İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ayda Erbal: Türkiye için Türkiye var mı?

AYDA ERBAL

Tanıl Bora iki hafta öncesinin Radikal İki’sindeki “Türkiye için Ortadoğu var mı?” başlıklı yazısında son derece yerinde tespitlerde bulunduktan sonra “Ortadoğu uzmanı kimi biliyorsunuz?” sorusunu soruyordu. Bora’nın sorusu “ezber bozan” bir soru olması itibarıyla önemli. Bugüne kadar Ortadoğu’ya ilişkin yazdıkları The Economist’ten ya da yurtdışındaki bir kaç Ortadoğu uzmanından en hafifinden esinlenme diye adlandırılabilecek yazılardan öteye gitmeyenlerin, gidemeyenlerin sancısı bugüne dair değil, içeriği itibarıyla düne dair bir sancıdır aslında. Ortadoğu konusundaki sessizliğimiz, son derece politik bir dilsizleştirme, hafızasızlaştırma hamlesinin bugünün aynasında yansıyan izdüşümüdür. Ana damarı modernleşmeyi mutlak, biricik ve ille de Batı’yı esas alan bir yol olarak tasarlamış bir kamusal genelin Ortadoğu konusundaki sessizliği vahim olsa da verimli bir tartışmaya yol açabilirliği nedeniyle bu sükutu ve sükutun perdelediklerini ciddiye almak zorundayız. Zira dillerini konuşamadığımız Ortadoğu bir modernleşme projesinin sürekli gem altına almaya çalıştığı bilinçaltımızdır aynı zamanda.

Bora, Edward Said’e atfen, Ortadoğu’ya ilişkin meraksızlığımızın bir ucunu, neoemperyal sürümüyle iyiden iyiye karikatürleşmiş ama esasen emperyal bir böbürlenmeye bağlıyordu. Bölgedeki doğu komşularıyla ilişkisine dair genel bilgisi kısaca “Araplar bizi 1. Dünya Savaşı’nda sattılar, insanı arkadan vurmak Arapların milli özelliğidir”, “İran eşittir Humeyni rejimi,” ya da “Şah zamanı ne kadar iyiydi karısı ne kadar zarifti öyle”, “Azerbaycan bizim soydaşımız, demek ki Ermenistan düşmanımız, zaten tarihte de bu böyleydi”, “Kürdistanı kurdurtmayız” gibi basmakalıp cümlelere indirgenebilecek bir kamuoyundan söz etmek sanırım mümkündür. Bu kamuoyu yukarıda bahsi edilen konularda yüzde yüz aynı biçimde düşünmese, aralarında birtakım -yine hayli muhafazakâr farklı görüşler telaffuz edecek gruplar olsa da birleştikleri temel nokta söz konusu kültürlere olan meraksızlıklarıdır. Bu meraksızlık ise Avrupa’nın “komşularınla iyi geçin” dayatmaları olmadan da ölümcül bir meraksızlıktır.

Zira bilmediği sularda yüzerken boğulabilir bir ülke.

Ortadoğu’nun çokkültürlü parlayan incisi olmaktansa Batı’nın kuyruğuna yapışmış bir reddiyeci olmayı seçmiş Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilişkin tavrı aslında kendi geçmişine ve dolayısıyla kendi bugününe ilişkin tavrıyla aynıdır. Örneğin, 1900’lerin ilk yarısının Türkiyesi’nin beş altı ilden neredeyse günü gününe nakli olması itibarıyla, hem de Batı’nın Ortadoğu’ya ilişkin aklının nasıl çalıştığına ve bu aklın temel doğruları ve yöntemleri açısından son yüzyılda pek de değişikliğe uğramadığının kanıtı olması bakımından Ortadoğu araştırmalarının güzide kaynaklarından “British Documents on Foreign Affairs”in (İngiliz Dışişleri Belgeleri) tam koleksiyonunun Türkiye’deki, özel ya da devlet, hiçbir üniversitede olmaması gibi garip bir durum söz konusudur. Üniversitelerde bulunan bir ya da iki ciltten biri ise sanki sözleşilmiş gibi Osmanlı Ermenileri üzerinedir (onlar da Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Bilal Şimşir derlemeleridir, yine asıl kaynak değildir). Yüzyılın başlarından 30’ların sonlarına kadar onlarca ciltten oluşan belgelerin Türkiye’ye ilişkin ciltlerinin şöyle baştan aşağı bir kez üstünkörü okunması bile Türkiye’deki
pek çok tartışmanın, esasen bilgisizler ile daha az bilgisizler arasında döndüğü fikrine saplayabilir insanı. Bu belgelere sadece “propaganda” belgeleri olarak bakmak mümkün müdür? Hele hele son on yılda pek çok yayınevinden çıkmış ve Cumhuriyetin hemen öncesi ve hemen sonrası dönemi kapsayan, Kazım Karabekir’den, Ahmet Ağaoğlu’na, Halide Edip’ten Sabiha Sertel’e Cumhuriyet tarihinin olmazsa olmazlarının anıları bu belgelerde sözü edilen olayları doğruluyorsa. Diyelim ki bu belgelerdeki
bilgilerle anılardaki bilgiler tamı tamına birbirini tutuyor olmasın, yine de örneğin, Ericsson’un sanıldığı gibi neoliberalizmin tavana vurduğu 1990’larda değil, tam bağımsızlık nidalarının göğe eriştiği 1930’larda Türkiye’nin telekomünikasyon ağını bina edenlerden biri olduğunu bilmek ve Cumhuriyetin ilk yıllarında yabancı sermaye meselesinin Ericsson’la sınırlı olmadığını idrak etmek az şey midir?

Ancak İngiliz Belgeleri’nin kütüphanelerde olmamasından daha da vahimi aynı rafları dolduran Osmanlı’yla ilgili ciltlerin en azından bir bölümünün
ne çeşit meraksızlıkların ürünü olduğunu bilememektir. Tanıl Bora, Ortadoğu’nun otokton dillerini bilen kaç kişi olduğunu merak ederken, Elif Şafak da Farsça, Arapça dillerini bir takım hesaplar olmadan kendiliğinden öğrenme isteğini havsalarımızın almadığını söylüyordu. Benim de havsalamın gerçekten almayıp merak ettiğim Osmanlıca, Rumca, Ermenice, İbranice dillerinin bir kaçına hakim olmadan, Anadolu tarihini yazdığını sanan kaç kişi olduğudur misal. Bu meraksızlık “Rumlar, Ermeniler, Museviler ne söylerse yalan söyler” anlayışından -ki Türk tarih yazımında oldukça kuvvetli bir damardır- kaynaklanmıyorsa eğer entelektüel öncüllerini hangi muhteşem körlükten almaktadır? Anadolu’nun tarihini Türklük ya da İslamiyet tarihine indirgemiş bir tarihçiliği ne kadar ciddiye almalıyız? Hele hele Müslüman-yoğun bir Anadolu’nun esasen son yüzyılın bir meyvesi olduğunu bile bile.

Sağcısının köklerini Orta Asya’da aradığı, solcusunun ise Antik Yunan’la aynı topraklara basmakla böbürlendiği Türkiye’de kimse çıkıp da matbaacılık geleneği saraydan en az 200 yıl öncesine uzanan dönemin Anadolusu’nun ağırlıklı nüfusu gayrimüslimlerin ne yazıp ne okuduğuyla ya da basitçe dilleriyle ilgilenmedi. Bu cemaatler tıpkı Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler’de anlattığına benzer bir şekilde matbaacılıklarının ilk yıllarını kutsal kitaplarını basarak geçirmiş olsalar da, matbaacılıkları zaman zaman sekteye uğramış olsa da dönemin demografik figürlerine dair başka kaynaklardan elde edilemeyecek bilgilere ulaşmayı mümkün kılabileceği için özellikle 17. yüzyıl ve sonrası tarihleri oldukça önemlidir. Sağı da solu da büyük ölçüde aynı kurgusal tarih anlayışının kurbanı olan bu büyük anlatı için şanlı olan da Müslümandır, zulme uğrayan da. Bu bağlamda Osmanlı’ya ilk matbaanın Mütefferika ile girdiği masalı da 21. yy’da en hafifinden “inkarcı/ayrımcı” bir masal değil midir? Ayan beyan imparatorluk kalıntısı olan bir coğrafyada halihazırda 30’u aşkın dil konuşulduğu bilinirken bu dilleri konuşan toplulukların, birbirine açılan kapılarına duvar örülmüş odalarda yaşıyor olmasını tek yaşama biçimi olarak sunan aklın ussallığından şüphe etmemeli miyiz?

Yine de on yılların meraksızlık bilançosunu salt hakim ideolojiye çıkaramayız. Salsa ya da Merengue dans edemeyen, İspanyolca bilmeyen bir Amerikalı entelektüel tahayyül etmek zordur ama bizde Semah dönmeyi bilmemeyi dert etmemek veya Kürtçe konuşamamak entelektüel olmanın neredeyse normudur.

Bütün bunlara bağlı olarak Bora’nın “Türkiye için Ortadoğu var mı?” sorusunu “Türkiye için Türkiye var mı?” sorusu olarak yeniden sormak istiyorum. Böylelikle önce Ahmet İnsel’in dert edindiği daha sonra gazetelerin köşelerine taşınan Türk Solu tartışmasına geliyoruz. Türk Solu’nun taşıyıcısı olduğu düşünsel kapana çabucak kaptırıp gidebilecek, partide, kahvede, meydanda Avrupa ve Amerika hakkında hamaset edebiyatından gayrı iki kelimeyi bir araya getiremeyeceklerin, yukarıdan belirlenmelerinin dışında kendilerine ve nereden gelip nereye gittiklerine dair sahici bir imgeleri olmamasındadır sorun. Elbette hal böyle olunca “kendi”lik kavramının kamusal/özel kimlikler arasında yitip gittiği bir yerde kendini bilmek de lüks bir tüketim malı haline gelir.

Bütün varlığını mutlak Batılı olmamız ve terkibimizde Batılı olmayan ne varsa unutmamız gerektiği hikâyesi üzerine bina edenlerin Batı’ya kendini kapamak gibi gerçekçi bir alternatifleri hakikaten olabilir mi? Batı’ya kapanıldığında gidecek bir Doğu da kalmadığına göre tek referans noktası kendi mutlak doğruları olan bir imkansız kurgunun içine düşülmüyor mu? İhtiyacımız olan kendini silmek midir, yoksa kendini iyiden iyiye bilmek mi?

Not: Bu yazının daha geniş bir versiyonu Birikim dergisinin Eylül sayısında yayımlanacak.

AYDA ERBAL: New York University

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: