İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bu da cabası

Gündüz Aktan

17 Aralık zirvesi öncesinde Fransa bizim üyeliğimize itiraz eden ülkelerin başında geliyordu. Hatta Chirac, yeni AB Anayasası’nın referandumunu olumsuz etkilemesin diye, bize müzakere tarihi verilmesini erteletmeyi dahi düşündü. Sosyalist Parti’nin anayasa lehine oy kullanacağı anlaşıldıktan sonra, zirve kararındaki ifadeyi kabul etti.

Fransız kamuoyunun Türkiye’nin üyeliği aleyhine dönmesinde, Fransız siyasi elitinin etkisi yadsınamaz. İktidar partileri UMP ve UDF içinde, Alman sağı gibi, ‘imtiyazlı ortaklığı’ savunanlar çoğunluktaydı. Bu nedenle Chirac, müzakerelerin açık uçlu olmasında ısrar etti; süreç sonunda imzalanacak ‘giriş antlaşması’nın halkoyuna sunulmasını temin için de bir anayasa değişikliği yapılması sözünü verdi. Fransa böylece üyeliğimizi zorlaştıran ve kısıtlayan ağır şartların zirve metnine sokulmasına öncülük etti.

Öte yandan bu ülke BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ile birlikte, Annan’ın Kıbrıs’a ilişkin raporunun kabulünü önlüyor. Bu tavrıyla Kıbrıs sorununu üyeliğimiz aleyhine kullanma seçeneğini elinde tutmak istediği izlenimi veriyor.

Ama Fransa’nın bizi en çok rahatsız eden tutumu, Ermeni ‘soykırımı’ ile ilgili. 1915 olaylarını önce ‘trajedi’ olarak niteleyen Fransız yöneticiler, kısa zamanda soykırım ibaresini kullanmaya başladılar. Dışişleri Bakanı Barnier soykırım konusunun müzakere masasında olacağını söyledi. Chirac da bir televizyon mülakatında Türkiye gibi büyük bir ülkenin tarihiyle yüzleşeceğine inandığını ifade etti.

Türkiye, önümüzdeki süreçte Kıbrıs ve Ege sorunlarını bir şekilde çözer, siyasi kıstas niteliği kazanması muhtemel ‘azınlık’ sorununa da bir çare bulursa, geriye Ermeni soykırımı iddiasını aşmak kalacak. Bir siyasi kıstas olmasa da, soykırım konusunda Ermenileri tatmin edemezsek, Fransa’daki Ermeni toplumu dolayısıyla, yapılacak halkoylaması soykırım konusuna odaklanabilir.

Aslında bu sorunu çözmek o kadar da zor değil. 1948 tarihli ‘Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin 5. ve 6. maddelerine göre soykırım suçluları yetkili mahkemelerde yargılanır. Yani soykırıma yargı karar verir. Bu açıdan Fransa’nın Ermeni soykırımı konusunda çıkardığı yasanın hukuki temeli zaten yok.

İngiliz kraliyet savcısı, 1. Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin Malta’da topladığı Türk sanıklar hakkında, delil yetersizliğinden dava açamadı.

Yani değil soykırım, herhangi bir suç işlendiğine ilişkin bir yargı kararı dahi yok.

Bu durumda Fransa, Sözleşme’nin 9. maddesine göre, ‘Ermeni soykırımı’ ile ilgili olarak, Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmak ve sözleşmenin ‘uygulanmasını, yorumunu ve amaçlarının yerine getirilmesini’ istemek hakkına sahip. Türkiye bu süreci engelleyemez. (Ermenistan’ın bugüne kadar bu yola gitmemesinin nedeni, davayı kaybetme ihtimalinin güçlü olmasından kaynaklanıyor.)

Bir başka yol da, Fransa ile birlikte konuyu Lahey’deki Uluslararası Daimi Hakem Mahkemesi’ne götürmek. Bu durumda soykırım suçunun geriye dönük olarak uygulanmasını da kabul edebiliriz. Tahkim süreci -tanık, kanıt ve sanık yokluğunda- arşivler, diğer tarihi belgeler ve toplu mezarlara ilişkin adli tıp çalışmalarına dayanabilir. (Ermeniler bu yönteme de aynı nedenle itiraz ediyor.)

Soykırım konusunda üçüncü taraf aracılığıyla bir çözüme varıldıktan sonra Ermenilerle uzlaşmamız kuşkusuz daha kolay olur.

Bu arada Fransa’nın da geçmişiyle henüz yüzleşmediğini hatırlamakta yarar var. Cezayir’i bir tarafa bıraksak bile, Sözleşme’nin 3. maddesi (e) fıkrasına göre, Vichy rejiminin Yahudi soykırımına iştirak ettiği herkesin bildiği bir gerçek. D’Estaing’in cumhurbaşkanlığı döneminde Bütçe Bakanlığı da yapan Papon hakkında, Vichy rejiminde kaymakamvekiliyken Yahudileri toplayıp Nazi toplama kamplarına gönderdiği için dava açılmış; sanık soykırıma iştirakten değil de, ‘insanlığa karşı suç’ işlemekten mahkûm olmuştu.

Fransa bizim tarihimizle yüzleşmemizi neden istiyor dersiniz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: