İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Doğan Hızlan: Kozmopolit İstanbul´un ibadethaneleri

Doğan Hızlan

İstanbul, uluslararası alanda, özellikle farklı dinlerin bileşkesinde varolan bir kent kimliğiyle tanınır.

İstanbul’u gezerken hemen hemen her caddede, her sokakta bir kilise, bir cami, bir sinagogla karşılaşabilirsiniz, din kültürünün, birbirine yüzyıllar boyu saygılı bir ibadet anlayışı içinde yaşadığını fark edersiniz.

Belki de İstanbul’u kutsal bir şehir kimliğine dönüştüren bu çeşitlilikten doğan ruh sentezidir. Her ibadethane şehrin bir yanına sinmiştir.

İstanbul’un kozmopolit kültürünün temelinde bu din çeşitliliğine saygıyı görürüm ben.

Sennur Sezer – Adnan Özyalçıner’in hazırladığı Üç Dinin Buluştuğu Kent- İstanbul’ kitabını sadece İstanbul’un üç dindeki ibadethanelerini tanıtan bir rehber olarak görmemeli; İstanbul’un inanç haritasını veriyor.

Her ibadethanenin yapılışının başlangıç tarihinden bugüne kadar geçirdiği değişimleri okuyoruz. Başta mimari değişimler olmak üzere yapım serüveni, haklarındaki efsaneleri, belgesel yanı ihmal edilmeden kaleme alınmış.

İstanbul’un tarihi ile dinler tarihinin kesiştiği noktalar bazen kanlı mücadelelere sebep olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gibi geniş bir coğrafya içinde, din adamlarının serbestliği, ibadet özgürlüğü her zaman imparatorlukla ilgili tarihin birinci maddesini oluşturmuştur.

Dinle siyaset karıştırılmadıkça da devlet bu özgürlüğe müdahale etmemiştir.

Yüzeyden okuyuşta bu kitap, size sadece İstanbul’daki üç dinin ibadethanelerinin tarihi gibi gelebilir, oysa kiliselerin, camilerin, sinagogların çevresindeki nüfus oluşumu, başka bir toplumsal, siyasal kanavayı gösterir.

Yerleşim ile ibadethane arasındaki bağlar bir sosyolog tarafından incelendiğinde, ilgi çekici sonuçlar çıkar ortaya. Sanırım bu çalışma, o açıdan da başka araştırmacılar için yararlı olacaktır.

Arnavutköy’den Balat’a, Samatya’dan Kurtuluş’a, Adalar’a çekilen ibadethane çizgisinin içinde çok başka unsurlar da yer alır.

Sık sık ‘Kozmopolit İstanbul’ sözünü kullanırız ama bu saptamamızı kaynaklarına inerek gerekçelendiremeyiz.

İşte Sennur Sezer ile Adnan Özyalçıner’in bu çalışması, kozmopolitliği oluşturan unsurlar arasındaki egemen belirleyicileri ispatlamaktadır.

Göçler, işgaller, fetihler ibadethanelerin inşasına yansıyan etkenler.

İstanbul’un üç dindeki ibadethanelerini bilmeden, kozmopolitliğini anlamak, anlatmak mümkün değildir.

Giriş’te dinin insani, mimari bileşkelerine değiniliyor:

‘‘Kuzguncuk çarşısında, mahallenin cadde yönünden bakıldığında Çarşı Camisi, Surp Kirkor Lusavoriç Ermeni Kilisesi yan yana bulunmaktadır. Beth Yaakov Sinagogu ise aynı caddeye bakan İcadiye Caddesi’nin bitimindedir. Uzaktan bakıldığında caminin kubbesiyle ötekilerin çatıları bir hizada, minare ile çan kulesi birbirine bitişmiş gibi görünür. Hiçbirini ötekinden ayırt edemezsiniz. Akşam ya da sabah duasının çanlarıyla ezan sesi de zaman zaman birbirine karışıyor olmalı.’’

İstanbul’u gezerken mimari dokunun, insan dokusunun içinde dini unsurlara bakmalıyız.

Şimdilerde şehir, semt gezileri düzenleniyor, uzmanlar gezilen yerlerin tarihini anlatıyorlar, hiç kuşkusuz o semti, şehri bir bütün olarak gezenlere iletiyorlar.

Bu kitabın o tür gezileri düzenleyenlere de, gezenlere de yararlı olduğu inancındayım.

Sennur Sezer ile Adnan Özyalçıner, tarihi bilgiye, belgeye, alıntılara bir şair ile bir öykücünün lezzetli üslubunu katmışlar, o binalar adeta ibadet eden müminleriyle, içinde bulundukları semtle yeniden canlanıyor.

İstanbul’da yaşayanlara, İstanbul’u sevenlere, öğrenmek isteyenlere salık veriyorum bu kitabı. Ayrıca iyi fotoğrafçıların çalışmaları da kitaba değer katmış.

KİTAPTAN…

SAMATYA SURP KEVORK KİLİSESİ

Ermenilerle Rumlar birbirine girdi

Samatya Surp Kevork Kilisesi, İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet’in Samatya’ya yerleştirilen Ermeni cemaatine patrikhane kilisesi olarak hediye ettiği, bir Bizans kilisesidir. Türklerin ‘Sulu Manastır’ olarak adlandırdığı bu kilisenin, Ayasofya’dan sonra İstanbul’un en görkemli kilisesi olduğu söylenir.

Ortodoks Rumlar için önem taşıyan bu binanın Ermenilere verilmesi pek çok çekişmeye neden oldu. Halk bu kiliseyi bu yüzden ‘Kanlı Kilise’ diye adlandırdı. Ermeni cemaatine ait olduğu Kanuni Süleyman tarafından da onaylanan kilise 1641’de Rum cemaati tarafından geri alınmışsa da, 1643’te yeniden Ermeni cemaatine verilmiştir. 19. yy patriklerinden Konstantinos bu olayda, Sultan İbrahim’in Ermeni asıllı gözdesi Şivekar Sultan’ın etkisi olduğunu iddia eder.

Önemli Olaylar: Kilisenin yaşadığı en önemli olay iki yüz yıla yakın süre patrikhane olarak hizmet vermesidir.

Kilise ve yanındaki manastırın Türkler tarafından ‘Sulu Manastır’ olarak adlandırılması da binanın yapım özelliklerinden biri yüzündendir. Yangınlar ve yıkımlar yüzünden kaybolan bu özelliği İnciciyan, İstanbul Tarihi adlı eserinde şöyle açıklar:

‘‘Surp Yerrotutyun bölümünün kuzey köşesinde tuzlu su ile dolu bir ayazma vardır. Birçok kademeli bir merdivenle inilen bu ayazmanın ağzında Yuvakim ve Anna adına bir ayin maması düzenlenmiş olmasından burasının vaktiyle manastır için yapılmış bir sarnıç olduğu açıkça anlaşılır. Bu sarnıça ait yeraltı suyolunun ağzı halen kapanmış keşiş odalarının altında görülmektedir. Bu sarnıç veya ayazmadan dolayı Türkler kiliseye ‘Sulu Manastır’ adını vermişlerdir.’’

DOĞAN HIZLAN’IN SEÇTİKLERİ

Ben Sana Teşekkür Ederim Ülkü Tamer Adam

Bitmeyen Aşk Pınar Kür Everest

Taş- Káğıt- Makas Ayfer Tunç YKY

Arthur’un Ölümü Sir Thomas Malory Sel

Terapi David Lodge Ayrıntı

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: