İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

radikal: Polonyalı Türk milliyetçisi

Osmanlı’nın ABD büyükelçisi ve Ermeni propagandalarına verdiği sert tepki nedeniyle Başkan Wilson’ın istenmeyen adam ilan ettiği Alfred Rüstem Bey, Kurtuluş Savaşı’nda ön saflardaydı

Avni ÖZGÜREL

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisi kritik bir dönemde yapılıyor. Gündemde Kıbrıs, Kuzey Irak, Avrupa Birliği, Washington’ın mutasavver Ortadoğu ve Orta Asya siyaseti gibi önemli konular var. Ve tabii ezeli dert: Ermeni meselesi…

Başkan George W. Bush’un Erdoğan’dan, Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilmesini isteyeceğine; hudut kapısının açılması, Bakü ile Erivan arasında Ankara’nın arabuluculuk yapmasını, iki ülke arasında ticaretin artmasına yönelik tedbirler alınması türünden talep ve ricaları ileteceği de kuvvetle muhtemel.

Sorun ortaya çıktığı günden beri Washington’ın Türkiye karşıtı, radikal Ermeni grupların iddialarını benimseyen bir siyaset izlediği de biliniyor. ABD yönetimleri kendi iç siyasi şartları sebebiyle Türkiye’nin haklı olabileceğine ilişkin tezlere kulak tıkadı. Bu konuda gerçekte ne olduğunun araştırılması dahi ilgilendirmedi ABD’yi. Bu yüzden bir tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun Washington’daki büyükelçisini, iddiaların asılsız olduğunu söylediği için hudut dışı etti Amerika.

Bilinsky ailesi

Polonyalı Bilinsky ailesinin 1854 yazında İstanbul’a yerleştiği biliniyor. Baba Blinsky 33 yaşındaydı o zaman. Osmanlı hizmetine girince Müslüman oldu ve Saadettin Nihat ismini aldı. Resmi kayıtların unvan hanesinde ‘paşa’ yazıyor. Osmanlı Hariciye Nezareti’nde görev alan Saadettin Nihat Paşa’nın tayin edildiği Midilli’de 1862 yılında doğdu Alfred Rüstem Bey. Delikanlılık yıllarında o da Müslüman oldu ve Ahmed adını aldı ama resmi kayıtlardaki Alfred ismi silinmedi.

Yirmi yaşında o da babası gibi Hariciye’ye intisab etti ve Bulgaristan komiserliği Fransızca kâtipliğine getirildi. 1886’da büyük bir sıçrama yaparak Amerika’ya maslahatgüzar tayin edildi. Dürüstlüğü ve vatanseverliği ile İstanbul’da herkesin dikkatini çekmişti. 1900 yılında Washington’da elçilik ikinci kâtibi olarak bulunduğu sırada başkente Osmanlı Hariciye görevlilerinin ülkeyi nasıl soyduklarına, imparatorluğun çıkarlarını kendi menfaatleri için nasıl hiçe saydıklarına ilişkin bir rapor gönderdi. Bununla kalmadı aynı mealde bir makale kaleme alıp bunu Londra’da yayımlanan Daily Mail gazetesine gönderdi. Bu makalenin neşri Osmanlı Dışişleri’nde, özellikle Hariciye Nazırı Tevfik Paşa üzerinde
olumsuz etki yaptı. “Bunu siz mi kaleme aldınız” diye resmen soruldu; Rüstem Bey “Evet” deyince ‘devlet sırrını ifşa etmiş adam’ muamelesi gördü. Rüstem Bey’e İmparatorluğun Londra büyükelçisi Kostaki Antopulo Paşa aracılığı ile 12 bin kuruş harcırah gönderildi ve vakit geçirmeden
İstanbul’a dönmesi istendi.

Açıklamalarını okuyan olmadı

Rüstem Bey’in makaleyi yazma sebeplerini izah eden mektupları okunmadı bile. İstanbul parasızlık içinde kıvranırken Osmanlı sefirlerinin şatafat içinde har vurup harman savurduklarını, Hariciye’de klikler oluştuğunu ve büyükelçilerin Hariciye’nin parasını zimmetlerine geçirdiklerini, bu davranışların Osmanlı adını kirlettiğini yazıyordu Rüstem Bey.

Tayin emri gelince Londra’ya ve Malta üzerinden gemiyle İstanbul’a döndü Rüstem Bey. Sonra onun Dışişleri kaleminde cüzi bir maaşla tutulduğunu biliyoruz. 1909’a kadar tayini yapılmadı. 1909’da yeniden Washington’a gönderildi ama bir yıl sonra geri alındı. Paris elçiliğinde ortaya çıkan bir yolsuzluğun tahkikini Fransa’daki Osmanlı büyükelçisi Naum Paşa, Rüstem Bey’in yapmasını istemişti. Suçlamalar Paris Başkonsolosu Lütfi Bey’le ilgiliydi. Rüstem Bey onun yolsuzluk yanında devletin önemli belgelerini yabancılara vermek dahil bir dizi suçu işlediğini belgeleriyle kanıtladı. Daha sonra Karadağ’a büyükelçi sıfatıyla tayin edildi Rüstem Bey. 1912’de patlayan Balkan Savaşı üzerine ülkeye döndü ve ‘gönüllü er’ olarak orduya katılıp cepheye gitti. Dönüşünde 1914 Mayıs’ında yine Washington’a ama bu kez büyükelçi olarak atandı.

1915 ve sonrası

İki ülke arasındaki yazışmaların vakit alması dolayısıyla büyükelçilik görevine 1915 yılı Haziran ayının sonunda başlayabildi Alfred Rüstem Bey. Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak çıkan ve açıkladığı ‘milletlere bağımsızlık’ prensibiyle dikkat çeken Woodrow Wilson iktidardaydı ve bu, ABD’ye göç etmiş olan Ermenileri ümitlendirmişti. Bu sırada Amerikan basınında hemen her gün Türkiye ve Türkler aleyhinde yazı çıkıyor ‘soykırım’ iddiası vahşi tasvirlerle anlatılıyor ve ABD Başkanı’ndan derhal Türkiye’ye karşı savaş ilan ederek Ermeni milletinin bağımsız devlet kurmasına destek vermesi isteniyordu. Wilson bu taleplere başlangıçta fazla prim vermediyse de Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı başladığında tarafsızlığını ilan etmiş olmasına rağmen sonradan Almanya’yla ittifak yapması, Alman saldırıları dolayısıyla pek çok Amerikan ticaret gemisinin batırılması üzerine 1917’de Amerika’nın savaşa girmesiyle Washington ve İstanbul karşı karşıya gelince, başkan ister istemez Ermeni taleplerine kulak tıkayamaz oldu.

Teamüllere uymayan yazı

Durumun Rüstem Bey’i fazlasıyla rahatsız ettiği şüphesiz. Nitekim Eyül 1914’te Rüstem Bey, Evening Star gazetesine diplomatik teamülleri bir yana bırakıp demeç verdi.

Rüstem Bey, ABD basınını suçluyor; gerçek soykırım suçlularının İngiltere, ABD ve Fransa olduğunu söylüyordu. “Ermenilerin başına gelenin Hıristiyan oldukları için değil, vatanlarına ihanet etmelerinin sonucu olduğunu, Osmanlı hükümetinin tehcir kararı almaya mecbur kaldığını, aynı durumda Amerika da olsa benzer bir karar alacağını” da eklemişti. Ama Washington yönetimini esas kızdıran onun “Şayet basının kışkırtmasıyla Amerika ve İngiltere, Türkiye’ye karşı düşmanca bir tavır sergiler ve harp gemilerini gönderirlerse, karşılarında Hint Müslümanları başta olmak üzere dünyanın her tarafındaki Müslümanları bulacakları” tehdidinde bulunması oldu…

Başkan Wilson önce beyanatın Rüstem Bey’e ait olup olmadığının sorulmasını istedi Dışişleri Bakanı Bryan ve kabine sekreteri Robet Lansin’den. İki bakan durumu Alfred Rüstem Bey’e resmi yazıyla sordular. Ve bir açıklama yaparak sözlerini tavzih etmesini istediler. Ama Rüstem Bey bir bakıma, “Az bile söyledim” manasına gelecek şekilde cevap verince Wilson onun ‘istenmeyen adam’ ilan edilerek ülkesine geri gönderilmesi emrini verdi.

Dışişleri Bakanı Bryan’ın, Rüstem Bey’den tutumunu yumuşatıcı bir açıklama yapması halinde başkanı kararından vazgeçirme girişimi de sonuç vermedi. Hatta Rüstem Bey kendisiyle ilgili resmi yazıyı beklemeden ’15 gün içinde Amerika’yı terk edeceğini’ iletti. Rüstem Bey’i öylesine öfkelendirmişti ki Amerikalıların tavrı daha fevri çıkışlar yapmaması için ABD’nin
İstanbul’daki büyükelçisi kanalı ile durumdan haberdar olan Osmanlı Hariciyesi’nin ona baskı yapması gerekti..

Heyet-i Temsiliye

Mondros Mütarekesi’nin ardından Rüstem Bey İstanbul’dan Avrupa gazetelerine Türkiye lehine yazılar göndererek vakit geçirdi. İngilizce, Fransızca ve İtalyancaya anadili kadar hâkimdi. Mustafa Kemal’le tanıştıktan sonra onunla birlikte hareket etmek gerektiği kanaatine vararak Anadolu’ya geçti ve Sıvas Kongresi’ne katıldı. Kongrede Mustafa Kemal’le birlikte Heyet-i Temsiliye olarak seçilen beş kişiden biri de oydu. Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte Ankara’ya geldi, ardından İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’a Ankara milletvekili olarak katıldı. Meclis kapatılınca yeniden aynı sıfatla Ankara’ya dönüp TBMM’de çalışmaya başladı.

Asabi, dik kafalı ve onurlu bir kişi olarak tanınıyordu. Çankaya Köşkü’ndeki bir davet sırasında ilk yemeği yedikten sonra sigara yakınca Mustafa Kemal’in “Başka yemekler de var Rüstem Bey, onlarda bitince için sigaranızı” demesi üzerine sofrayı terk ettiği ve yaver aracılığıyla Atatürk’e haber gönderip onu düelloya davet ettiği anlatılır. Mazhar Müfit Bey’in döktüğü dillerle yatışan Rüstem Bey bunu takip eden günlerde de alıngan mizacı dolayısıyla Mustafa Kemal’in yakın çevresinden koptu ve nihayet 1920 yılı sonunda milletvekilliğinden istifa etti. Avrupa gazetelerine Türkiye ile ilgili yazılar gönderme uğraşına geri dönen Rüstem Bey’in şahsi birikimi olmadığını bilen Mustafa Kemal ona ‘vatana hizmet’ tertibinden 150 lira aylık bağlatmıştı. 1935’te ölene kadar bu kısıtlı maaşla yaşadı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: