu olduğu uzun uzun anlatıldı. Elbette adını “selam”dan alan bir dinin, bir ulusu olduğu gibi lanetlemiş olmasının mümkün olup olmadığı teolojik bir tartışmanın konusudur, ancak bu cümleyi alenen sarfetmenin hiç değilse bir suç olduğu unutulmamalıdır(1). Bu neo-antisemitizm neredeyse tüm yayın organlarında pervasızca işlenirken, İsrail’in Filistinlilere yönelik vahşi saldırıları sayesinde, bu tehlikeli ırkçılık türü kitlelerin nazarında meşruluk kazanıyor.

Atalarımızın yaptığını yaparız

Benzer bir yaklaşım Patrikhane konusunda yaşanıyor. Patrikhane’ye ve Türkiye Ortodokslarına saldırı neredeyse bir koalisyon eliyle yürütülüyor. Bu konuda milliyetçiler, ulusalcılar ve İslamcılar üç koldan Patrikhane’yi ihanetle itham ediyorlar ve iş Ortodoks Noeli’nde Boğaz’dan haç çıkarma ritüelini protestoya kadar varıyor. MHP Genel Başkanı Bahçeli, Adana’da yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “İstanbul’da piskopos, elindeki haçı Haliç’e atıyor. Diğerleri de haçı Haliç’ten çıkararak kendince bir gelenek oluşturmaya çalışıyor. Bunu 81 yıldır görmüyorduk, üç yıldır AKP iktidarında ne oluyor da görüyoruz? Fakat ülkücüler kayıklarla Haliç’te gezip mesajı veriyorlar. ‘Zamanında atalarımızın yaptığını yine yaparız’ diyorlar. Haliç’ten haç çıkarmak, İstanbul’u Konstantinopolis yapmak istemek demektir.” Tarihi hatalar ve kışkırtma yüklü bu konuşmanın Müslüman olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yeni bir 6-7 Eylül yaşatmak dışında ne yararı olabilir? Yüz binlerce seçmeni olan bir siyasi partinin, hem de hukukçu olan genel başkanının TC Anayasası’nın 24. maddesinde zikredilen “14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir” hükmünden haberinin olmaması sanırım mümkün değildir. Ancak Türkiye’nin üzerinde dolaşan, uzun yıllardır şahit olmadığımız bu yeni gayrımüslim düşmanı tutum, sonuçlarının ne olacağına aldırmadan kitleleri ajite ediyor.

Milliyetçi dalganın yükselişi

Yazının başında da belirttiğim gibi, 1930’lar Almanyası ile bugün yaşadıklarımız benzerlikler gösteriyor. Umarım Türkiye’de aklıselim galip gelir ve bu tehlikeli durum korkutucu sonuçlara ulaşmaz. Ancak olayın bir de şu boyutu var: 1 Mayıs 2004 itibarı ile AB’ye üye olan on ülkenin tamamına yakınında, müzakere sürecinde benzer milliyetçi ve şovenist tutumlar itibar kazandı. Egemenliğin bir kısmının devredileceği düşüncesi, bu ülkelerde de milliyetçi partilerin propaganda malzemesi haline geldi ve oylarını artırdılar. Azınlıklar meselesi de Doğu Avrupa ülkelerinin gündeminden uzun süre düşmedi. Ancak tam üyelikle birlikte tartışmanın şiddetinin azaldığına ve politik istikrarın sağlandığına tanık oluyoruz. Bizim de benzer bir süreçten geçtiğimiz ve Helsinki’den (1999) sonra inanılmaz bir dönüşüm yaşadığımız düşünülürse bu tartışmaları daha serinkanlı karşılamak durumunda olduğumuz sonucuna varılabilir. Ancak böyle düşünüldüğünde dahi, Türkiye’nin çok özel bir ülke olması, müzakerenin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine nazaran daha uzun ve sancılı geçeceği gerçeğinden hareketle, bu yeni dalganın bu ülkelerde yaşanandan daha ağır bir sosyal tahribat yaratacağı sonucuna varılabilir.

Tüm bu gerekçelerle, en azından ulusal basının tartışmayı daha serinkanlılıkla sunmak konusunda bir sosyal sorumluluğu olduğunu anımsaması gerekiyor. Siyasi partiler, siyasal rant uğruna tehlikeli oyunlar oynayabilir. Nitekim Bahçeli’nin konuşmasında buna benzer bir durumu yaşadık. Ancak basının bu noktada aklıselime yaklaşması tartışmanın tüm tarafları açısından hayırlı olacak. Yoksa yeni bir 6-7 Eylül vakasının sonuçları, bir öncekinden çok daha ağır olur.

MURAT NECİP ARMAN: 9 Eylül Üni., araş. gör.

1. TCK 216: “(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: