İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Misyonerlik üzerine (2)

Mehmet Nuri YILMAZ

MİSYONERLİK üzerine yazdığım yazıyla ilgili olumlu-olumsuz bazı tepkiler aldım. Bugünkü yazımın bir bölümünü okuyucularımdan gelen bu tepkilere ayırmak istedim.

Kendimce önemli bulduğum bazılarını, yerimizin izin verdiği ölçüde dikkatlerinize sunarak, konuyu bu yönde ele almak istiyorum:

Almanya’dan yazan İnal Ata adındaki okuyucum şöyle diyor:

‘Biz üçbuçuk-dört milyon insan, kırk yıldan beri Avrupa’da Hıristiyanların arasında yaşamaktayız. Hangimiz Hıristiyan oldu veya oldurulduk da, Türkiye’de, Müslüman ülkede, yüz bin mensubu bulunan bir Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bulunduğu ülkede, insanlar Hıristiyan olacak?’

İsviçre-Zürih’ten yazan H. Sözer Ölmezgil de şu ifadeleri kullanıyor:

‘Üç-beş yıl öncesine kadar misyonerlik faaliyetleri sınırlı ya da yasaktı. Sayın Başbakan’ın İtalya’da imzaladığı anlaşma ile meşruiyet kazandı ve aleni hale geldi. 17 Aralık zirvesinden sonra ise bunun önüne geçmek artık imkánsızlaştı.

(…) Sayın Yılmaz, din, ‘Allah’a gidilen yol’ demektir ve ta Adem’den beri bu yolların birleştiği tek nokta ALLAH’tır. Siz, sadece kendi yolunuzun doğru olduğundan dayanakla, insanların din özgürlüğüne, seçme hakkına hazımsızlık gösteriyorsunuz. Anayasal hakları inkár etmek değil midir bu?’

* * *

Her şeyden önce şunu ifade etmem gerekir; ne İslam’ın, ne bu güzel dine inananların Hıristiyanlık karşısında herhangi bir korku veya komplekse sahip olmaları düşünülemez. Çünkü İslamiyet son dindir, en mükemmel dindir ve bütün dinlerin tekamüle ulaştığı son merhaledir.

Müslümanlığın ortaya koyduğu tez, kendinden önceki dinlerin antitezi değil, tamamlayıcısıdır. O kadar ki, Hz. Davud’u, Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı ve onlardan önce gelmiş bütün peygamberleri kabul ve tasdik etmeden Müslüman olunamaz. İslamiyet’in, kendinden önceki dinlere karşı duyduğu saygı ve tolerans, böyle bir iman anlayışından kaynaklanmaktadır.

Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasında temelde birlik bulunmasına rağmen, her iki dinin omurgasında ayrılıklar vardır. Bunlar, teslis (üçleme) ve tevhid (birlik) kavramlarıdır. Hıristiyanlık anlayışına göre Tanrı kavramında üç alt anlam vardır: ‘Baba-Oğul-Kutsal Ruh.’ Tanrı kavramı, bu üçlüyü kapsar ve içerir. İslam ise Allah’ın birliği üzerinde hassasiyetle durur.

Kuran’da ise İsa’nın bir insan ve peygamber olduğu ısrarla vurgulanır. Nitekim, bir ayette şöyle deniyor: ‘Ey kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin, Tanrı hakkında yalnız gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Tanrı’nın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı dölleyen sözü ve kendisinden bir ruhtur. Tanrı’ya ve peygamberlerine inanın. Üçtür demeyin, vazgeçin. Bu hayrınızadır. Çünkü tanrı tektir, O’nun şanına bir oğul yakışır mı? Göklerde ve yeryüzünde olanların hepsi O’nundur. O’nun kendi birliğine tanıklığı yeter.’ (Nisa-171)

Birçok Hıristiyan düşünürü bu üçleme inancına karşı çıkarak Tanrı’yı inkár noktasına gelmiştir. Nitekim Victor Hugo, Hıristiyanlığın bu anlayışına karşı isyanını yaptığı şu ateşli hitabesiyle dile getirir:

‘Eğer Tanrı tiyatro oyuncuları gibi bir taht üzerine oturmuş bir nevi papa ve imparator, bulutlar içinde başının üstünde bir kuş, sağında bir melek, solunda bir peygamber, sapsarı ve çivilerle delinmiş oğlu kolları arasında, ilahiler dinleyen kıskanç bir varlık, haydutları inlerinde kutsayan, babalarının hatasından çocuklarını sorumlu tutan, Le Pere Duchene (Fransız devrimine karşı halkı isyana çağıran gazete) gibi elinde büyük bir kılıç tutan, üstümüze Nemrud’u, Keyhüsrev’i saldırtan, bizi Keykavus’a ısırtan, Atilla’yı bacaklarımıza dolayan Tanrı ise… Evet, ey papaz, ben o Allah’a karşı münkirim (inkárcıyım).’

* * *

Hugo ve diğer düşünürlerin reddettiği Tanrı, şüphesiz İslamiyet’in Tanrı’sı değildir. Bunlar Hıristiyanlıkla hesaplaşmışlardır.

Şu veya bu dine girmek, hatta inanmak veya inanmamak insanların tasarrufunda olan bir iştir. Bu noktada zorlama, baskı ve dayatma gibi yöntemler İslam’a göre, insanın ve inancın doğasına aykırıdır. Herkes dinini serbestçe seçebilmelidir.

Şu da bilinmelidir ki; biz Avrupa’da insanlarımızın dini ihtiyaçlarını karşılamak üzere camiler açıyoruz. Hiçbir zaman İslam misyonerliği yapmıyoruz. Bizim ülkemizde yaşayan Hıristiyanların ve diğer dinlerin mensuplarının dini ihtiyaçlarının karşılanması için açılan ibadethaneleri de inanç hürriyetinin çok tabii bir gereği olarak karşılıyoruz.

Bizim karşı olduğumuz, dinin özgürce seçimi değil, tek yönlü bir çıkar ilişkisinin konusu haline getirilmesidir. Kurgulanmış bazı emeller adına, yoksulları, gençleri ve bazı etnik grupları hedefleyen art niyetli siyasi bir çalışma haline dönüştürülmesidir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: