İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bianet: `Ararat´ın Kusurları ve Erdemi

Fransa’da sinema eleştirmenleri Egoyan’ın geçen hafta gösterime giren “Ararat”ına sanatsal yönden geçer not vermedi ama bu filme Türkiye’de gösterilen tepkileri haklı çıkarmıyor. Çünkü film en azından sorulması gereken, örtbas edilmiş soruları soruyor.


Burçin GERÇEK

BİA (Paris) – Öncelikle, Ararat “Ermeni soykırımı” üzerine bir film değil. Bu filmin “Schindler’in Listesi” ya da “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nin ermeni versiyonu olacağını düşünenler sinemadan hayal kırıklığıyla çıkmaya hazırlansınlar. Çünkü film doğrudan soykırımı anlatmıyor, ama dolaylı olarak, bir “film içinde film” hikayesiyle konuya dokunuyor. Yalnız bu “dokunmalarin” içerdiği vahşet sahneleri bu filmi Türkiye’de izleyebilecek -gösterilirse tabii- pek çok seyirciyi rahatsız edici nitelikte.

“Ermeni soykırımı”nı anlatmıyorsa neyi anlatıyor peki bu film? Niye bu konuda bu kadar gürültü koptu Türkiye’de? Ararat, günümüzde Kanada’da yaşayan ikinci hatta üçüncü kuşak Ermeni ve Türklerin soykırıma bakışları, bu konunun etrafında kimlik arayışları ve tarihsel travmaların ilişkilerine yansıyışı üzerine bir film. Bu kolektif kimlik-kolektif bellek, biz kimiz, tarihten ne kadar sorumluyuz, tarihi ne kadar doğru olarak yansıtabiliriz, geçmişi bırakıp sadece bugünü yaşamak mümkün mü sorgulamaları için bir film setini kendine dekor olarak seçmiş Atom Egoyan.

Film içinde film

Ararat soykırım üzerine tarihi bir film çekmeye karar veren -Fransız şarkıcı Charles Aznavour’un canlandırdığı- Ermeni asıllı bir yönetmenin etrafında dönüyor. Ve bu hikayeye kocası bir Türk diplomata suikast düzenlerlerken öldürülen sanat tarihçisi Ani, bu ölümün şokunu üzerinden atamamış Raffi, babasının intiharından Ani’yi sorumlu tutan Célia, oğlunun eşcinsel olmasını kabullenemeyen bir gümrük memuru ve “filmin içindeki tarihi filmde” zalim bir Osmanlı askerini canlandıran Ali ekleniyor. Film boyunca kahramanların geçmişlerinden sıyrılamamalarına, bugünü yaşama girişimlerinin geçmişi tam olarak anlayamadıkları ve birbirleriyle diyalog kuramadıkları için başarısızlıkla sonuçlandığına tanık oluyoruz.

Buraya kadar filmin ikinci bir “Geceyarısı Ekspresi” olarak nitelenmesine yol açabilecek hiçbir şey yok. Egoyan’ın sorduğu bütün sorular anlamlı, doğru sorular. Ama Egoyan haklı ve anlaşılır sebeplerle de olsa (inkar edilen gerçeğin altını çizme isteği ve diasporanın filmden öncelikle soykırımı anlatmasını beklemesi) “filmin içindeki filmi” vahşet sahneleriyle doldurunca işler karışıyor. Film sanatsal bir çorbaya dönüyor, kimlik üzerine sorulan sorular muğlaklaşıyor ve seyircinin aklında sadece katliamlar, kopan kelleler, öldürülen çocuklar, ırzına geçilen ve diri diri yakılan kadınlar kalıyor. Hatta bir ara geriye dönüşler o kadar karmaşıklaşıyor ki, film hakkında hiçbir şey okumamış bir seyircinin ne olup bittiğini anlaması mümkün değil.

Bu yüzden de film Fransa’nın önde gelen gazetelerinden geçer not alamadı zaten. Le Monde gazetesi filmi ” entelektüel bir labirentin tutsağı ” olarak niteledi. Egoyan her ne kadar Le Monde’da aynı gün yayınlanan söyleşisinde “Ben geçmişi değil bugünü sorguluyorum. Zaten olayları filmin içindeki filmdeki gibi göstermenin gerçekleri çarpıtabileceğini anlatmak istedim” dese de eleştirmenleri buna ikna edebilmiş değil. Libération filmi ” fazla didaktik ” olmakla suçladı, Télérama ise “yapmacıklık”la.

Ama Ararat’ın bu anlamda başarılı olmaması filme Türkiye’de gösterilen alerjik tepkileri haklı çıkarmıyor. Çünkü her ne kadar çok şey anlatayım derken her şeyi birbirine karıştırmış olsa da, film en azından sorulması gereken, bugüne kadar örtbas ettiğimiz soruları soruyor. Sadece bu bile filmin Türkiye’de gösterilmesi ve izlenmesi için yeterli bir sebep. (BG/EK)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: