İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

hürriyet: Markiz´de ilkbahar coşkusu yaz rehaveti, sonbahar hüznü var kış ise ancak düşlenebilir

Figen Batur

Markiz açıldı.

Aklım yıllarca yattığı ölüm uykusundan uyanıp geçtiğimiz haftalarda yenilenip açılan Markiz’de.

Ama doğruyu söylemek gerekirse, adını her duyuşumda, önünden her geçişimde, beni çocukluğumun kokularına götüren bu kuytu pastaneye koşa koşa gitmek istemiyorum.

Acelem yok.

Bunca yıl bekledim biraz daha beklerim.

İçimde belli belirsiz bir korku var.

Acaba’lar peşimi bırakmıyor.

Aslına uygun onarıldı mı acaba ?

Kokusu değişti mi ?

Hálá her biri süslü kağıtlara oturtulmuş incir, portakal şekerlemeleri yapıyorlar mı?

Masalara serin örtüler seriyorlar mı?

Ya o güzel insanlar?

Biliyoruz, onlar arkalarında büyük bir boşluk bırakarak göçtüler.

Gittiler. Dönmediler.

Peki, onların yerini kimler aldı?

Markiz deyince aklıma çocukluğumun kokuları kadar ipek çoraplı, şık iskarpinli güzel kadınlarla, fötr şapkalarını parmaklarıyla geriye iten, yağmurluklarının belini büzen, duble paça bol pantolonlar giyen zıpkın adamlar geliyor.

Bir de elbet edebiyatçılar. Sanatçılar.

İzzet Melih Bey, Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal; çınarlar.

Her biri kendi Pera’sını anlatmış başka yazarlar; benim yazarlarım.

Ama sanırım Markiz’le, duvarları Mahzar Resmor Hoca’nın ünlü mevsim panolarıyla süslü Pera’nın bu ünlü pastanesiyle, en çok Haldun Taner’i özdeşleştiriyorum.

Neden?

İlk kez onu Markiz’de görmüştüm. Ondan mı?

Yoksa kapanana dek Markiz’e gitmekten vazgeçmeyişinden, biraz köhneyince, eski pırıltısını yitirince, ona sırt dönüp ihanet etmeyişinden mi?

Bilemem.

Markiz benim için Haldun Taner’in mekanıdır.

Markiz’de Vivaldi’ye inat üç mevsim vardır.

1920’lerden kalan, sanat tarihçilerine göre döneminin en iyi vitrayları olarak adlandırılan mevsim panolarından Kış’ı resmedeni, bir rivayete göre taşınırken, başka bir rivayete göre yerine yerleştirilirken kırılmış, yerine yenisi yapılmamıştır.

Markiz’e gidenler ilkbaharın coşkusunu, yazın rehavetini, sonbaharın hüznünü yaşayabilirler.

Kışı ancak düşleyebilirler.

Ben insanların Markiz’e girdiklerinde çok da farkına varmaksızın sevdikleri mevsimin yakınında bir masaya oturduklarını düşünürüm.

Haldun Taner’i de hep ilkbahar panosunun önünde.

Başında beresi, nazik gülümsemesi ve yazdıklarına hayran biz yeni yetmelerin övgülerini gerçek bir sıkılganlıkla karşılayan alçakgönüllüğüyle Haldun Bey hep oradadır. Ona en çok yakışan mevsimde.

Beyoğlu’nda turlamış, Hachette Yayınevi’nden yeni bir kitap almış, aklında yazacağı bir oyun, vereceği bir ders, yayımlayacağı bir kitap, çayını yudumlamaktadır.

DEMET TANER HAYATI HAYAT KILANLARDAN BİRİ

Kararımı verdim.

Gidersem Markize Haldun Taner’in eşi Demet Taner ile gideceğim.

Oysa tanışmıyoruz.

Her davete katılmadığını, mesafeli durduğunu, söz konusu davet, ilgisini çeken bir sanat olayı, sevdiği bir bestecinin konseri ya da buna benzer bir etkinlik değilse geri çevirdiğini, tanımadığı insanlarla konuşmaktansa evde oturup çalışmayı yeğlediğini biliyorum.

Tanışmadık ama tanıyanlardan dinledim: Demet Hanım sayıları gitgide azalan o özel insanlardan. Öğrenmekten bıkmayan, üretmediği zaman eksiklenen, hoyratlıkları görmezden gelip, incelikleri seven… Bize kaybettiğimiz değerleri düşündürten ..

Yani hayatı hayat kılanlardan..

Yani Markiz’i Markiz yapanlardan…

Panolar, masalar, kokular yerinde dursa ne olur?

Orayı özel kılan insanlar durmadıkça?

Ve içlerinden biriyle konuşulmayacaksa? İster istemez dünden, kaçınılmaz olarak bu günden, belli belirsiz gelecekten.

Utana sıkıla aradım. Kendimi tanıttım.

Kabul etti.

Cumartesi öğleden sonra üçte buluşmak için sözleştik.

ESKİ TADLAR AĞIR GELDİ

Hazırlandım ve yıllar sonra ilkbahardan

kalma bir İstanbul ikindisinde Markiz’e adım attım.

Sonbahar panosunun altında, büyük camekandan caddede yürüyenleri izleyebildiğimiz masamıza geçtik.

Demet Hanım açık çay, ben koyu kahve söyledik.

Demet Taner’in geldiğini duyan Lal Dedeoğlu – Markiz’in ve şimdi Markiz Pasajı olarak adlandırılan pasajdaki Buz Bar’ın işletmecisi- yanımıza geldi.

Ne ısmarlayacağımızı ona sorduk. ‘‘Macaron‘‘lar yaptıklarını, tatmamız gerektiğini söyledi. Eski mönüde yer alan pastaları yapmaya devam ediyorlarmış. Arada denedikleri ama servisten kaldırdıkları da varmış.’ Foret Noir’ gibi. Eski günlerin alafranga tadı yeni damaklara ağır gelmiş.

Bütün masalar dolu.

İçeride geçmişin izini sürenler kadar buraya

ilk kez geldikleri her hallerinden belli gençler de var.

Kapıda da uzun bir kuyruk.

HALDUN ÖLMEDİ Kİ…

Garson çaylarımızı getirdi.

Biraz sustuk.

Sonra uzun bir sohbet.

Önce, Haldun Taner’den konuştuk.

Sonra Demet Hanım’dan.

Ve onların uzun yıllara yayılan arkadaşlıklarından, on yıldan fazla süren evliliklerinden, bütün bunların ötesinde ancak birbirini tamamlayan iki kişi arasında kurulan o sihirli ilişkiden söz ettik.

Demet Hanım özelini anlatmayan kadınlardan.

Evet, Haldun Taner’den, onun yapıtlarından, kişiliğinden, yenilikçi ruhundan, dünya alemin bildiği tevazuundan, kendisine kattığını söylediği değerlerden, ona duyduğu sevgiden ve hayranlıktan söz ediyor ama o ilişkiyi büyülü kılan, biricik yapan özelinden söz etmiyor.

Tıpkı sevdiğini dünyayla paylaşan ama sevgisini kendine saklayan bütün aşıklar gibi.

Konuştukça, şaşırıyorum;

Şaşkınlığım eczacılık fakültesini bitirdikten sonra girdiği Siyami Ersek Hastanesi’nden emekli olduktan sonra gazete televizyon üzerine yüksek lisans yaptığını öğrenince daha da artıyor.

Bitirme tezi Haldun Taner belgeseliymiş.

Yıllar sonra Galatasaray Üniversitesi, dünya tiyatro tarihi dersleri vermesini önerdiğinde, kabul etmiş.

Derslere başlamadan önce deliler gibi çalıştığını, evin her odasına, her köşesine yaydığı kitaplardan gece gündüz demeden notlar çıkarttığını anlatıyor.

Dört yıldır üniversitede doktora öğrencilerine ders veriyor.

İstanbul’un dört köşesinde kaçırmak istemediği sergilere, konserlere, piyeslere gidiyor.

Okuyor.. Okuyor.. Okuyor..

Ve yetişememekten yakınıyor.

Bunlar kendi işleri.

Bir de Haldun Bey’in bıraktıkları var. Ya da onunla ilgili olanlar.

Öykü ödülüne katılan öyküleri okumaktan, söyleşilere katılmaya, yeni basımları yapılacak kitaplardan, el yazmalarını derlemeye kadar uzanan..

Ona bakıyorum ve konuşmamızın başında ‘‘Haldun ölmedi ki‘‘ derken neyi kastettiğini anlıyorum.

Bu, ölen birini özlemenin getirdiği, ötekinin yeri doldurulamadığı için içine düşülen boşluğun ettirdiği bir söz, bir his değil.

Tam da Haldun Bey’in deyişiyle ‘‘Ölür ise Ten Ölür Can’lar Ölesi Değil‘‘ hali.

Bunu anlamak için Markiz’e gitmek gerek.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: