İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Radikal: 1915 olaylarını Türk yazmalı

Prof. Dr. Stefanos Yerasimos, 20 Mayıs 2002 günü Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) İstanbul ofisinde ‘Akademi Konferansları’ programı çerçevesinde ‘Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni Sorunu’ başlıklı bir konuşma yaptı. Yerasimos’un TÜBA tarafından kitap haline getirilen konuşmasının geniş özetini yayımlıyoruz.

Prof. Dr. STEFANOS YERASİMOS

Konuya girmeden önce iki hususu belirtmek isterim: Ermeni sorunu uzmanlarından olduğumu sanmıyorum ve zaten bu konuda herhangi bir yapıtım yok. Bununla birlikte, yıllarca önce -1970’li yıllarda- Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı kapsamında bu konuyu da ele almak niyetiyle çalışmalarım olmuş, ancak vazgeçmiştim. Nedeni ise, aşırı derecede polemik nedeni olan bir ortamda tek bir kişinin çabasıyla uzlaşmaya varmanın imkânsızlığını kavramamdı.

Dolayısıyla, buradaki konuşma bir mesaj verme ya da bir girişim başlatma niteliğinde olmayıp, sizin katkılarınızla bir görüş alışverişi yapmak.

Ermeni sorununda bugün yaşanan kargaşa, özünde bir tarih-hukuk çelişkisi olarak tanımlanabilir. Tartışma bir uluslararası hukuk terimi olması gereken ancak çeşitli biçimlerde algılanan ve zamanla değişen, hatta yozlaşan ‘soykırım’ terimi etrafında dönmekte. Bu tartışma içinde ise taraflar tarihi seçici (selektif) bir biçimde kullanmakta. Yani tarih, olayları belli bir neden sonuç ilişkisi içinde anlatan, kendi içinde bir tutarlılığı olan bir tüm olmaktan çıkıp, herkesin hukuki ya da hukukvari argümantasyonuna uygun düşecek kanıtları çekip çıkardığı bir bilgi-belge ambarı olarak kullanılmakta ve böylece, tarih hukukun tutsağı olmakta.

Hukuk ve tarih karşı karşıya

Oysa, hukukun amacı bir şeyi kanıtlamak, tarihin ise izah etmektir. Hukuk yargılar; oysa, tarih değer yargısından uzak durur. Temel amacı bir neden-sonuç ilişkisi içinde olayları, gerçeklere mümkün olduğu kadar yaklaşarak göz önüne sermek ve değer yargısını okuyucuya bırakmaktır.

Bu durumda hukuk, tarihin verilerini kullanır; ancak, bunun için kendinden bağımsız var olan bir tarih yazımı gereklidir. Aksine, tarih yazımı hukuk kavramlarını kullanmaz ve tarih hukukun yardımcı bir öğesi, bir alt dalı değildir. Kavram kargaşasından kurtulmak için yapılacak ilk iş, tarihsel düşünce sistemini hukuksal düşünce sisteminden ayırmak. Başka bir deyişle, hukuksal endişelerden ve art düşüncelerden bağımsız bir tarih yazmak.

‘Soykırım’ anakronizm mi?

Soykırım tartışmasının bu biçimde bir anakronizm olduğunu söyleyebiliriz, ancak bizi burada ilgilendiren konunun algılanmasında daha önemli bir anakronizm var: Çokuluslu devlet (imparatorluk) ve ulus-devlet kavramlarının birbirine karıştırılması ve birincisine, ikincisinin açısından bakılması.

Türk tarafı olaylara, özünde devlete karşı ihanet olarak algılanan bir isyana karşı yapılan bir ‘tenkil’ (bastırma) hareketi açısından bakmakta. Bu bakış Osmanlı’dan kopmaya çalışan tüm halkların hareketleri için de geçerli. 1916 Arap isyanı da bir ihanet; 19. yüzyılda Balkan halklarının ayaklanmaları da öyle. Oysa burada, evrensel anlamda tarihsel bir süreç olan çokuluslu imparatorluklardan ulus-devletlere geçiş söz konusu. 19. yüzyılda başlayan bu süreçte Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları parçalandı.

Ermeni tarafına gelince, o da bu süreci göz ardı ederek olaylara ancak soyut ırkçı bir izah getirmekte. Bu görüşe göre, son tahlilde Türklerin Ermenileri ortadan kaldırması onların barbarlığından kaynaklanmakta; böylece sunulan nedenin oluşumunun kendisi ırkçı nitelik taşımakta.

Bu durumda, Ermeni sorununu Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesinde yaşanan halklar mücadelesinin en trajik safhası olarak tanımlayabiliriz. Ancak, bunun böyle olmasının nedenleri var ve bunlar araştırılmalı. Bazı ipuçları vermeye çalışacağım.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki halkların ayaklanması ve bu ayaklanmanın başarıya ulaşarak ulus-devletlerin kurulması üç temel öğeye bağlı olmuştur:

1 – Ayaklanmanın entelektüel ve operasyonel altyapısını hazırlayacak, yani aydınlanma ve örgütlenmeyi yürütecek, zengin ve okumuş bir zümrenin varlığı.

2 – Ayaklanmayı gerçekleştirecek ve ilerideki ulus-devletin nüvesini oluşturacak kitlenin bir yörede yoğun bir biçimde bulunması.

3 – Dış destek, yani dönemin büyük güçlerinin desteği.

Ermeni sorununun temelinde ikinci öğe, yani bir yörede yoğun bir Ermeni çoğunluğunun olmaması yatmakta. Bunun diğer öğelere etkisi oldu: Özellikle İstanbul’da yaşayan zengin ve entelektüel Ermeni kitlesi başarılı olma olasılığı zayıf bu hareketin örgütlenmesini üstlenmemiş, örgütlenme yerel orta sınıflara bırakılmış ve onun için de radikalleşmiştir. Yerel çoğunluğun olmaması ayaklanmanın başarısını dış desteğe bağlı kılmıştır; oysa, aynı nedenler bu desteğin

1. Dünya Savaşına kadar çekimser kalmasına neden olmuştur. Ayrıca Yunan, Sırp, hatta Arap ayaklanması bu halkları imparatorluğu savunan Osmanlı güçleriyle karşı karşıya getirmesine karşılık, Ermeni sorununda iki milliyetçiliğin -Türk ve Ermeni milliyetçiliklerinin- doğrudan çatışması söz konusudur. Bunun bir nedeni, aynı toprakların üstünde Ermeni, Kürt ve Türklerin yaşaması; ikinci nedeni ise, Ermeni hareketinin güçlendiği sırada Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkması ve iki milliyetçiliğin birbirini beslemesi.

‘Tartışmalı’ olaylar

1 – Ermeni sorununun başlangıcı 1830’lu 1840’lı yıllarda Osmanlı hükümeti tarafından Kürt aşiretlerinin toprağa yerleştirilmesi girişimlerinde. Yerleşik düzene geçen Kürtlerin, Ermeni köylerine yaptığı baskılar huzursuzluk yarattı ve ilk Ermeni direnişlerine ve örgütlenmelerine yol açtı.

2 – 1876 Bulgar ayaklanması, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1878 Berlin Kongresi’nin Doğu vilayetlerinde reformlar konusunda aldığı kararlar, Ermeni kuruluşları arasında Bulgaristan örneğinin kullanılabileceği fikrini uyandırdı. Yani mutlak bir çoğunluğun bulunmadığı alanlarda ayaklanma hazırlamak, çevreye saldırarak tepkiyi üzerine çekmek ve bastırma hareketlerinden doğacak uluslararası kamuoyundan faydalanarak dış güçlerin müdahalesini sağlamak. Ancak 1893-1894’te yapılan bu girişimler, dönemin uluslararası dengelerinden, özellikle de İngiliz-Rus ilişkilerinden dolayı bir müdahaleye yol açmadı, merkez hükümetin özellikle Kürt Hamidiye Alayları aracılığıyla yürüttüğü bastırma hareketi tepkisiz kaldı.

3 – Ondan sonraki önemli aşama Balkan savaşlarıyla başlar. Balkan savaşları bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının işaretini verirken, öte yandan Türk milliyetçiliğinin doğmasına yol açar. Bu algılama Ermeni sorununu yeniden harekete geçirir. Bundan böyle Osmanlı devlet yönetimi bir Türk milli politikasının hizmetinde olacaktır ve bu politika, bu tarihten sonra Türk milletinin vatanı olarak algılanacak, Anadolu üzerine yoğunlaşacaktır.

Öte yandan, 1912’nin son aylarından başlayarak Osmanlı-Ermeni kuruluşları doğudaki altı vilayette özerklik ister. Bu özerkliğin bağımsızlığa giden
yolun ilk kademesi olacağı herkesin malumudur. Rusya’nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp Mart 1914’te Osmanlı hükümetine kabul ettirilir.

Altı vilayet birleştirilecek, Ermenilerin çoğunlukta
olacağı bir vilayet meclisi kurulacak ve valinin yanında yabancı müfettişler bulunacaktır.

Dönüm noktası

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı devletinin savaşa katılması bu projeden kurtulmanın çaresi olarak görüldü. Ancak tehcir kararıyla noktalanacak süreç ne zaman başladı? Olaylara hukuksal açıdan bakan anlayış ‘kasıt’ arayışında olduğu için bu nokta çok tartışmalı. Oysa tarih anlayışında anakronizmlere kaçmadan olayları ve süreçleri dikkatle incelemek gerekir. Teşkilatı Mahsusa’nın kurulması, Anadolu’nun gayrimüslim unsurlardan temizlenmesi projesinin başlangıcı olarak gösterilmekte. Gerçekten de, Teşkilatı Mahsusa özellikle ‘iç düşmanlara’ karşı kuruldu ve 1913’ten sonra Anadolu’daki gayrimüslim unsur İttihat ve Terakki’nin ‘iç düşman’ tanımını karşılamakta. Bununla birlikte, 1913-1914’te genel bir etnik temizlik hareketinin düşünüldüğü pek inandırıcı değil (Ege kıyılarında, özellikle Foça’da ve Doğu Trakya’da, Rum nüfusuna karşı yıldırma politikasına dayanan küçük çapta eylemler yapılmıştır). Bunun nedenleri de, o tarihlerde savaşın çıkıp çıkmayacağının, hangi tarihte çıkacağının ve Osmanlı devletinin hangi safta katılacağının belli olmaması. Ayrıca savaşın çıktığı ilk aylarda, Avrupa da dahil olmak üzere savaşın kısa, en fazla kışa kadar süreceği ve bu tarihte kaybeden tarafın barış isteyeceği kanaati yaygındı. Bu bağlamda, ancak uzun bir savaşın getirdiği tecrit koşulları içinde planlanabilecek bir tehcir ve yok etme politikasının 1914’ün sonundan önce düşünülmüş olması ihtimali az. Bununla birlikte, Bahaettin Şakir ya da Dr. Nâzım gibi ideologlar Anadolu’yu, ‘yabancı unsurlardan’ kurtarma projeleri geliştirmiş olabilirler.

24 Nisan öncesi ve sonrası tartışılırken iki tarafın yöntemleri farklı. Ermeni tarafı 24 Nisan öncesine ancak ‘kasıt’ arama amacıyla bakar; 24 Nisan’ı getiren olaylardan ve özellikle 1912-1914 özerklik girişimlerinden söz etmez; ve 24 Nisan sonrasını tüm trajik ayrıntılarıyla göz önüne serer. Türk tarafı ise 24 Nisan sonrasını, bundan önceki olayların getirdiği kaçınılmaz sonuç olarak algıladığından kısa geçer ve Ermeni misillemelerinin yoğunlaştığı 1917’den sonrasına atlar.

Oysa, tarih anlatımında neden-sonuç ilişkilerinin ortaya serilmesi için, nedenler kadar sonuçlar da ayrıntılı bir biçimde anlatılmalı. Bu nedenle 24 Nisan sonrası, tüm ayrıntıları ve mekanizmalarıyla anlatılmalı. Bunun için de bazı ipuçları gerekir:

1 – Sürgünler yalnız cephelere yakın bölgelerden değil, İstanbul ve İzmir dışında her yöreden yapılmıştır.

2 – Sürgünleri ordu örgütlemiş, kısmen jandarma ve kısmen de Teşkilatı Mahsusa ve İttihat Terakki’nin örgütlediği yerel milis kuvvetleri kullanılmıştır.

3 – Sürgünlerin yer değiştirme ya da yok etme amaçlı olup olmadığı tartışmanın odak noktasını oluşturur.

Bu konuya giriş olarak, niyetin her aşamada ve her düzeyde aynı olmamış olabileceğini de düşünebiliriz.

1914-1915 kışında yerleşen kanı, bir vatanın iki talibi olamayacağı ve Ermenilerden kurtulmanın yolunun bulunması gereği, yani ‘Ya biz, ya onlar’ psikolojisi. Bu ‘kurtulma’nın yolları ise yerine ve koşullara göre uygulandı.

Örneğin, toplu öldürmeler özellikle cephelere yakın yörelerde oldu. Buralarda, yetişkin erkeklerin kaçıp düşmana sığınacağından korkulduğu için, bunlar kafileler yola çıkarıldıktan sonra peyderpey elendi. Orta ve Batı Anadolu’da ise bu yöntemlere daha az başvuruldu.

Sonuç itibarıyla, muhtemelen hayatını kaybedenlerin çoğunluğu sıcaktan, soğuktan, açlıktan, hastalıktan öldü. Ancak, bu bir yan etki ya da beklenmedik bir sonuç olarak görülmemeli. Normal şartlarda kendisini ancak doyurabilen Anadolu’da erkek nüfusun çoğunun seferber olduğu bir dönemde, milyonu aşan bir kitlenin yollara dökülmesinin böyle bir sonucu vereceği önceden belliydi; tehcir kararı alınır alınmaz, Avusturya ve Alman konsolosları bunun böyle olacağını özellikle belirtmişti.

Sürgün yolundaki olayları ve kayıpları anlamak için böyle olağanüstü durumlarda toplum psikolojisini ve tepkilerini yakından incelemek gerekir. Toplumun bir bölümü yönetimin korumasından yoksun kalınca; toplumun geri kalanının gözünde ‘malı helal olunca’; hatta sürgün koşulları altında düzenli şuurlu bir birim olmaktan çıkınca; kısacası, insanlıktan çıkınca her türlü saldırıya açık olur. Giderek insanlıktan çıkan kafileler yolda da giderek erir. Burada acımasızlık ve acıma birbirine karışır; bazen sebepsiz, artık insandan sayılmadığı için yok edilen kişilerin çocukları alınıp büyütülür. Bir yerden sonra, olayları tam anlamıyla kavramak için tarihten toplumların şuuraltlarını inceleyen bilimlere geçmek gerekir.

Kaç kişi öldü?

Toplam kayıp sayısı için benim şu anda yapabildiğim tahmin 600-800 bin arası. Bunu, 1914’teki Ermeni nüfusunu 1.5 milyona yakın olarak hesaplamakla buluyorum. Ermeni kaynakları tarafından verilen 2.5 milyon nüfus açıkça abartılı; ancak, son dönem Osmanlı nüfus sayımının yayımlanmış rakamlarında bu nüfusu aşağı çekme girişimleri de olabilir.

Ermeni misillemelerine gelince, bunlar büyük çapta 1915 yazında Rus ordularının Van Gölü yöresini işgal etmesiyle başlar, 1916’da Van-Muş-Bitlis arasında ve Erzurum-Erzincan arasında devam eder. Son safhası ise 1917 sonu 1918 başında Rus ordularının çözülmesi ve Anadolu’yu boşaltması dönemindedir. Bu tarihlerde Rus işgal bölgesinden kaçamayan Müslüman nüfusun çoğu öldürüldü. Bu dönemde o yörelerde bulunan yabancı gazeteciler oraların tümüyle boşalmış olduğunu yazar.

Tarihten günümüze gelirsek bugün tartışma ‘soykırım’ kavramı üzerine kilitleniyor. Oysa soykırım, özellikle günümüzde, dünya kamuoyundaki algılamalarıyla çok muğlak bir terim. ‘Soykırım’ terimi doğrudan Nazi Almanyası tarafından yürütülen Yahudi soykırımı örneği üzerinde kuruldu. Bunun Ermeni olaylarıyla bir tutulamayacağı açık. Ancak, zamanla kavram genişletilmekte ve göreceleştirilmekte. 2 Ağustos 2001 tarihinde Sırp general Radislav Krstiç, Serebrenica’da katledilen 7 bin 500 kişinin sorumlusu olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından ‘soykırım’ suçlamasıyla 46 yıl hapse mahkûm edildi. Oysa Serebrenica olayı iç savaş kapsamında meydana gelen bir olay ve 1915 olaylarıyla karşılaştırmalara daha açık.

Bundan sonra ne yapılmalı?

Buradan, ısrarla söylediğim gibi, hukuksal görüşlerle bir yere varmanın mümkün olmadığı anlaşılır. Yapılacak ilk şey, olayların hukuksal kaygılardan uzak, tam olarak tarihinin yazılması. Ancak bunun bazı koşulları var.

1 – Bu işi, bir kişi değil, herkesin kendi bölümünün ve tüm çalışmanın sorumluluğunu alacağı 8-10 kişilik bir grup üstlenmeli.

2 – Bu tarih bir uzlaşmanın sonucu olmaz; bir ortak Türk-Ermeni heyeti tarafından yazılamaz. En doğru yol Türkiyeli tarihçiler tarafından yazılması; çünkü buna katılan her yabancı ‘dost düşman’ açısından değerlendirilir.

3 – Böyle bir girişim tümüyle özel olmalı. Doğrudan ya da dolayısıyla hiçbir resmi kuruluşun katkısı, yardımı, ilgisi olmamalı. Hatta buna bir fon bulunması bile gerekli değil. Akademik çalışmalar genellikle ek fon olmadan yürütülür, yayınevlerinin verdiği telif haklarıyla yetinilir.

4 – Bu çalışma hukuksal kaygılardan tümüyle arındırılmış olmalı, ne bir savcı iddianamesi ne de bir avukat savunması izlerini taşımalı.

5 – Bu çalışmanın ilk amacı dünya kamuoyunu etkilemek, hatta aydınlatmak değil, Türkiye toplumunu kendi geçmişiyle barıştırmak olur. Gerçek amacın ve doğru yolun, tarihimizin karanlık sayfalarını unutmak değil, aksine öğrenmek, nedenleri ve sonuçlarıyla kavramak ve geçmişin yükünden kurtulup geleceğe yönelmek olduğunu anlatmaktır. Ancak bu amaca ulaştığı sürece böyle bir çalışma dünya kamuoyunda saygınlık kazanabilir. Onun için Türkçe yazılmalı, Türkiye’de bir özel yayınevi tarafından yayımlanmalı ve yabancı yayınevleri çeviri haklarını alabilmeli.

Böyle bir çalışmanın hukuksal tartışmaya zararı olmaz. Özel bir girişim olacağı için resmi görüşleri bağlamaz, ancak resmi görüşler bu çalışmadan istedikleri zaman faydalanabilecekleri için onlara daha büyük bir manevra imkânı verir. Ve zamanla bu bilgilerin Türk ve yabancı kamuoyunca benimsenmesiyle yol alınmış olur.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: