İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Soykırım iftirasında Kıbrıs taktiği ve `Şike´ kokuları

Sadi SOMUNCUOĞLU

17 Aralık”ın üzerinden sadece 22 gün geçti.

Kıbrıs ve Güneydoğu”dan sonra Ermeni soykırımı iftirasında da Türkiye”nin başına nasıl çoraplar örüleceği netleşmeye başladı.

Sevr ruhu ve aynı muhiplerin tam desteğiyle Kıbrıs taktiği uygulanarak, Türkiye ve Türk dünyasının idam fermanın imzalattırılmak istendiği bu büyük oyunda maalesef yine sadece seyirci konumundayız.

Bunu anlamak için AB”nin 6 Ekim”de yayınladığı Etki Raporu”na bakmamız yeterlidir. Raporda, Kafkaslar vurgusu yapıldıktan sonra Türkiye”nin”milli tutumunda ısrarlı, AB politikalarına katılmakta mütereddit olduğu” belirtilerek, birkaç yıl içinde AB”nin dış politikasıyla uyum sağlamamız gerektiği dikte edilmiştir.

Hemen ardından Ermenistan”la, diplomatik ilişkilerin kurulması, sınır kapısının açılması, “1915-16”daki trajik olaylar konusunda uzlaşmaya varılması” ve “Ermenistan-Azerbaycan arasında Yukarı Karabağ ihtilafından doğan gerilimi yumuşatmada Türkiye”nin katkıda bulunması” istenmiştir.

Hepsinden ilginci, “Türkiye ve Orta Asya”nın Türki dillerin konuşulduğu bölgeleri arasında siyasi ve kültürel bağların varlığı ve ülkelerindeki rejimlere muhalif belirli Türki grupların Türkiye”deki mevcudiyeti, bölgedeki ülkelerle olan ilişkilerde gerilimi tetikleyebilir.” görüşüne yer verilmesidir.

Demek ki AB, Türk dünyası ile ilişkilerimizi de asgariye indirmemizi hatta kesmemizi talep etmektedir. Bu tespitten sonra tarihi gerçekleri, hem bu iftirayı başımıza musallat edenlerin ağzından bir kez daha hatırlamak ve hem de 84 yıl önce çizilen stratejinin hala nasıl geçerli olduğunu görmek için 20 Nisan 1920”ye gidelim.

Savaş amaçlarından birisinin Ermenistan”ın özgürlüğe kavuşturulması olduğunu belirten Lord Curzon, bu açıdan ağır bir manevi sorumlulukları bulunduğunu hatırlatır.

Konu Erzurum”un Ermenilere verilip, verilmeyeceğidir ve Curzon, burasını Türklere bırakmanın bağımsız bir Ermenistan”ı imkansız hale getireceğini, Konferansı etkileyen nedenlerin ahlaki olmaktan çok stratejik olduğunu, Kurulun bu bakımdan gelecekteki ihtimalleri de gözden geçirmesi gerektiğini anlatır.

Curzon”un devamında söyledikleri ise bugün etki raporunda çok diplomatik bir dille ifade edilen Türkiye-Türk dünyası ilişkilerine yönelik talebin tarifi gibidir.

Curzon, “Büyük bir Pan-İslam ya da Pan-Turan hareketi ortaya çıkabilir ve böyle bir halde, Londra Konferansı, genellikle dünya barışı bakımdan Türkiye Müslümanları ile daha Doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da yeni bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.

Ermenilere aslında söz verme anlamına gelen bazı güvenceler verilmiştir.” der.

Bunun üzerine İngiliz Başbakanı Lloyd George”un söylediği, “Bir toprağı kağıt üzerinde vermekle Ermenilere karşı haksızlık etmiş olacağız.

Yardım için ABD”den bir ölçüde para toplanması ihtimali var ise de, Erzurum”un ele geçirilmesi için gereken 3-4 tümenin ABD”ce gönderilmesine hiçbir ihtimal görülmemektedir.

Erzurum, Ermenilere verilecek olursa Türklerin tek cevabı Ermeni kırımı olacaktır.

O zaman müttefik devletler ne yapacaklardır?” şeklindeki itirafları, bu meselenin gerçek sorumlularının da adresi niteliğindedir.

İşte bu Sevr”ciler şimdi, hem de Kıbrıs”ta izledikleri taktiği aynen soykırım iftirasında uygulamak üzere düğmeye basmışlardır.

Taktik, meseleye önce AB”nin taraf olması, sonra da Türkiye”nin üyelik hayalinin şartı yapılmasıdır.

1995”te Gümrük Birliği uğruna Şilen, ardından 1999”da adaylık, 2002”de müzakere tarihi alma uğruna AB”nin Kıbrıs”ta resmen taraf olmasının kabul ettirilmesi, bugün de müzakerelerin başlaması için Rum kesiminin tanınması dayatması ile karşı karşıya kalınması gibi, 17 Aralık masasına oturularak, hem soykırım iftirasının resmen Türkiye-AB meselesi yapılmasına rıza gösterilmiş, hem de bunun şart olarak önümüze konmasına göz yumulmuştur.

Zaten Dışişleri Bakanı Gül, daha Annan Planı görüşülürken, Kıbrıs”taki çözümün Dağlık Karabağ”a da model olacağını söylememiş miydi?.. Bu sebeple 6 Ekim-17 Aralık arasında izlenen politika, daha doğrusu politikasızlığın sorgulanması gerekmektedir.

6 Ekim”de yayınlanan etki raporunda “trajedi” denmişti.

Bundan sonra Hollandalı Parlamenter Eurlings”in Avrupa Parlamentosu için hazırladığı raporda da, benzer ifadeler yer almış, raporun Dışişleri Komisyonu”nda 3 Aralık”ta yapılan görüşmelerinde verilen soykırım iftirasına ilişkin önergeler bile reddedilmişti.

Ancak zirveden iki gün önce medyamızın büyük bölümünün Yeşiller”in Türk bayraklı, Türkçe pankartlı başarılı şovu sayesinde “zafer” diye sunduğu Avrupa Parlamentosu”ndaki oylama sırasında verilen önergelerle, soykırım iftirası şartı rapora eklenmiştir.

Tüm bu süreçte Türkiye ilginç bir şekilde sessiz kalmıştır.

AP kararlarının bağlayıcı olmaması sebebiyle meselenin önemsenmediği söylenmiştir ama bu ne doğrudur, ne de mazerettir.

Çünkü Parlamento”daki oylamadan çok önce piyasaya sürülen 4 zirve karar taslağının hepsinin 21.maddesinde ilk kez ve sadece Türkiye için, “Avrupa Parlamentosu raporunun dikkate alınacağı” davul-zurna ile duyurulmuştur.

Ancak Türkiye, tümüyle tarih almaya ve Kıbrıs tartışmalarına odaklandırıldığından bu madde “es” geçilmiştir.

İşte bundan alınan cesaretle, Eurlings”in bile raporunda açıkça yazamadığı, komisyonun reddettiği soykırım iftirası son dakikada rapora konulmuştur.

Ve 17 Aralık zirvesinde 21.madde aynen kalmış, dolayısıyla “AB fatihleri” diğer hususlar gibi soykırım iftirası şartını da kabul etmiştir.

Sıra Kıbrıs”ta olduğu gibi bu gerçeğin Türkiye”ye hazmettirilmesine gelmiştir.

Tabii yine AB”nin ve muhiplerinin belirlediği şablonda.

AP”daki oylamada eklenen 40.maddede, “Geçmiş trajik deneyimlerin açık bir şekilde üstesinden gelinmesi amacıyla, muhtemelen bağımsız uzmanlardan oluşan çift taraflı bir komite tarafından desteklenecek bir uzlaşma sürecinin Türk ve Ermeni hükümetlerince sürdürülmesi gerektiğine inanılmakta..” denilmiştir.

Ne ilginçtir ki, zirveden 12 gün sonra Milliyet Gazetesi”nde yayınlanan ve bugüne kadar yalanlanmayan haberde, AKP yönetiminin, “Ermeni soykırımını” AB sürecinde Kıbrıs”la birlikte Türkiye”yi en çok zorlayacak sorun olarak belirlediği vurgulanarak, Başbakan Erdoğan”ın da sıcak olduğu şu formülün geliştirildiği duyurulmuştur: “Ermeni sorununun çözümü siyasi ve dış politik bir konu değildir.

Bu sorunun çözümü ilgili ve taraf devletlerce değil, bilimsel ve tarafsız vasfı tartışmasız olarak kabul edilecek bir heyet tarafından belirlenebilir.

Kurulda ağırlıkla bilimsel bağımsızlıkları ve otoriteleri kabul görmüş tarihçiler yer almalı.

Böyle bir kurul, AB, BM ya da uluslararası meşruiyeti olan bir kuruluş bünyesinde görev yapabilir.

Türkiye, böyle tarafsızlığı tartışmalı olmayacak bir kurul tarafından Ermeni sorununa getirilecek tanımı kabul edecektir.

Bu tanımın AB nezdinde Ermeni sorununun çözümü konusunda çıkış kabul edilmesine de hazırdır.” Haberde, Türkiye”nin oluşturulacak tarafsız kurula kendi tarihçilerini verme konusunda ısrarlı olmayacağı ve tarihçilerin mümkünse Türk ya da Ermeni olmaması yolunda görüş ileteceği de kaydedilmiştir.

AKP”nin, AP”nin tekliflerini hemen devreye soktuğu hatta daha da ileri götürdüğü görülmektedir.

Batı”nın adeta peşinen kararını verdiği bu konuda, yapılacak tanımın kabulüne hazır olunduğunun ilanı ve bu çalışmalarda Türk uzmanların devre dışı bırakılmasının planlanması, kendi idam fermanımızı onaylamaktan başka bir şey değildir.

Ne yazık ki bu fermanın bugün ya da 17 Aralık”ta değil çok önceden onaylandığının karineleri de mevcuttur.

Erdoğan”ın daha Başbakan olmadan yine tarih alınmasının peşinde koştuğu 2002 Kopenhag Zirvesi öncesinde Le Monde muhabirinin, “AB”ye girmeden önce Ermeni soykırımını tanıyacak mısınız?” sorusunu, “Ermeni soykırımı var mı yok mu, gerçek manada cevap bulmak gerekir” diye cevaplaması, Ermeni gazetecinin bile, “Daha önceki Türk yöneticileri sözde veya iftira derdi.

Siz kullanmıyorsunuz, farklı mı düşünüyorsunuz?” sorusunu yöneltecek kadar dikkatini çeken “sözde veya iftira” ifadelerini hiç kullanmaması, Brüksel Zirvesi”nde ise bu ifadeleri kullanmanın çok da fark etmediğini söylemesi gibi…Erdoğan, son olarak “Kendi gölgesinden kaçan bir ülke olmayacağız.” sözleri ile soykırım iftirası konusunda, “Türkiye gibi büyük bir ülkenin tarihiyle yüzleşeceğine inanıyorum.” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Chirac”la tuhaf bir paralelliğe düşmüştür.

Kıbrıs”taki “çözüm çözümsüzlük değildir, hep bir adım önde olacağız” sloganları ile yürütülen sürece benzemiyor ve “şike” kokuları gelmiyor mu? Türkiye”nin düşürülmek istendiği büyük tuzak ve meselenin özü ortadadır.

Bu ise Sevr”de ortaya konulan, 2004 yılında da etki raporu ile diriltilen Türkiye-Türk dünyası irtibatını kesmek için araya konulan tampon Ermeni devletinin güçlendirilip, büyütülmesidir.

İşte bugün bunu gerçekleştirmenin yegane malzemesi de, olmadığını en iyi kendilerinin bildiği soykırım ve bunun Türkiye”ye kabul ettirilmesidir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: