İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hikmet´i, Garbis´i, Vasil´i birbirinden ayırdılar

İstanbul Ermenileri, 1915 kıyımından muaf tutulmuştu. Keza, 1923 mübadelesinden de İstanbul Rumları muaftı. 1906 yılında, İstanbul nüfusunun % 49.93 ü Müslüman, % 50.07 si Gayrimüslimmiş.* Bugün, yüz binin altındayız. Yani, yüzde bir bile değiliz. Bunun nedeni, şu yaşadığımız günlerde çok daha güzel anlaşılmıyor mu? Sezen Aksu’nun konserinde Ermenilerin, Rumların dostluk ve kardeşlik şarkılarına tahammül edemeyen zihniyet, onların varlığına öteden beri, tahammül edemiyordu. Bugün, İstanbul Azınlıkları için, bu hoşgörüsüzlüğün, bu tahammülsüzlüğün, talana, yağmaya dönüştüğü, 6/7 Eylül olaylarının yıldönümü. 6/7 Eylül 1955 tarihi, Azınlıklar için bir dönüm noktasıdır. O tarihten sonra bu ülkeyle yaşam bağları hızla koptu. İstanbul Ermenilerinin yerini Anadolu Ermenileri aldı. 1964 zorunlu göçüyle de Rum varlığı bir kaç bine düştü.

Aşağıda, Vasil’in geçmişe dönük buruk anılarını, 6/7 Eylül’ü ve 1955 lerin Gedikpaşa’sını okuyacaksınız. “Mozaik de neymiş, bu memlekette mozaik yok” diyenlere inat; Türk, Ermeni, Rum dostluğunu okuyacaksınız.

***

Onu, Gedikpaşa Rum Kilisesinin köşesinde gördüm. Kilise duvarının dibine çökmüştü. Belli etmek istemiyordu ama ağlıyordu. Orta yaşın üstünde, temiz yüzlü, temiz giyimliydi. Hani, kimi zaman ‘yüzü hiç yabancı değil, bir yerden tanıyor gibiyim’ dersiniz ya, işte öyle biriydi. Bir sorunu mu vardı? Rahatsızlanmış mıydı? Ona yardımcı olmalıydım. Mahcup bir tavırla kalkarak yanıt verdi. Bir şeyi olmadığını söyledi, teşekkür etti. Rum olduğunu anladım. Tanıştık, sohbete daldık, anlatmaya başladı.

İsmi Vasil’di. Yunanistan’dan gelmişti. Otuz küsür yıl önce buradan gitmişti. Şimdi ayakkabı atölyelerinin bulunduğu, karşımızdaki cumbalı evde doğmuştu. Ömrünün yarısı bu evde geçmiş, burada okula gitmiş, burada evlenmiş, yandaki kilisede vaftiz olmuş, dini nikahı kıyılmıştı. Kilisenin yanındaki okulda okumuş, bu sokaklarda büyümüştü. Buralarda sayısız anıları vardı. Bir gün bu köşede düşmüş, kafası yarılmıştı. Annesi onu tuttuğu gibi, karşı köşedeki Dr. Vahriç’e götürmüş, okula günlerce sargıyla gitmişti. Kumkapı Caddesi’ndeki marangoza çırak gitmiş, kalfa olmuş, askerlikten sonra da Tarlabaşı’nda atölye açmıştı.

Güzel günlerdi, o günler.Yaz akşamları açık hava sinemalarının, pazar günleri Florya plajının, kışın Çemberlitaş ve Marmara sinemalarının o keyifli günlerini hiç bitmeyecek sanıyorlardı. Ama Takvimler 1955 yılının 6/7 Eylül gününü gösterdiğinde, aydınlık günleri bir kara leke gölgelemişti. Azınlıkların özellikle de Rumların bu topraklardaki yaşam hakları ağır bir darbe almıştı. Varlık Vergisi ve ardından da 6/7 Eylül olayları, İstanbul’dan on binlerce Rum göçüne, Ermeni, Yahudi ve diğer Hıristiyanların göçüne neden olmuştu. Yine de doğduğu bu şehri seviyordu Vasil. Kopamamıştı İstanbul’dan. Bir insanın, binlerce yıllık ata toprağından kopması kolay mıydı? Ancak, 1964 yılında, (hani şu yirmi iki kilo eşya ve yirmi dolar parayla) Rumların zorunlu göçünde, yaşlı gözlerle İstanbul’dan ayrıldı. Daha doğrusu ayrılmak zorunda bırakıldı. Kendi gitti ama, yüreğini, dostlarını, hatıralarını İstanbul’da bıraktı.

Vasil’i dinliyordum. Karmaşık duygular içerisinde, geçmişi arıyordu. Hikmet, Garbis ve Vasil çocukluktan itibaren ayrılmayan üç arkadaştılar. Kadırga Cinci sahasında top koşturmuşlar, sırlarını, harçlıklarını paylaşmışlardı. Şans onları askerliklerinde de ayırmamıştı. İzmir Bornova’da, bahriye temel eğitim birliğinde de beraberlerdi. Birbirlerine tertip derlerdi.

6 Eylül (1955) akşamı, yine üç kafadar Vasil’ler de buluşacaklar. Yazlık İncirdibi sinemasına gideceklerdi. Vasil henüz, atölyesinden ayrılmamıştı. Sokaktan, anlam veremediği gürültüler geliyordu. Dışarıya baktı, yan komşusu, radyo tamircisi Kalust’un dükkanının kepenkleri, camı, çerçevesi kırılmış, müşterilerin tamire getirdikleri radyolar sokağa fırlatılıyordu. İleriye baktı, Madam Keti’nin şapkacı, tuhafiyeci dükkanındaki malların hepsi sokaktaydı. Ne yapacağına karar veremeden, elleri sopalı talancı grup bir anda atölyesini kırıp dökmeye, dağıtmaya, kendisini tartaklamaya başlamıştı. Atölyesinden zor kaçtı. Bir an evvel evine ulaşmak istiyordu. Tüm sokaklar aynıydı. Kırılan dökülen ev ve dükkan eşyaları geçit vermiyordu. İstanbul’da azınlıkların yaşadığı her yer, aynı anda cehenneme dönmüştü.. Kiliseler ateşe verilmişti. Evini, annesini, babasını, kız kardeşini merak ediyordu. Tarlabaşı’ ndan Gedikpaşa’ya nefes, nefese geldi. Gedikpaşa da, evinin sokağı da diğerlerinden farklı değildi. Okul harap olmuş, sıralar, kara tahtalar sokağa atılmıştı. Kilise alevler içerisindeydi. Kilisenin eşyaları da bahçede ve sokaktaydı.

Evine geldiğinde Hikmet’i kapıların önünde buldu. Olayları gören Hikmet, babasını Garbis’lerin evine göndermiş, kendisi de Türk bayrağını kaptığı gibi, Vasil’lerin evine koşmuştu. Evin, kendilerine ait olduğunu söyleyerek yağmacıları uzaklaştırmıştı. Sabaha kadar da Vasil’le beraber, nöbet tutmuşlardı. Eee, kolay mıydı? tertip olmak. Ya, Garbis? Zararları vardı, ama komşularınınki kadar değildi.

Üç yıl önce askerden geldiğinde güçlüklerle açtığı atölyesini yeniden açmıştı. Yılmamış, her şeye, yeniden başlamış, çalışmış, çalışmış, çalışmıştı, Tertiplerden, önce Hikmet evlendi. Düğünü, Beyazıt’ta Beyaz Saray Abdullah Düğün Salonu’nda yapıldı. Resimlerini hala saklıyordu. Sonra Garbis, Gedikpaşa Surp Hovhannes Ermeni kilisesinde. Sonra da kendisi. Şu yandaki kilisede. Nikahtan sonra, kilisenin bahçesinde üç tertip hanımlarıyla beraber toplu resim çektirmişlerdi. Resmin arkasında bir birlerine yazdıklarını, zaman, zaman gözleri buğulanarak, okuyordu.

İstanbul’dan giderken, Hikmet’le Garbis’ten ayrılışını hiç unutur muydu? Üçü de gözleri yaşlı, defalarca bir birlerine sarılmışlar, sarılmışlardı. Mektuplaşıyorlardı. Garbis’te Avusturalya’ya gitmişti. Çok sıkıntı çektiğini, alışamadığını yazıyordu. Ama, çocuklarının geleceğinin iyi olacağını düşünüyordu. 1970 lerin sonunda, İstanbul’a gelmiş. Vasil’e ” sen de gel, Hikmet sen ve ben hasret giderelim Kumkapı’da balık yiyip, rakı içip, fasıl dinleyip hasret giderelim” diye haber salmıştı. Gelememişti, çok üzülmüştü, içine dert olmuştu. Garbis’in Avusturalya’ya dönüşünden kısa süre sonra ölüm haberini almıştı. Üzüntüsü kat kat artmış, “keşke, o zaman İstanbul’a gelmiş olsaydım” diyordu. ‘İçim sızlıyor’ sözünün ne olduğunu, ilk defa Garbis’in ölüm haberini aldığında öğrendiğini söylüyordu..

Hikmet’ten de bir süredir haber alamıyordu. Biraz evvel Küçük Ayasofya’daki evine gitmişti. Evinde başkaları vardı. Üst kattaki komşusunun haberi ile bir kere daha donup kalmıştı. Hikmet’te yoktu artık. İki yıl olmuştu öleli. Sonra, hanımı da taşınmıştı. Kimbilir kaç kez konuştukları, saatlerce sohbet ettikleri, Hikmet’in evinin, aşınmış, geniş merdivenlerinde, bir boşlukta gibiydi. Anılarındaki, sayısız kare canlanmış, buğulu gözlerinin önünden geçmişti.

Her cumartesi günü gittikleri Kadırga Hamamı’nın önünden geçip, sık, sık buluştukları o zamanki Hayik’in kahvehanesine gelmişti. Oturmaya içi elvermemişti. Oradan, kilisenin köşesine gelebilmiş, burada biraz oturmak istemişti. Yavaş yavaş, yürümeye başladık. Yeni boyanmış kiliseyi gezdik. Artık, okulun öğrencisi yoktu. Yokuşu çıkıyorduk. Anılarında canlananları bana aktarıyordu. ” Şu karşıda Harutyunlar otururdu. Şu köşe okul arkadaşım Manollar’ındı. Şu ev ise çocukluk sevgilim Sofiler’indi. Şurada, Gedikpaşa Spor Kulübü, köşede bakkal Kirkor vardı. Köşenin yanındaki ev arkadaşım Garbisler’indi. Şu sokakta marangoz Nişan vardı.

Rober, Hristo, Hüseyin, Aleko, Marika, Yepram, Mıgır, Mari, Nazar, Hrant, Süreyya, Tanaş, Kapriyel, Şükrü, Melih, Ohannes, , Bakkal Niko, dişçi Bedros, marangoz Yordan, saatçi Agop, berber Artin, fırıncı Akif, şoför Garbis, Rum fırıncı, Arnavut muhallebici. Ermeni mezeci, tuhafiyeci Berç-Bercuhi kardeşler, buzdolapçı Sabri, Dr.Gogonyan, Dr.Atikyan, Dr.Melikyan, manav Palabıyık…

Yokuşu çıkmıştık, saydığı isimlerin hepsini, biliyordum, tanıyordum. Çoğu da arkadaşımdı. Bu farklı insanların büyük bölümü, ortak dünyalarından koparılmış, her biri Dünyanın bir başka köşesinde kendi dünyalarını kurmak zorunda bırakılmışlardı.

Sahafları geçip, Beyazıt’ta Çınaraltı’nda oturduk. Konuyu değiştirdim. Atina’daki yaşantısından, biraz da dereden tepeden söz ettik. Açılmıştı. Kalktık. Sarılarak vedalaştık. Tekrar görüşebilmek dileğiyle ayrıldık.

Arkasından bakıyordum. Onu bir daha görebilir miydim? Bilmiyorum. Onu göremezsem de, onun gibi nicelerinin varlığını biliyordum, onları görebileceğimi de.

Asırlar boyu bir arada yaşayan bunca insan, resmi politikanın Türk-Müslüman bir toplum yaratması uğruna feda edildi. İzlenen politikadan istenen, tek kültürlü, tek dilli, tek dinli bir toplumdu. Bunda büyük ölçüde başarıya ulaşıldı. Çok mu iyi oldu?

Bugün mü? Yüksek sesle böyle bir şey yok demeyi çok arzulardım…

Dileğimiz bu ülkede var olduğunu bildiğimiz Hikmetlerin çoğalması, Hikmetlerin egemen olması. Toprağında rahat uyu Hikmet. Sen de gurbet elde rahat uyu Garbis. Sana, güle güle demeye dilim varmıyor sevgili Vasil. Çünkü sen bu toprakların insanısın.**

*Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yayınları s. 73.

** Bu yazım daha önce Agos’ta da yayınlanmıştı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: