İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ferhat Kentel:Şüpheli konser (yeniden), şüpheli salâ… – Gazetem.net

(İnsan kendi gazetesini okumadan yazısını
yazarsa işte böyle olur… Dün Erol Katırcıoğlu’nun yazısından sonra ben de aynı
konserden esinlenerek yazmış oldum… Allah’tan ayrıca bir salâ olayından da
esinlenmişim…)

Pazar günkü gazetelerin çoğunda vardı… 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın
gecesinde Sezen Aksu’nun Efes Antik Tiyatro’daki “Türkiye şarkıları” konserinde
Türkler, Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Yahudiler; Müslümanlar, Hıristiyanlar
birlikte bayram yaptılar. Seslerini çoğalttılar, seslerini içiçe geçirdiler. Bu
insanların hepsi bu memleketin insanı olduklarını bir kere daha hissettiler…

Ama Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, konserin 30 Ağustos Zafer
Bayramı ile aynı güne denk getirilmesine tepki göstermiş; “bu konseri şüpheyle
karşılıyorum” demiş ve “Türkiye mozaiği adı altında anlamsız bir konser”
değerlendirmesini yapmış…

Doğaldır; mozaiği yanyana duran küçük taş parçaları olarak görürseniz, pek
bir anlam bulamazsınız. Ya da taşlardan sadece birine bakıp, bütün anlamın o
taşta olduğuna kafayı takarsanız, hiç anlam bulamazsınız. Mozaiğin ne olduğunu
anlamak için biraz uzaklaşıp bakmak gerekir. O taşların her birinin taşıdıkları
renklerin, nasıl öteki taşlarla bir araya geldiğini, bütünü nasıl
oluşturduklarını görmek isterseniz, o zaman “anlamı”, bütünden çıkan zevki
görürsünüz… Bütünü ve parçaları; bütün ve parça arasındaki ilişkiyi
görürsünüz…

Askerlerin sivil hayat, toplumsallıklar üzerine kafa yorması anormal bir
durum değil; onlar da bu memleketin insanları. Akşam eve döndükleri, üniformayı
çıkardıkları, arkadaşları ile sohbet ettikleri zaman, yani emir-komuta
zincirinin dışına çıktıkları zaman hepimiz gibi “n’olcak bu memlektin hali?”
diye sormaları kadar normal bir şey olamaz… O zaman, mozaik de konuşulur,
seçimlerde kime oy verecekleri de…

Ama sivil hayata, aynı üniforma altında bulundukları zaman kullandıkları
zihin haritalarıyla baktıkları takdirde, bir şeyleri ıskalamaları da çok
doğaldır… Nasıl biz akşam eve dönmeden önce, yorgunluk ya da moral durumumuza
göre, hemen bir an önce eve mi gitmeli, yoksa arkadaşlara mı takılmalı? gibi
sorularla ikircikli, hatta üçürcüklü, dördükçüklü durumlar yaşarken,
programlarının, planlarının, stratejilerinin mutlak bir belirginlik taşıdığı
askeri yaşam hakkında fikir yürütmeye kalktığımız zaman, bir sürü şeyi
ıskalayabileceğimiz gibi…

Kaldı ki, biz üniforma taşımadığımız zaman, üniformanın dünyası hakkında bir
şey söyleme hakkına da sahip değiliz… Hakkımız olsaydı da, çok koridorlu,
dolambaçlı, binbir türlü mücadele ve müzakereye dayalı gündelik hayatımızın
çoğulluğundan bakarak, o tekil ve tekçi dünyayı anlamamız çok mümkün olmazdı.
Kaldı ki, hiçbir dünya tek boyutlu değil; en tek boyutlu, emir-komuta zinciri
içinde işleyen ordu bile tek boyutlu değil. Orada da, ülkeyi tehdit eden
unsurlar, terfiler, düşman saldırısı karşısında uygulanacak taktikler, gizli
operasyonlar ve silah alımları üzerine bir sürü tartışma yaşanıyordur mutlaka…
Ama dışarı karşı kapalı, ve mümkün olduğunca tek ses vermeye çalışan bu tür bir
kurum üzerine bizim söyleyebileceklerimiz çok yeterli olmazdı..

Anlamadığımız dünyanın tek boyutlu olması ya da görünmesi de gerekmiyor…
Tıpkı, tıp alanında ya da hidroelektrik mühendisliğinde ya da başka bir uzmanlık
alanında olduğu gibi… Biz her ne kadar başımız ağrıdığı zaman aspirin almayı
akıl edebiliyorsak da, karaciğerdeki fonksiyon bozuklukları üzerine konuşabilmek
için, önce bir kaç cilt kitabı hatmetmemiz gerekirdi… Buna karşılık, bu meslek
dalları toplumu sadece hastalıklara kapılabilecek bir organizma olarak görüp bir
taraflarımızı kesmeye veya ağrımızı geçirmek için uyuşturucuları dayamaya
kalksalar ya da akarsularımızı kontrol edip, “kamu yararı” için bir
taraflarımıza barajlar dikseler, muhtemelen bize dair çok fazla bir şey
anlamadıklarını gösterirlerdi. Anladıkları şey, ancak kendi dünyalarının
gerçeklerine göre bir-iki yamultulmuş anlam olabilirdi ancak…

Anlamadığımız dünyalar bizim için tehlikeli dünyalardır. Tehlike “bize
göre”dir; bizim şimdiye kadar öğrendiklerimizin bize verebildiği kapasiteye
göredir. Ve tehlikenin boyutuna göre, biz önlem alırız. “Şüphe” duyduğumuz
zaman, bir kaç yol var: şüphe duyduğumuz unsuru ya kestirmeden gidip
temizleyeceğiz ya korkup saklanacağız ya da gücümüze, aklımıza ve duyularımıza
güvenerek öğrenmeye, anlamaya çalışacağız… Ama bu sonuncu yol en zoru…

Tıpkı, “şüpheli bir salâ” olayında olduğu gibi… Kastamonu’nun İnebolu
ilçesinde de 30 Ağustos Zafer Bayramı töreni sırasında Cuma namazından sonra
toprağa verilecek bir cenaze için salâ verdiği için Teşvikiye Camii müezzini
Kaymakam tarafından açığa alınmış. Salâ garnizon komutanının “günün anlam ve
önemini belirten konuşmasına” denk gelmiş. Şu anda “bilinçli veya değil bunun
araştırıldığı” söylenmiş. Yani her halûkârda şüpheli bir durum var.. Salâ
incelenecek… Bilinçli salâ, bilinçsiz salâ…

Hakikaten, Zafer Bayramı “kutlarken”, ne mozaiği bu şarkılar şimdi? Şimdi ne
salâsı bu? “ciddi ciddi bayram” yapıyoruz burada… Hem sonra, ölenle de ölünmez
ki… Hayır, insanın içine bir şüphe düşüyor…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: