İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

radikal: Dünyanın en yaşlı şirketi Türkiye´de

Funda Özkan

Amerikalı kahve devi (ki Türkiye’de birinci yılını kutluyor) Starbucks, Türk kahvesini dünyaya tanıtacakmış. Önce Ortadoğu ülkelerinde ürün gamına ekleyecekmiş.

Kahveyi kimlerden öğrenmiş olursak olalım, 1500’lerden beri Türk kahvesi içiyoruz. Avrupa da bizden öğrendi, bu nefis aromayı.

‘Başarılı İnsanların Karar Anı’ adlı kitabı yazan, Zaman gazetesi ekonomi köşe yazarı Fikri Türkel, kitabında Financial Times’ın iki yıl önce yayımladığı ‘Türkiye’ ekinin kapağını hatırlatıyor:

‘Dört obje: Asker, cami, bayrak ve futbol.’

Son dönemde özellikle konfeksiyonda Türkiye’nin dünya çapında marka çıkarmasının mücadelesini verenlerin başında gelen, İstanbul Tekstil Konfeksiyon İhracatçılar Birliği (İTKİB) Başkanı Süleyman Orakçıoğlu’nun

‘sunuş’ yazısını yazdığı kitapta Fikri Türkel, Türk girişimcilerinin başarılarını ve bu başarıyı sağlayan karar alma süreçlerini kaleme almış. İlginç bir bölümü sizlere aktarmak istiyorum, Samatya’da terk edilmiş bir binanın tarihi önemini…

1600’lü yıllarda bir rivayete göre Körebe, bir diğer rivayete göre Avedis isimli kazan ustası simyacılığa merak sarar. Altın bulma gayretiyle kendi halinde deneyler yapar. Simyacının bulduğu alaşım, 1623’te başlayıp, bugünlere gelen İstanbul zillerinin de temeli olur. Padişah’ın ödülüyle Mızıkayı Hümayun’un zillerini yapmaya başlar. Mehter Takımı’nın yanında saray çalgıcıları da Zilciyan’ın müşterisi olur.

380 yıllık şirket değilse de, üretimden bahsediyoruz.

Cumhuriyet sonrası önce ekonomik kriz, ardından Varlık Vergisi yüzünden Zilciyan ailesinin önemli bir kısmı ABD’ye göç eder. İstanbul’da kalan Mikail Zilciyan ise ‘işin püf noktası’nı bilen kişidir.

Ailedeki usul şudur: Zil yapımının sırrını ailenin en büyük oğlu öğrenecektir.

Amerika’ya göç eden kol, İstanbul’a sık sık gelip yardım isterler, işin püf noktasını bilen akrabalarından.

Zilciyan’ın ünü cazla başlar, rock’a sirayet eder. Hatta Ringo Starr’ın, yıldızlığa bu zillerle yükseldiği kabul edilir.

Ailenin Amerika’daki fertleri A.Zildjian, Türkiye’dekiler ise K.Zildjian markasını tercih ederler.

Zilciyanlardan geriye kalan tek usta Mehmet Tamdeğer’in “Bu zillerin her biri Picasso tablosu gibi” sözünü özellikle dikkatlerinize sunuyorum.

Fikri Türkel, hediye ettiği kitabını “Başarı sürekli olursa anlamlıdır” diye imzalamış. Doğru söze ne denir? Markalaşma yolundaki Türkiye’nin 380 yıl sonra da başarılarının hatırlanmasını dileyelim.

İftiharımız tavukgöğsü

Türkler sanayileşmeye çok yıllar önce inanmaya başlasaydı, Danone gibi uluslararası bir kuruluş olur muydu? Olurdu da, atalarımızın yiyeceği yoğurdu, Fransızlar yerine biz sanayi ürünü haline getirebilirdik. Yıllar öncesinin ‘geçmiş olsun’ yakınması bu.

Danone, 1997 yılında Sabancı Grubu’yla ortak girmişti Türkiye sütlü ürünler ve şişelenmiş su pazarına. Geçen yılın sonunda ortaklıkları bitti, Sabancı tüm hisselerini Danone’a devretti. Danone Süt Grubu Genel Müdürü Serpil Timuray, bir yandan Türkiye’de büyürken, diğer yandan da Türk kültürünü dünyaya tanıtma peşinde olduklarını söylüyordu, geçenlerde sohbetimizde. Fransa’da bizim kazandibi ile tavukgöğsünü denettiriyorlarmış. Beğenilmiş de…

Deprem manifestosu

Prof.Dr. Ahmet Mete Işıkara’nın ‘Depremle yaşamayı öğrenmeliyiz’ sloganı kadar popüler olması gereken bir slogan daha var:

“Deprem fayı değil, sosyal fay öldürür.”

Çoğunluk bir türlü kavrayamadı, ‘depremle yaşamayı öğrenmek’ demek, çürük binalarla hayatımızın kumarını oynamak değil.

Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanvekili Emre Aykar anlattı. Birlik olarak ‘deprem manifestosu’ hazırlıyorlarmış.

Belediyelerden, Sayıştay’a kadar depremle ilgili faaliyet gösteren tüm müesseselerin bilgileriyle durum tespiti yapılacak. Ardından alınması gereken tedbirler bir bir sıralanacak. Bazılarınız “Tedbirler konusunda bilmediğimiz ne kaldı?” diye sorabilir. Ben de Emre Aykar’a aynı soruyu yönelttim. Sorun yasa, yönetmelik eksiği değil ki, bunları uygulayacak irade. Emre Aykar da en tehlikeli olan ‘sosyal fayı’ sıraladı:

‘Gecekondu’ adı altında kaçak binaları inşa edenler. Projeleri denetleyecek belediyelerin ne yeterli kadrosu, ne yeterli tecrübesi olması. (Buna rant sevdasını da eklemeli.) Denetim şirketlerinin hiçbir etkinliğinin bulunmaması. Tüketici bilincinin olmaması ve toplumsal hafızamızın ise ‘sıfır’ düzeyinde olması.

Büyük depreme kadar, işlerin çok değişeceğine dair umudumu ben çoktan yitirdim. Yine de Türkiye Müteahhitler Birliği’nin deprem manifestosu, ‘tedbir konusunun’ bir miktar gündemde tutulmasını sağlayacak.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: