İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bekçiyan Srpazan´dan Mektuplar II

Karekin Bekçiyan Srpazan’ın Agos gazetesinde de yayınlanan yazılarını, kendisinin özel izniyle, kendisinden gelen şekliyle aynen yayınlıyor, Srpazan Hayr´a teşekkür ediyoruz.


Köln, 28 Ekim 2002

Sevgili ve güzel kardeşim
Hırant Dink,

Geçen hafta AGOS’un bazı toplum sorunlarına, Patrik Hazretlerini hedef alan bazı eleştirilerine katılmadığımı yazmıştım. Bunlardan biri Kartal’daki konu, diğeri ise Patrikhane binasının onarımıyla ilgilidir. Her iki sorun hakkındaki bu yazımı ikiye bölüp yayınlayabilirsin. Aynı hafta için çok uzun olur.

Ancak, AGOS’ta çıkan son yazını ve ona verilen cevapları okuduktan sonra, acaba yine toplum sorunlarına bir açıklık getirmekten vazgeşerek kısır tartışmalara mı sürükleniyoruz ve bu arada yine birbirimize ders mi vermeye kalktık kuşkusuna kapıldım. Hemen belirteyim, benim amacım faydasını göremediğim ve asla sonu gelmeyen bu gibi tartışmalara girmek değildir. Yazılarımın bu platformda konu olmasını da istemem. Benim için önemli olan, toplumumz ve kilisemizle ilgili genel prensiplere açıklık getirmek, düşündüğüm doğruları dile getirerek yeni oluşumlara belki katkıda bulunabilmektir.

Ne yazık ki tartışmalarımızda doğulu yaklaşımımızı bir türlü terkedemiyor, dönme dolabın bir gözü gibi hep aynı yere takılıyoruz. Tartışmalar bizleri bir adım daha öteye götürmediği anda havanda su dövmeye benzer.

Diğer taraftan, son yazında bana ’’Sırpazan ağparik’’ olarak hitabetmen beni hiç rahatsız etmediği gibi, bilakis sevindiriyor, çünkü bizlerin Tıbrevank geleneğidir bu. Sırpazan Hayr, yani ’’baba’’ olabiliyorsak, ’’ağparik’’ de olabiliriz, bunu da diğer kardeşlerimizin bilmesinde yarar vardır.

Önce Kartal kilisesiyle ilgili konuya bakalım.

Toplum sorunlarını elekten geçirirken, değindiğin çoğu hususlarda sana katılıyorum. Ilerde bunlara ayrıntılı olarak değinmek isterim. Yıllardır yüz üstü bırakılan, acil çözümlenmesi gereken sorunlar vardır. Örneğin okullarımızın günümüzdeki içler acısı seviyesi. Belki bir iki okul dışında, diğerlerindeki seviyesizlik almış yürümüş durumda. Utanarak söylüyorum, Ermenice okutan öğretmenlerimizden aldığım bazı mektuplar cümle ve imlâ hatalarıyla doludur. Talebelerimizden hemen hemen yüzde doksanbeşi bir kaç satır Ermenice yazamıyor. Bu gerçek uzun yıllar yüz üstü bırakılan bir durumun sonucudur.

Ermenice bilen öğretmen yok deniliyor. Kimse buna yanaşmıyor deniliyor. Doğrudur. Ama nedeni araştırılıyor mu? Zannetmem.

Orada yaşadığım dönemlerde farketmiştim, sonradan bu hususta makaleler de yazdım. Ermenice bilen öğretmenler madden kesinlikle teşvik edilmez, tam tersi, onlara fedakârlık yapmaları gerektiğinden, bunun kutsal ve bir milli görev olduğundan bahsedilir, onların en az ücretle çalışmaları talep edilirdi. Ermenice öğretmenlerinin hangi imkânlarla ailelerini geçindirebileceği asla sorgulanmazdı. Diğer öğretmenlerin bir hayli altında ödemelerle iş geçiştirilmeye bakılırdı. Yapılan hataların neticesi bugün gözler önünde.

Okul konusundaki örnek, toplumumuzun sayısız sorunlarından saadece biridir. Sen ele aldığın toplum konularından bazılarında olumlu bir tavır sergiliyor, acil önerilerde bulunuyorsun. Parmağını tam yaranın üzerine basıyorsun, ben seviniyorum. Aydın ve dürüst bir yazarın yapması gereken de budur.

Ancak, eleştirilerini Patrikhane ve Patrik Hazretlerine yönelttiğinde bazı haksızlıklar yaptığın kanısındayım. Bunlardan biri Kartal’daki kilisemizle ilgilidir.

Çoğu zaman boş duran bu ibadethaneyi Hıristiyan olan bir başka toplumun kullanması yadırganıyor, bunun herkese bildirilmesinin gerekliliği vurgulanıyor.

Bildiğim kadarıyla bu ibadethanenin bir idare heyeti vardır. Bu hususun sadece idare heyetinin bilmesi yetmez mi? Aksi takdirde nerede kalır onun sorumluluğu? Sonra, bir ibadethaneyi diğer bir topluma ibadet amacıyla kullandırma yetkisi kendi görev kapsamında olan yüksek rütbeli bir din görevlisinin değil de, kimin olabilir ki?

Üç seneden belli sen bu konu hakkında birşey duymadığını söylüyordun. Bence herşeyi bilmene de gerek yok. Herkese açık yapılan bu ibadetin nasıl, hangi şartlar altında gerçekleştiğini bilenler vardır kuşkusuz. Onların bilmesi de yeter zaten. Gizli birşey yapılıyor endişesiyle kimsenin kaygılanmasına gerek yoktur. Çünkü günümüzde, yapılan istatistiklere göre, her bireyin günde 18 defa video kameralarına takıldığı gerçeği vardır. Dolayısıyla, istense bile artık hiçbirşey gizli kalmıyor. Kaldı ki Presbiteryenlerin gizli ayin yapmalarına da gerek yok. Onlar bilinen klasik bit Hıristiyan topluluğudur.

Misyonerlik taraflarına gelince, herbir Hıristiyan aslında bir misyonerdir, olması da gerekir. Neden mi? Matta Incil’inin 28 ci Bölüm ayet 18’i açarsanız bu görüşüm açıklığa kavuşur. Orada şöyle denir: ’’Isa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. Işte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim’’. Bu ayet her Hıristiyanın gerçek görevini ortaya koyar. Bizler bu görevi ifa etmiyorsak, bizim suçumuzdur. Yapanları lütfen kınamıyalım. Türkiye’de dini görevleri icra etmek eğer bir suçsa, bunun hesabını yetkililer sorar ve gerekeni yaparlar.

Kartal’daki kilisemizin yöneticileri çıkan patırdıdan çekinerek Presbiteryenlere kilise kapılarını kapadıklarını duydum. Bence hata etmişler. Çünkü Rab Isa bize ’’kendi adıyla ortaya çıkanların türlü mezalimlere maruz kalacaklarını, fakat bundan yılmamalarını, çünkü sonuçta, onların ebedi hayatı hak edeceklerini’’ öğretir. Dini bir müessesenin yöneticileri bu ilkeleri bilerek yönetici olmalıdırlar. Yoksa onların görevi, sadece mum paralarıyla taşınmazların kiralarını toplamak değildir.

Yüksek makamlarda oturan kişiler, yaptıkları düzenlemeleri yetkili mercilere bildirmekten ve onların onayını almaktan sorumludurlar sadece. Her düzenleme için halkın onayına gidilmesi ne mümkündür, ne de mecburiyeti vardır. Yapılanların haber olarak verilmesi mümkündür, ama mecburiyet değildir.

Yaşadığımız yüzyıl Ökümenizm çağıdır. Yani kiliseler birliğinin gerçekleşme çağı. Hıristiyan alemi bundan henüz 40, 50 yıl öncesine kadar birbirini kabullenemzken, günümüzde bir kardeşlik havası içindedirler. Çabalar daha da yakınlaşmak, giderilebilecek, engel olabilecek pürüzleri ortadan kaldırma yönündedir. Bu oluşumu başta Gatoğigosumuz olmak üzere bizler de selamlıyoruz. Yalnız biz değil, Katolik, Protestan ve diğer Hıristiyan mezhepleri de hep birlikte bu oluşumdan fevkalade memnundurlar. Hıristiyanlığın başta gelen ilkelerinden biridir kardeşlik. Incil ’’arkadaşını kendin gibi sev’’ emreder. Ne mutlu bunu yapabilen insanlara!

Kendini tutuculukla itham edenlerin önünde Patrik Hazretleri Ökümenizm anlamında ve kilisenin kapılarını başkalarının önünde açarak, gerçekten cesur adımlar atmış, diğer topluluklarla bütünleşmeyi sağlamıştır. Bu kapıları sıkı sıkı kapatanlar mı şimdi bizleri tutuculukla suçluyor?

Korkunun ecele faydası yok derler. Biz Ökümenizmden korkmamalıyız. Bizim asıl görevimiz Ökümenizm için kendimizi hazırlamamız, güçlü olarak Ökümenizmde kendimizi tanıtabilmemizdir. Bugün globalizasyona da karşı olanlar vardır. Buna rağmen onun önü alınamaz Ökümenizm de din alanında öyledir. Ona bakarsanız, teknik her gelişmenin faydası olduğu kadar zararları da vardır. Buna rağmen tekniğin bütün nimetlerinden herkes faydalanmak için yarışıyor. Ben henüz bir kişinin bu gelişmelerin önünü kesmeye çaba gösterdiğini görmedim. Ancak, teknik gelişmelerden faydalanabilmenin en doğru yolu, bence onlara karşı dengeli davranmak, onları insanlık adına kullanabilme bilincine sahip olmaktan geçer.

Bugün Almanya’da kendi özel yapımız olan tek bir kilisemiz dahi yoktur. Ibadetlerimizi kardeş diğer kiliselerde ifa etmekteyiz. Ve ilâve etmek isterim ki, bu kiliselerin yöneticileri, binaların dışında, bizlere cemaat salonlarını da karşılıksız ve istediğimiz zaman tahsis etmektedirler. Onların bugünkü davranışı ökümenik bir anlayışın neticesidir ve bu anlayış olmasaydı, Almanya’da Dini Liderliğimiz asla organize edilemezdi.

x x x x x x x x

Gelelim Patrikhane binasının onarımına. Israrla iddia ettiğin husus Patrikhane binasının bir saltanat, şaşaa hedeflemesi, dolayısıyla iki veya üç misli bir bütçeye bakması. Buna paralel, Patrikhaneye yapılan harcamalar dolayısıyla cemaatın daha önemli sorunlarına gereken bütçenin ayrılamaması.

Sevgili kardeşim, herşeyin yeri ayrıdır. Birinin önemli olması, diğerinin önemsiz olduğunu gerektirmez. Bazen önemsiz sandığımız konular, önemli saydığımızdan daha öne çıkarlar.

1999’daki depremde Patrikhane binasının zarar gördüğü ve hemen onarılması gerekliliği malümumuzdur. Aslında o binanın ta 1960’larda temelden onarılması, galişen ihtiyaçlar karşısında genişletilmesi, ilâve bir misafirhanesi, arşiv salonu olması için Şınorhk Patriğimiz girişimlerde bulunmuştu. 1963-65 yıllarında üç Tıbrevanklı arkadaşımla ben orada kalıyordum. En ufak ihtiyaçlarımız için sokaklara düşmek zorunda kalırdık. Ancak, o tarihlerde, ilâveler bir yana, tek bir çivi çakmak mümkün değildi. Ankara’dan başlayarak bütün ilgili devlet dairelerini gezmeniz icap eder, buna rağmen izin alınamaz, yapılan masraf ve zaman kayıbı da cabası olurdu. O zaman da böyle oldu. Biz talebeler, çoğu zaman misafir kabul edilen salonda yatardık. Mutfağımız olmadığından lokantalara harcardık beş on kuruşluk harçlıklarımızı. Daha birçok diğer ihtiyaçlarımızdan da bahsetmiyorum.

Geçen yıl yapıyı gezmek fırsatını buldum. Temelleri kazıldığında ortaya öngörülmeyen sorunlar çıkmış, fakat onlara da el atılması mecburiyeti doğmuştu. Bahçesinde, yanılmıyorsam bir misafirhane, bir arşiv salonu, ve resmi bir müessesenin sahip olması zorunlu ilâveler yapılması öngörülüyordu.

Eleştirilerde bu yapının lükslüğünden bahsediliyor. Yapı henüz bitmeden bunun nereden çıkarıldığını anlıyamadım doğrusu. Belki senin bir bildiğin vardır, ben böyle bir şey görmediğim için, bu hususta burada bişey söylemem doğru olmaz.

Ancak, lüks kelimesi Patrikhanenin Kınalıdaki konutu için de telaffuz ediliyordu. Orayı da gördüm ve hangi lüksden bahsedildiğini hiç mi hiç anlayamadım.

Lüksden bahsedildiğine göre, bence öncelikle lüksün bir tarifi yapılması daha doğru olur. Nedir lüks? Kırık dökük, solgun eşyaları yenileriyle değIştirmek, binanın içini dışını temizleyip, yeni bir düzene sokmak lüks olabilir mi? Başka bir deyişle, ihtiyaç olan herhangi birşey lüks müdür?. Kınalı konutundaki herşey bir ihtiyacın normal karşılığından ibaretti. Unutmayalım, Patrik Hazretleri çoğu zaman orada ikamet etmekte, orada çalışmakta, orada resmi misafirlerini ağırlamaktadır.

Gerçek buyken, lütfen sürekli Şınorhk Patriğimizin örneği verilmesin. Şınorhk Sırpazan veya Karekin Haçaduryan Patriğimizin dönemleri apayrıydı. Onların yaşam tarzları, geldikleri çevreler, dünyaya bakış açıları, yaşadıkları dönemler, ihtiyaçları bambaşkaydı. 21.ci yüzyıl yaşamına hiç mi hiç uymaz. Temel ilkelerin dışında, eskiyi yeniyle veya gelecekle karşılaştırmak kesinlikle doğru değildir. Örneğin, daha önceki Patriklerimiz yolculuklarında faytona binerlerdi. Buna karşın, bütün mütevazılılıklarıyla beraber Karekin Haçaduryan ve Şınorhk Patriklerimizin özel arabaları ve şöförleri vardı. Bugün bilgisayar ve cep telefonu zorunlu oldu, dolayısıyla bir ihtiyaç halini aldı. Şimdi, Patrik Mesrop Hazretlerini neden daktilo değil de bilgisayar kullanıyor diye mi eleştireceğiz? Cep telefonu basit telefona karşı belki lüksdür, fakat günümüzün çok hareketli ve hızlı, insanların çok dağınık ve uzak yaşam dünyasında o artık bir ihtiyaç halini almıştır. Zorunluluk her halükârda giderilmeyi bekler ve lüks değildir.

Diğer taraftan, yeni yüzyılın ihtiyaçlarına karşılık vermenin mütevazılılıkla da ilgisi yoktur. Orta çağın manastır hayatı günümüzde tarihe karışmıştır artık. Sonra, din adamlarının manastırda yaşama mecburiyetleri olduğu ilkesi mi vardır kilisemizde? Doğru olan şudur ancak. Manastırlarda yetişen din adamları vardır. Fakat bunun, her din adamının manastırda yetişmiş olması veya yaşaması anlamına gelmez. Manastır dışında yetişen din adamlarımızın sayısı da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Bu gerçeğe göre, manastır dışında yaşayan din adamlarımızın gerçek din adamı olmadığını, veya mütevazı olmadıklarını mı iddia edeceğiz?

Şınorhk Sırpazanımız, yaz sıcaklarında çoraplarının parmak kısmını keser, misafirlerini terlikle kabul ederdi. Kendisi için pantolonunun yamalı olması, oturduğu kanepenin astarının yırtık olması hiç farketmezdi. Onun yaşamış olduğu, gelmiş olduğu şartlar buydu çünkü. Mütevazılık ilkesi adına, Mesrop Sırpazan’dan da yırtık çoraplarla gezmesi, sararmış ve delik koltuklarda oturması mı beklenecek? Bu hususların Şınorhk Patriğimizle kıyaslanmasını hiç doğru bulmuyorum. Patrik Mesrop iddia edildiği gibi mütevazılılığı bir yana atıp, gerçekten bir şaşaa, bir saltanat sevdalısı olsaydı, Almanya’yı her ziyaretinde, bir Patrik sıfatıyla, liderliğimizin ufacık odalarından çok, dört beş yıldızlı otelleri tercih ederdi. Ve bunda da haklı olurdu.

Madem ki mütevazılıktan bahsdiyoruz, bu sadece din görevlileri için değil, her imanlı Hıristiyan için de aynı derecede geçerlidir. Kendini Hıristiyan olarak tanımlayan herkes, dinimizin bu ilkesine uymalıdır. Ama biri çıkıp da , ben imanlı biri değilim, fakat kilisemin diğer bireyleri bu ilkelere uymaya mecburdur derse, ona hangi hakla böyle bir ilkeyi başkalarından talep ettiği sorulur? Ona, kendi inandığı şeylerle uğraşması gerekliliği hatırlatılır. Başka bir ayet ’’Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma’’ buyurur Incilimizde. Öyle ki, bir Hıristiyan olarak mecburiyetimiz olduğu halde uygulamadığımız herhangi bir ilkeyi, başkasından beklememiz de doğru olmaz. Bir toplumun sorunlarıyla ilgilenen, eleştiren, eğrileri düzeltmeye çaba gösteren herkes o toplumun bir parçası sayılır. Olumsuzluklardan aynı derecede sorumludur, aynı hassasiyeti göstermek zorundadır. Aksi takdirde taleplerinde inandırıcı olamaz.

2002 yılı ne 1940’ların, ne 1950’lerin, ne de 60’ların dönemidir. O dönemlerde Patrikhaneye sadece bizler, bir de yörenin din adamları girerdi. Bugün Patrikhaneyi onlarca yabancı din görevlilerinden tutun, elçiler, siyasetçiler, medya mensupları ve daha birçok saygın insanlar ziyaret etmektedir. Türkiye devletinin günümüzde tek kaale aldığı yüksek rütbeli ve rasmi hüviyete haiz şahıs Patriktir. Böyle bir makamda bulunan birinin, yıkık dökük bir mekanda mı ziyaretçilerini kabul etmesi bekleniyor ? Unutmayalım ki, ev insanın iç dünyasının ve bir cemaat yaşamının aynasıdır. Istediğimiz kadar gereken değerin mala değil, kafaya verilmesini savunalım, insanlar günümüzde de görünüşlerle bizleri değerlendiriyorlar.

Hatırlatmak isterim. Eçmiyadzin Gatoğigos’u merhum Vazken I.ci henüz göreve atanmıştı ki, ilk işi kendi tarihi konutundan ayrılarak bugünkü o muhteşem konutunu inşa etmeye soyunmak oldu. O yıllarda, o rejim altında. Bilirsin o rejim, kaba tabirle, herkesin eşit olmasını amaçlıyordu. O tarihlerde sokaktaki insanımız ekmek kuyruklarındaydı. Merhum Gatoğigosumuz saltanat veya şaşaa için mi yaptırdı o koca konutu? Eskisini belki ziyaret etmişsindir. Orada da pekâlâ oturabilirdi….

Vazken Gatoğigos neden bu binanın inşasına karar verdi dersin? Tam yukardakı anlayışla. Vazken Gatoğigos, bu binaya yerleştikten sonra ancak kendi döneminin büyüyen ihtiyaçlarını karşılayabildi Ziyarete gelenler daha sonra milyonlar döktüler oraya. Eçmiyadzini ve Gatoğigosu devlet memurları da daha çok önemsemeye başladılar.

Istanbul Patrikhanesine de milyonlar hibe edileceğinden bahsetmiyorum. Gerçek şu ki, daha görünüşlü, daha düzenli, çağa uygun bir mekan karşısında insanların cemaatımıza daha başka yanaşımda bulunacaklarından hiç kuşkum yoktur.

Kaldı ki Istanbul Patrikhanesi bugünkü haliyle altın kaplamalı bir inşaat eseri de değildir. Oldu olacağı çağın gereksinimlerine biraz daha uyumlu cevap vermesi hedeflenmektedir. Orada bir saray inşa ediliyormuş gibi, bir bardakta fırtınalar kopartılmasına hayret ediyor, buna gerçekten çok üzülüyorum.

Ne yazık ki, halâ din görevlilerimizin ömür boyu bu halk için yapmış olduğu fedakârlıklar gereğince değerlendirilemiyor. Neticede, Patrik Hazretleri onarmakta olduğu binayı beraberinde götürmeyecektir. O bina halkımızındır, gelecek nesillere kalacaktır. Zamanında Avrupa’daki cemaat yöneticilerimiz de din adamlarımız ’’aman saltanat süremesin’’ kaygısıyla ufacık alanlara kurmuşlar kilislerimizi. Bugün o kiliselerin her tarafı binalarla dolu. Bugünkü ihtiyaçlarımıza karşılık veremediği için etrafındaki topraklardan faydalanamıyorlar. Yakınmak neye yarar ki? Iş işten geçmiş, bir karış toprak için binlerce dolar ödeseniz de alamazsınız.

Marsilyadaki görevim esnasında kaldığım ev, kilise bahçesindeki salonun altındaki iki ufacık odalı, her yağmur yağdığında sular altında kalan, karanlık ve rutubetli bir yerdi. Yerlerde yusonlar bitmeye başlamıştı. Yıllarca orada yaşadım. Şikâyetlerime kimse kulak asmadı. Bugün romatizma ağrılarıyla boğuşmak zorundayım. Bizlerden mütevazılık bekleyen yöneticilerimiz mi şimdi bana şifa verecekler? Bu mu olmalı kilisesini seven, toplumun çıkarlarını düşünme görevini üstlenen imanlılarımızın , yöneticilerimizin davranış tarzı?

Din görevlilerimiz halkımıza vermiş olduğu hizmetlerden dolayı suç mu işlediler de kendilerine I.ci yüzyılın şartları reva görülüyor, kesinlikle anlayamıyorum? Çağ değişirse insanlar, insanlarla medeniyetler ve medeniyetlerle gereksinimler de değişir. Bu değişimlerin oluşması doğaldır. Bizler de eğer çağ dışı kalmak istemiyorsak, değişimlere ilkelerimizden taviz vermeksizin ayak uydurmalıyız.

Sevgili kardeşim, senden ricam elimizde kalan tek değerlerimizden kilisemizi ve din görevlilerimizi yıpratmayalım artık. Tam tersi, yüceltelim. Yüceltelim ki, onlar daha büyük bir şevkle sarılsınlar görevlerine. Günümüzde en iyi şartlarla bile din görevlisi adaylarını bulmak mümkün olmuyor artık. Ermenice hocalarımıza yaptığımız hatalardan ders çıkararak, toplumumuzun hizmetine ömür boyu adanmış insanlarımıza karşı değiştirelim davranışlarımızı. Emin ol, yaptığımız her haksızlığın bedelini yıllar sonra ödememiz gerekecektir. Ancak, bu bedeli ödemekten hiçbirimiz kaçamıyacağız.

Geçenlerdeki bir yazında, okullarımızdaki talebe sayısının ne kadar düştüğünü yazıyordun. Nedeni de özellikle seviyesizlik. Haksız eleştirilerle yıprattığımız din görevlilerinin yokluğu nedeniyle imanlılarımızın şimdi de elimizle başka mezheplere geçmesini mi sağlıyacağız? Ben her zaman şunu söylemişimdir: kilisemizi en çok yıpratan maalesef kendi halkımızın hatalı davranışlarıdır. 40 yıldan beri din görevlisiyim. Avrupa’da henüz herhangi bir aileyi, çocuklarından birinin din adamı olmasına ikna edebilmiş değilim. Ikna edebildiğim gençleri de, anaları ağlaya sızlaya caydırmışlardır. Peki, nereden getireceğiz beklediğimiz seviyedeki din görevlilerini? Ebeveyinler neden istemezler çocuklarını din görevlisi görmeyi? Nedeninin yüzde doksanı açıktır. Hem kel hem fotur durumundayız şu an. Daha iyisini talep ederek bir taraftan bırakmıyoruz yıpratma çabasını, diğer taraftan da daha iyisini yetiştirebilmeye hazır değiliz. En çok düşünülmesi gereken sorun budur kilisemizde.

Içinde bulunduğumuz şartlarda eleştirilerimizi yaparken ne yaptığımızı bir hayli düşünmemiz gerekiyor. Eğer onların yapılması gerçekten zorunlu ise,
lütfen daha sakin bir uslupla, kırıcı olmadan, insanları küstürmeden yapalım.
AGOS’un değerli sayfalarını bence toplumumuz için müsbet ve yararlı önerilerine ayırmalısın. Bu şartla senle birlikte mücadeleye hazırım. Ömrüm boyu bunu hedefledim, bu yolda başıma gelmedik de kalmadı. Ne yapalım, merhum hocalarımızın kutsal vasiyeti buydu. Bize de onlara saygı göstermek kalıyor.

Patrik seçimlerinde gösterdiğin özveri, dayatılmak istenen yönetmelik karşısındaki cesaretin, toplumumuzun sorunlarına karşı gösterdiğin olgun ve dürüst kaygılarından dolayı seni çok seviyor ve takdir ediyorum. Altın çamura düşse de değerini kaybetmez. Sen ve Tıbrevanklı kardeşlerimin hepsi aynı değerdedir benim için. Aynı kaygıları taşımanıza rağmen sorunlar çıksa da, onların biraz sabır, biraz hüsnüniyet, biraz da sakin bir ruh haliyle halledileceğinden hiç kuşkum yoktur.

Sevgi ve saygılarımla

Başpiskopos Karekin Bekçiyan
Almanya Ermenileri Dini Lideri

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: