İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

vatan: Gregor Pekmezciyan (Gregory Peck) de öldü!

Zülfü Livaneli

Türkiye’deki holding kavgalarından ve siyaset katakullilerinden hiç haberi olmayan yakışıklı bir ihtiyar, sessiz sedasız veda etti bu dünyaya.

Adı Gregory Peck’ti.

Son yıllarında yalnız saçları değil kaşları bile pamuk gibi apak olmuştu ama bütün bunlar o yakışıklı duruşunu bozmaya yetmemişti.

Bizim bazı Dışişleri mensuplarına göre ermeni’ydi, asıl adı da Gregor Pekmezciyan’dı.

Ben böyle bir şey duymamıştım hiç. Duyunca da sevinmiştim, keşke ermeni olsaydı da bizim topraklarla bir akrabalığı bulunsaydı.

Pekmezciyan soyadı da Peck’ten daha güzeldi doğrusu.

Bakın benim bunu duymam nasıl oldu:

2000 yılında Paris’te bir milenyum konseri düzenlenmişti. Monserrat Caballe den tutun da Lionel Richie’ye kadar birçok sanatçı katılıyordu bu geceye ve herkesin süresi beş dakika ile sınırlandırılmıştı.

Konserde sunuculuk görevini üstlenmiş olan kişiler heyecan vericiydi doğrusu: Gregory Peck, Sidney Poitier ve Peter Ustinov.

O sıralarda şans bana gülmüş olacak ki konserde benim de beş dakikam vardı. Büyük usta Zubin Mehta’nın yönettiği Moskova Senfoni Orkestrası benim bir parçayı çalacaktı ve Maria Faranduri ile birlikte söyleyecektik.

Açık söyleyeyim: Konserden çok Gregory Peck ve Sidney Poitier ilgimi çekiyordu. Çünkü Ustinov’u görmüştüm ama diğer ikisini beyaz perde dışında hiçbir yerde görmemiştim.

Konser gecesi üç sunucunun da fena halde yaşlanmış olduğu görüldü. Poitier ayakta zor duruyor, Gregory Peck bir pamuk yığınına benziyor, Ustinov ise şişmanlıktan ve yaşlılıktan neredeyse zor nefes alıyordu.

Konsere bizim Paris’teki üç büyükelçi de katılmışlardı.

İşte o günlerde bugün kim olduğunu hatırlamadığım bir Dışişleri mensubu bana Gregory Peck’in ermeni olduğunu söyledi. Biraz da uyarır gibiydi.

“Asıl adı Gregor Pekmezciyan!” dedi.

Önce şaşırdım ama sonra “Daha iyi ya” dedim. “Fırsat düşerse sorarız, eğer bizim oralardansa ne güzel.”

Ama fırsat düşmedi, ben de bu soruyu soramadım.

“Roma Tatili” nin unutulmaz oyuncusunun hemşehrimiz olup olmadığını öğrenemedim.

Gerçi William Saroyanı andıran o hürmetli kaşları bu topraklara ait bir şeyler çağrıştırmıyor değildi ama bilinmez ki!

Onun yüzü de diğer birçok oyuncunun yüzü gibi gençliğimize kazınmış bir rölyef gibiydi.

Ankara’nın filit kokulu sinema salonlarındaki uzak akrabalarımızdan biriydi o da. Aynen Burt Lancaster, Kirk Douglas, Dean Martin, Montgomery Clift, Marlon Brando gibi. John Wayne’i ve ona benzeyenleri sevmezdim. Bu yüzden onun adını saymıyorum.

Kadınlar ise bir başka alemdi. Kirk Douglas’ın mimar olduğu filmdeki Kim Novak’ı kim unutabilir?

Bu insanlar zaten bir hayaldi, şimdi iyice hayale dönüştüler.,

Gregor Pekmezciyan da Gregoryen töresince ya da başka bir usule göre gömüldü herhalde.

Toprağı bol olsun. O karmaşık yirminci asrın yüzlerinden biriydi.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: