İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

radikal2: Il Trovatore´nin kadınları

ZEYNEP AKSOY

Tutkuların sınır tanımazlığı, aşk, öfke, intikam, ölüm, savaş… İDOB’un yeni sezon prodüksiyonu Verdi’nin en güzel eserlerinden “Il Trovatore” bu temaları işleyen bir opera. Besteci Rigoletto ve La Traviata’yla birlikte Il Trovatore’yi 2. Büyük Yaratış Dönemi diye adlandırılan 1851-1853 yılları arasında yazdı. Bu üç operada hep acı çeken, ölüme giden, mutsuz kadın karakter betimlemeleriyle karşılaşırız ve bu bir tesadüf değildir. Çünkü Verdi o iki yıl hayatındaki kadınlarla ilgili büyük acılar çekti: Evlilik bağı olmadan beraber yaşadığı sevgilisi soprano Guiseppina Strepponi’ye ailesinin karşı çıkması, kadının gayrimeşru bir oğlunun olması, bestecinin ailesini yerleştirdiği çiftlik evinden çıkartıp buraya sevgilisiyle yerleşmesi ve bunun üzerine annesinin vefat etmesi… Toplumun onaylamadığı bir kadınla yaşanan aşk “La Traviata”da çıkar karşımıza, acı çeken anne ve aşkı uğruna kendini feda eden kadın ise “Il Trovatore”de.

“Il Trovatore”nin iki Leonora’sı Burçin Çilingir ile Perihan Nayır ve tek Azucena’sı Jaklin Çarkçı’sıyla birlikteyiz. “Leonora nasıl bir kadın?” sorumuzu “aşkına çok sadık ve aşkı uğruna yapamayacağı hiçbir şey olmayan bir kadın” diye cevaplıyor Perihan Nayır, “Çünkü zaten operanın ana konusu içinde aşk ve iktidar mücadelesi var. Leonora ozan Manrico’ya aşkını korumak, Kont Luna’yla olmamak uğruna kendini ölüme hazırlıyor ve sonunda ölüyor.” Burçin Çilingir “Âşık bir kadın, hem de günümüzde pek rastlanmayan bir aşk öyküsünün kahramanı. Sadece bir kez gördüğü ama sesine ve ruhuna âşık olduğu bir adam uğruna hayatını gözü kapalı feda edebiliyor” diye ekliyor. Peki ya Azucena? “Azucena öncelikle bir anne” diyor Jaklin Çarkçı, “Fakat anneliği gerçekten tatmış mı, bilmiyoruz, yanlışlıkla yaktığı çocuğun kendisine ait olup olmadığı belli değil. Çelişkiler içinde, oğlunun aşk, intikam ve kendi arasındaki üçgende sıkışmaması için çabalayan, ama annesinin yakılmış olması yüzünden onun intikamını almak için de elinden geleni yapan bir kadın. Ben çoğunlukla böyle sosyal çevresiyle kendisi arasına sıkışmış kadınları oynamaktan müthiş keyif alıyorum.” Azucena intikam ateşiyle yanıp tutuşan, acılar ve hezeyanlar içinde bir karakter. Ancak aşkı uğruna kendini feda eden Leonora’yla karşılaştırıldığında sanki biraz daha farklı, biraz daha güçlü gibi. Jaklin Çarkçı’ya göre müthiş etkileyici bir yorumla canlandırdığı karakteri “Il Trovatore”nin belkemiği olma niteliğini taşıyor: “Ben herhangi bir rolü yansıtmadan önce mutlaka bestecinin hayatındaki olaylarla birleştirmeye çalışırım. Verdi bu eseri bestelerken annesi vefat ediyor. Ve uzakta olduğu, yanına gidemediği için, sadece ve sadece bu operada anne imajını kullanıyor. Diğer eserlerinde baba ögesi var, ama anne ögesi yok mesela. Ayrıca aşkın dışındaki intikam olayının ortaya çıkmasına neden olan kişi de Azucena. Anlatımıyla, diğer oyunculuk gerekliliklerinden farklı bir oyunculuk gerekliliğiyle çok kilit bir nokta. Il Trovatore dendiği zaman insanın aklına ilk Azucena geliyor.” Il Trovatore operasının ve Azucena rolünün Jaklin Çarkçı için özel bir yeri var. Bundan 15 yıl önce ilk kez bu rolle korodan solistliğe adım atmış. “Daha hiç başka bir rol söylememişken belki de bir mezzosoprano için en önemli rollerden birini gözü kapalı oynamıştım. O yüzden Azucena benim için solist olma aşamasında bir mihenk taşı, bir dönüşüm noktası. Şimdi ikinci kez onu bir de bunca senenin vermiş olduğu birikimle yansıtmak beni çok mutlu ediyor.” Perihan Nayır da en sevdiği rollerden biri olan Leonora’yı canlandırdığı için çok mutlu. “Konservatuvarı bitirdikten sonra çalışmalarım döneminde ‘Il Trovatore’de Leonora rolü denildiği zaman gerçekten düşünüyordum acaba yapabilir miyim yapamaz mıyım diye. Ama sonuçta istemenin büyük bir rolü olduğuna inanıyorum ben. Kendine güvenen bir insanım ama hiçbir zaman da ‘oldum, başardım, bitti’ dememeli. Leonora gibi bir rolü oynamak için uzun bir zaman lazım. Listeler asıldığında yaz döneminde rolü çalışmaya başladım, sonra da üç ay korepetitörlerle çalıştık. Uzun bir çalışma gerektiren bir rol ancak bu uzun süreç insanın beynini, sesini bayağı iyi hazırlıyor.”

Burçin Çilingir’inse Leonora zaten repertuvarındaymış: “Ben Leonora’yı Milano’da okurken çalışmaya başlamıştım. Burada Leonora verildiğinde zaten eseri biliyor ve tanıyordum, hazırdım. Daha önce defalarca çalıştığım için bir tereddütüm, korkum olmadı. Zaten çok ‘ben’ olarak hissettiğim bir rol. İyi ki bu eser kondu ve bu rol bana verildi diye düşündüm.” Leonora hem teknik hem de yorum açısından oldukça zorlayıcı bir rol. Perihan Nayır teknik açıdan her şeyin beyinde bittiğine, beynini şartladığı takdirde sesini istediği gibi etkileyebildiğine inanıyor: “Açıkça söylemek gerekirse ben ‘tiz tonları çıkartabilir miyim’ filan diye düşünmedim, bunun üzerinde durmadım. Benim tek istediğim doğru stilde ve doğru yorumla söylemekti. Tabii ki teknik çalışmaların, egzersizlerin, hocanın çok büyük rolü var ama bir işi başarabilmenin yolu güven, çalışma ve beyinde bunu hazırlamaktan geçiyor. Leonora’yı Leyla Gencer’den dinledim ve onun yorumu şu ana kadar dinlediğim ‘Il Trovatore’ler içinde bana en etkileyicisi geldi. Sadece güzel söylemek, seyirciye en güzelini vermek ve Leonora’yı karakter açısından hissedip en iyi şekilde yorumlayabilmek istedim, bunun için çalıştım.” Çok da güzel başarıyor hani… Aryalarının sonunda salonda yükselen “brava”lar şahidimiz. Burçin Çilingir “Leonora’yı her şeyiyle, ruhuyla, söyledikleri ve yaşadıklarıyla çok iyi tanıdığıma inanıyorum ben de” diyor, “Yorum, müzik, nefes olarak doğru yaptığıma da.”

Leonora vokal açıdan ne kadar zorsa Azucena da oyunculuk açısından bir o kadar çetin bir rol. Jaklin Çarkçı sahnede tecavüze uğruyor, yerlerde sürünüyor, bir yandan da olağanüstü şarkı söylüyor. Bir opera sanatçısının oyunculuğunun bu kadar önplana çıkması seyirci için çok etkileyici, ancak çok zor olmuyor mu sorusuna Çarkçı’nın cevabı çok net: “Benim zaten özelliğim bu. Konser şarkıcısı değilim ben. Opera oyuncusu dediğimiz zaman da çok iyi rol yapan ve bunu samimiyetle aktaran bir kişi düşünüyorum. Benim sahne üzerinde yaratmak istediğim ben, böyle olmalıyım. Bir fahişeyi, cadıyı ya da katili oynuyorsam örneğin, seyirci benden nefret edinceye kadar bunu yapmak isterim. Tabii ki şarkı söylediğim için o çerçevede. Ama yansıtmak istediğim ruhun sesi çıkmalı benden. Sesim titreyebilir, boğuk çıkabilir eğer rol onu gerektiriyorsa. Ama, çok güzel cümle yapılacak yerde de cümle yapılır. Bu benim insanlara kendimi anlatış biçimim, umarım başarıyorumdur.”

Hem de çok iyi başarıyor. Başarıyorlar, üçü de. “Il Trovatore”nin kadınlarını canlandıran kadınlar olarak bu karmaşık konulu ve zor müzik partili operanın altından çok iyi kalkıyorlar. Seyredenlere akıllarını performanslarında bıraktırarak.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: