İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cemaatin Bir Parçası Olabilmek

Aile, futbol takımı, okul takımı, şirket, siyasi parti, briç takımı, … Spordan iş dünyasına, eğitimden siyasete, aileye kadar bir amaca yönelik veya ortak bir payda üzerinde oluşan çoğunluğun olduğu noktada takım anlayışı doğuyor. “Takım”olmanın çok sayıda bileşeni olsa da birçok sosyolog, psikolog ve araştırmacının ortak görüşü “aidiyet” kavramının takım ruhunun bel kemiğini oluşturduğu.

Aidiyet hissi nasıl yaşanır ve ne demektir? Çok basit örneklerin üzerinden gidelim. İşyerinde bir çalışanın odadan çıkarken ışığı kapatması, şirketinin karı için bir kuruşu bile gözetmesi bu çalışanın şirketine duyduğu aidiyet hissinin bir yansımasıdır. Bir öğrencinin okulunu her ortamda savunması, okulun bir parçası olmaktan gurur duyması, kadının erkeği için kendini feda etmesi ödün vermesi ve bunu hissederek yapması… Peki neden aidiyet hissi bu kadar güçlü olabilir. Çalışan açısından ele alırsak, patronunun ona değer verdiğini biliyordur, hakkının yenmediğinden emindir, ara ara ödüllendiriliyordur, çalışma arkadaşlarıyla yöneticisiyle paylaştığı ortak değerler vardır, ait olduğu gruba sağlanacak faydanın kendisi için de fayda sağlayacağını biliyordur. Kullanıldığını hisseden, aşağılanan, hakkının çiğnendiğini bilen bir çalışandan aidiyet hissi duymasını bekleyebilir miyiz?

Şimdi konuyu başka bir noktaya taşıyalım. Bugün Türkiye Ermenileri’nin yüzde kaçı cemaatine karşı güçlü bir aidiyet hissediyor. Yeri geldiğinde veya sorulduğunda “Ben Ermeniyim” demeyi bu sorunun değerlendirmesine almıyoruz. Önemli olan bunu yürekten hissederek, zamanının belli bir bölümünü cemaatine değer katmak için harcayan, cemaatinin sorunlarını kendi evindeki sorunlar gibi hisseden, herhangi bir kuruma bağış yaparken bunu sosyal baskıdan değil yüreğinden gelerek yapan cemaat uyelerinden söz ediyoruz.

Yüzde kaçlık bir dilim, cemaat vakıflarından herhangi biri, bir parça malını kaybettiğinde, kendi hesabındaki parası eksilmiş gibi üzüntü duyuyor, içi yanıyor? Ben burada yargıç değilim. Falcı da değilim. O yüzden bu sorunun cevabını sizlere bırakıyorum. Benim üzerine basmak istediğim nokta cemaate ve kurumlarına böyle bakmayan, kendini bir parçası gibi hissetmeyen kardeşlerimizin, ahpariklerinizin neden böyle hissettiklerini anlamaya çalışmamız gerektiği. Onları cemaatin dışına iten ya da pasif üye yapan faktörlerin neler olduğunu görüp, yok etmemiz gerektiği. Kurumlarına güvenmeyen gençlerin bu güvensizliklerinin kaynağına inmemiz gerektiği. Kimisi korodayken, kimisi dernekteyken küsmüş olabilir, kimisi hiç cemaatle yakınlaşma fırsatı bulamamış olabilir.

Kısa ve öz: Bugün gerçeklerle yüzleşip, güvensizlikleri yaratan unsurları yok etmek ve gerçekten “büyük aile” tanımlamasını hayata geçirmek için gayret sarf etmek. Görmemezliğe gelmek ya da hepimizin bildiği bir oyunun içinde oynamak yerine çözüm üretmek. Yoksa yarın çok geç olacak. Zayıflayan bağları, yani incelmiş ipleri kesmek için mum ışığı çok bile.

Esayan Lisesi Getronagan Lisesi, Feriköy Derneği Yeşilköy Derneği, Yerid mail grubu Hastane Gençlik Kolu, Maral, Talar, Şişli Spor Kulübü Taksim Spor Kulübü, Marmara, Jamanak, Agos… Hepsi de aynı cemaate değer üreten kurumlar, gruplar. Bir şemsiye misali Badriarkaran ve Kiliselerimiz… Tüm bu kurumların önceliği cemaat üyeleri arasında bağlılığı, dayanışmayı, aidiyet hissini güçlendirmek ve gerekiyorsa yaratmak olmalı. Bugün herhangi bir köşede kendini cemaatin dışına itilmiş hisseden bir birey varsa ona bir yol bulup ulaşmalı ve aileye katabilmeliyiz. Yoksa batan geminin içinde ben kaptanım sen çımacı tartışmasının hiçbir değeri yok değil mi?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: