İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İhtiyarlar

İhtiyarlar. Hayat düşmanları. Yenisini düşünmeye vakitleri kalmadığından bildiklerini muhafaza etmek için çırpınıyorlar

YILDIRIM TÜRKER

Hep evhamlı oldum. Şu an bile evham kelimesine aşina olmayan çok kişi olabilir mi diye evhamlanmaktayım. Ama küçük yaşımdan beri evhamlarımla başa çıkmaya çalıştım, bu konuda kendime ciddi bir eğitim programı uyguladım. En gençken bile evhamın ihtiyarlamakla bağlantılı olduğunu hissediyordu bir yanım. İhtiyar olmak istemiyordum. İhtiyarlar gibi olmak da. Yanılmıyorsam evhamın, ihtiyarlığına sığınmış müstafilerin önde gelen gereçlerinden biri olduğuna aymıştım. İhtiyarlığın evhamdan zevk almakla; hatta varlık nedenini evham üstüne inşa etmekle dolaysız bir ilişkisi olduğunun farkındaydım.

İhtiyarlık yaftası çok uzak bir ihtimal olmaktan çıkalı, yarı yolun ötesini devireli ‘ihtiyarlamak’ kavramı üstüne daha çok düşünür oldum. İhtiyarlığın yaşla, yaş almakla, vücudun hatta dimağın yaşlanmasıyla açıklanamayacağını biliyorum. Yaş aldıkça ihtiyarlamanın insan kumaşında nasıl tiftimelere neden olduğu, kendini nasıl belli ettiğiyle daha çok ilgiliyim.

Hayır, kanımca ihtiyarlamak sadece yavaşlamayla, tembelleşmeyle, yorgunlukla, boyun eğmeyle açıklanabilir bir şey değil. İhtiyarlamanın en çarpıcı göstergelerinden biri, ıskalandıkça doyurmamış bir ömrün öcünü kara bir cepken gibi giyinip dünyayı hizaya getirme diline sarılmak. İhtiyarlıyorum, ölüm kapımın eşiğinde evhamına yaslanarak gecikmiş olduğunu için için hissetmekte olduğu ikbale çocuklaşarak ulaşmaya çırpınmak.

Yalçın Küçük’ün ömrünü ‘tarihi değiştirecek olan adam’ olma hayaliyle yaşayageldiğini bilen bilir. Hem eksantrik hem kahraman, hem putkıran hem Ortodoks olmak için zıplaya zıplaya en fazla güldürmüş siyasi kimliktir kendileri. Daha çocuk yaşımızda kendisini Lenin zannettiğini söyleyip biz yüzüne gülerdik. Sonraları farklı masaların bilgesi olmayı denedi. Rahatlıkla çeşitli insanlara ‘Başkanım’ dedi. Reddedildikçe hırçınlığı arttı. Unutuldukça; artık kimselerce ciddiye alınmadığını, müritlerinin nicelik ve nitelik açısından epeyi düşmüş olduğunu gördükçe Zeki Müren’in son günlerini aratmayacak bir kisveye bürünüp en enfantil iddialardan alternatif bir Türkiye hatta dünya tarihi yazmaya soyundu. Artık çoktan düşüncenin sınırlarını aşıp gösteri dünyasının fanfarını arkasına almıştı. Yatkındı, zaten siyasi kimliğini oluşturan her durakta Şarlovari bir duruşu olmuştu. Büyük gazetelerin magazin eklerinde söyleşiye çıkıyor, popülerliğini artırmak için hedef kitle filan ayırt etmiyordu. Paranoya diskuru üstüne, külyutmazlık müsameresine dönüştürdüğü ilkel kimliğiyle titrek bir ihtiyar olarak bütün aile halkını mutsuz etmeye, töhmet altında bırakmaya, berbat bir milliyetçilikle onu bunu vatan haini ilan etmeye çalışan polis emeklisi bir copu kalkmaz olarak revaç kazandı.

Yüzyıl başına ait bir sinsi ırk-gizli Yahudi diskuruyla kendini en uyanık ‘çağı çözmüş’ olarak sunmaya çalışıyor. Zekası kıt, muhayyilesi kıt, köyün sahte peygamberi edasıyla kafasında kalpak, boynunda simli kızıl şalı, konuştukça konuşuyor. Dediklerini ciddiye alan yok; ama bu gösteri herkesi gıdıklıyor.

………………………………..

Öte yandan Ecevit çiftinin son atağı karşısında şaşkınlıkla gülümsüyoruz. Beyefendinin, yine Yalçın Küçük’ün müthiş ifşaatı sonrası gündeme gelmiş Musul konusunda bilip de bizlerle paylaşmadıkları varmış. Meğer İnönü’nün vasiyeti varmış. Ecevit’e, Musul’u ne yap et topraklarımıza kazandır diyesiymiş. Onun da besbelli Atatürk’ten yüklenmiş olduğu bu vasiyeti Ecevit, huzuruna çıktığı Cumhurbaşkanı’na çoktan iletmiş. Zamanıdır, demiş. Koşullar uygun, demiş.

Musul’u almak vasiyet edilmiş görev, boynumuzun borcu. Hazır Musul’u almışken Yahudilere kalmadan Eflak ve Boğdan’ı da alsak, diyenler çıkacaktır. Sakın şaşırmayın.

Rahşan hanımın derdiyse daha vahim. Gizli Hıristiyan misyonerlerin çabalarından mustarip, dininin tecavüze uğradığından müşteki. Dinibütün bir Müslüman aydını olarak bu acıyla yaşamak istemiyor, o da vatandaşlarını ve üst düzey sorumluları ikaz ediyor.

İhtiyarlamanın ille de cereyansız bir yerde bir koltuğa gömülüp torun yolu gözlemek olmadığını; dünyayla ve gerçeklik duygusuyla usulca vedalaşırken kararmış bir hırsın eteğine yapışıp acıklı kurnazlıklarla gündem tutma çabasının ihtiyarlığın en sıkıcı görüntüsü olduğunu bir kez daha hatırlatıyorlar bize.

Ama bu insanlar zaten ihtiyardı. En ikonoklast geçindikleri dönemde bile statükocuydular. Geçirdiği büyük rahatsızlık sonrası memlekette milliyetçi muhafazakâr (aman modernite kısmını unutmayalım) gazete olmadığından dem vurarak kısa yoldan milletinin ve dininin nemli kucağına sığınıveren Serdar Turgut’a şaşırdınız mı? Sağlıklı günlerinde sergilediği putkırıcılık temrinlerini hatırlamayan var mı? Mizahını gözüdönmüş bir ırkçılık, mıymıntı bir cinsellik gıdıklayıcılığı, patronla cilveleşme karikatürü üstüne kurmuştu. Marduk’a ve ‘Önce vatan’a vardığında zaten gidecek başka kapısı kalmamıştı.

En açık sözlü, en külyutmaz, en endişeli aydınlar olarak ellerinde demet demet komplo teorileri ile durdukları yerden bize parmak sallıyorlar. İhtiyarlar. Hayat düşmanları. Yenisini düşünebilmeye vakitleri kalmadığından bildiklerini muhafaza etmek için çırpınıyorlar.

Aynı karanlık kuyuların dibinden ses veriyorlar. Korku kışkırtıcılığı, komplo ticareti yapıyorlar.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: