İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mahçupyan: Uygulamanın ardındaki derin niyet

Avrupa Birliği yetkilileri uyum yasalarının çıkmasını yeterli görmeyip, uygulamayı beklediklerini söylediklerinde bazılarımız çok bozulmuştuk. Oysa bizde bu işlerin çoğu zaman keyfi olduğunu; özellikle hukukun siyasete alet edilmesinin olağan hale geldiğini biliyor ve yaşıyoruz.

Hele yeni yasa daha fazla özgürlük ima eden bir çerçeve oluşturmaktaysa, söz konusu uygulamanın yasaya uygun hale gelmesi ihtimali daha da azalıyor. Çünkü uygulama uygulayıcının yorumuna, bu yorum ise kişinin niyetine bırakılıyor. Ne var ki Türkiye’deki hukuk yapısı, savcı ve yargıçların bireysel niyetlerini kuşatan bir ‘derin niyet’ten beslendiği gibi; söz konusu ‘derin niyet’in kaynağı da evrensel hukuk değil, devlet elitinin tehdit algılaması ve resmi ideolojiden türetilmiş kaygular.

Dolayısıyla uygulama çok önemli; ve bizim AB üyesi olup olamayacağımız açısından ziyade, gerçekte nasıl yaşadığımızı doğrudan belirlediği için böyle. Bu nedenle geçenlerde sonuçlanan Manisa davası haklı olarak olumlu beklentilerin yeşermesine neden oldu. İşkence yaptıkları sabit olan polisler nihayet yasanın öngördüğü cezalara çarptırıldılar. Böylece insan hakları kavramına dayanan bir hukuk anlayışının egemen olduğu bir ‘uygulama’ görmüş olduk. Bazılarımız bunu yeni bir anlayışın göstergesi olarak yorumladı. Belki de devletin ‘derin niyetinde’ birtakım değişiklikler olmakta, evrensel hukuku ve özgürlükleri öne çıkaran bir uygulama iradesi gösterilmekteydi.

Ancak anlaşılan o ki, Manisa davasının özelliği AB’nin gözünün üzerinde olduğu, fazlasıyla meşhur bir dava olmasıydı. Çünkü aynı günlere sığan birçok olayda ‘derin niyetin’ tezahürü farklı oldu. Örneğin Belçika’da yaşamakta olan gazeteci Doğan Özgüden hakkında Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının 30. yıldönümü dolayısıyla Yazın Dergisi’ne yazdığı yazıdan ötürü ‘Orduya hakaret’ iddiasıyla TCK 159. Madde’den dava açıldı ve Türkiye’ye girdiği takdirde derhal mahkemeye sevk edilmesi için tüm sınır kapılarına mahkemece talimat verildi. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Yazın’ın aynı sayısında çıkan bir yazısından dolayı Emin Karaca ve derginin sorumlu müdürü Mehmet Emin Sert hakkında da ‘orduya hakaret’ten TCK’nın 159. Maddesi’ne göre cezalandırılmaları istemiyle dava açtı.

Bütün bunlar ‘fikir suçlarının artık 159. maddeden çıkartıldığı’, Türkiye’nin üyelik görüşmelerinin başlaması için AB’den tam da bu gerekçeyle tarih istediği bir dönemde oldu. Aynı günlerde İçişleri Bakanlığı’nın yeni bir genelgesi, “istenmeyen” tiyatro oyunlarının ve konserlerin dolaylı yoldan yasaklanmasının temelini atmaktaydı. Sıvas’ta sahne almaya hazırlanan, Melike Demirağ’ın oynadığı ‘Hoş Geldin Bebek’ adlı oyunun izin dilekçesine verilen valilik yanıtında şöyle denmekteydi: “… Organizatörler gösteri öncesi, esnası ve sonrasına yönelik olarak gösterinin yapılacağı tesiste her türlü güvenlik tedbirinin alınmasından ve görevlendirilecek kişilerin temininden sorumlu olacak; gösterinin yapılacağı tesiste güvenlikle ilgili metal arama dedektörünün CCD kamera X–Ray cihazı güvenlik bariyeri gibi fiziki, mekanik, elektronik her türlü tedbirlerin alınması sağlanacak…” Diğer bir deyişle Bakanlık kendi işini sanatçıya yüklemekte; ve bu koşulu yerine getirmeyen sanatçının da sanatını engelleme hakkını kendisine ayırmaktaydı.

Türkiye’de ‘uygulamanın’ düzeyi şimdilik böyle… Ortada bir beyan var; ama o beyanın ardındaki niyetin rengi farklı. AKP’-nin işi gerçekten zor…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: