İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tuba Akyol: Sineklerin milliyeti olur mu? – Milliyet Cumartesi

Gidin" dediler. "Altında tonlarca altın yatıyor. Mutlaka gidin." Altın avcısı
mıyız canım biz? Milliyet’in TIR’ı ile yollara düşmemizin nabız saymak, tutmak,
yoklamak, bırakmak gibi birçok nedeni olabilir ama bu nedenler arasında katiyen
altın aramak yok.

Hem altın aramak için niye kalkıp Kars’a gidelim. İstanbul’un maşallah taşı
toprağı altın. Haliç’in dibi altın, Ayasofya’nın temeli altın, artık tek tük
kalan yüzyıllık ağaçların civarı altın! Biz de milletçe altın avcısıyız. Elleri
bomboş altın avcıları… Zira bulamıyoruz biz bu altınları. Ha bire kazılıyor
ortalık, tüm tarihi eserlerin dibi oyuluyor, her heybetli ağacın üç adım, olmadı
beş adım, sola yedi adım, sağa bir buçuk adım ötesi aranıyor; koyduysan bul,
altın çıkmıyor.

Yine de gidiyoruz. Altın bulmak için değil, Ani Harabeleri’ni görmek için.

Asker rehberliğinde ezbere Ani gezisi

Bir de ben ejderha görmeyi umuyorum. Efsaneye göre suçlu ejderhalar
cezalarını çeksinler diye yeryüzüne gönderiliyor ve Ani yöresindeki tahıl
saklama kuyularının içinde kışı geçiriyorlar. Şimdi yaz ama olsun, mevsimleri
karıştırmış birkaç ejderha belki beni bekliyorlardır kuyuların içinde. Ümit
işte…

Ani Harabeleri’ne gitmeye karar vermek, gitmek için yeterli değil. Ani,
Ermenistan sınırında. Bu bakımdan izin almak gerekiyor. Kars’ta bizi izleyen iki
polis izin için emniyet müdürlüğü, turizm müdürlüğü falan dolaşıyorlar. İzin
alınıyor, fakat biz gazeteciyiz ya, şıklık olsun diye herhalde, kağıtları
mühürletmeyip iznin kapıya telefonla bildirileceğini söylüyorlar. Oysa almışsın
madem izni, mühürlet di mi? Uğraşma telefonla falan! Mühürsüz izin kağıtları ile
kapıda bekliyoruz telefon gelsin diye… Nihayet geliyor!

İki polise ek olarak yanımıza bir de er katılıyor. Asker çok iyi ezberlemiş
Ani’nin tarihini, anlatıyor: "Anı şehri 1877 Osmanlı-Rus savaşından sonra 40
yıllık Rus esareti altında kalmıştır." Oldu ya, duyamadınız, bir şeyi kaçırdınız
diyelim; soruyorsunuz "Kaç yıl?" diye… Asker tüm cümleyi baştan alıyor,
ezberlediği gibi aynen yeniden söylüyor: "Anı şehri 1877…"

Necdet adını tarihe mavi boyayla yazdı

Ani Harabeleri’ne "Anı" deniyor. Kapısında öyle yazıyor. Ani, Ermenice
adıymış, Türkçesi "Anı" olmalıymış. Yanımızdaki asker panik içinde "Eyvah
komutan!" diye bağırıyor ve komutan geliyor yanımıza. "Lütfen ‘Anı’ diye yazın"
diyor. Yazarım, onu mu kıracağım ama Kültür Bakanlığı’nın sitesine baktım, orada
hâlâ Ani diye geçiyor. Bu konudaki yetkili de Kültür Bakanlığı… Daha önce bir
dönem de "Hani Harabeleri" denmiş ama tutmamış. Bakalım "Anı" tutacak mı?

Bu arada gezimize komutan da katılıyor. "Hani", "Anı" falan neyse de komutana
göre pek yakında buranın adı "Necdet Harabeleri" olarak değişecek. Hayır,
komutanın adı Necdet değil. Necdet akrobat tabiatlı Karslı bir genç olsa gerek.
Ki arkadaşları ona kendi aralarında Örümcek Adam diyorlarsa, ben hiç şaşırmam.
Nasıl yapmışsa yapmış, yüksek tavanlı kilise kalıntılarının en tepesine mavi
boyayla adını yazmış. Biz aradık taradık, bayağı sıkı araştırma yaptık, sonunda
oraya tırmanmanın mümkün olmadığına, Fanatik Basket’in yayın yönetmeni dev adam
İsmet Badem’in bile oraya elinde mavi boya ile çıkamayacağına karar verdik. Çok
uğraşmış yani Necdet; çok uğraşmış ve tarihe adını mavi boyayla yazmış.

Ani bir dünyadır ama dünya bir Ani etmez

Ani’deki kalıntılara bakınca burada sadece ibadet edildiğini, bir de banyo
yapıldığını düşünüyor insan. Zira ayakta kalan binalar ya kilise, ya şapel ya da
cami. Bir de hamam var. Oysa burası kitaplarda yazdığına göre Ortaçağ’ın en
büyük ticaret merkezlerinden biri. Yüzyıllar boyunca farklı milletleri ve
dinleri bir arada yaşatan çokkültürlü yapısı nedeniyle "Ani bir dünyadır ama
dünya bir Ani etmez" denirmiş bir zamanlar. Öyle mühim yani bu kalıntılar.

"Bin bir kiliseli, kırk kapılı kent" deniyor buraya. Cami, kilise ve Zerdüşt
tapınağı binlerce yıldır kavgasız, gürültüsüz yan yana dikiliyorlar.
Kalıntıların çoğu 8 ila 13. yüzyıllarda yapılmış. Ki bu dönem Ani’nin en
heybetli dönemi. Ani’nin böylesine hareketli olması İpek Yolu’nun kuzey
kanadında yer almasından. Kervanlar geçermiş bir zamanlar buradan.

Fotoğraf çekmek hem tehlikeli hem de yasak

Biz böyle dolaşırken bir zamanlar kervanların geçtiği yollardan,
gazetecilerin Ani’yi gezdiğini duyan jandarma da gelip buluyor bizi. Böylece
kısa bir an için polis, asker, jandarma şeklinde üç aşamalı koruma altına
giriyoruz. Mecburen soruyorum: "Bizi mi koruyorsunuz, yoksa harabeleri mi bizden
koruyorsunuz?"

Ne bizi ne de harabeleri, onlar Ermenistan sınırını koruyorlar. Burada
fotoğraf çekmek yasak mesela. Gerçi artık elimizdeki sigaranın markasını bile
görüyor uydular, fotoğraf çekilse ne olur? 2565 sayılı askeri bölgelerde
alınması gereken tedbirlerle falan ilgili yasaya muhalefet olur. Kanun kanundur!
Bir de Ermenistan’dan da ateş açılabilirmiş fotoğraf çekmeye kalkana… Fotoğraf
burada tehlikeli ve yasak!

Peki ben şimdi size nasıl anlatayım Ermenistan ile aramızdaki sınır suyu Arpa
Çay’ın o şahane manzarasını? Üzerinde bir yıkık köprü ile, arkası Ermenistan.
Çantada dijital kamera yatarken, o manzarayı çekememenin bende yarattığı ruhsal
tahribat hâlâ tedaviye muhtaç. Neyse ki internette gani fotoğraf.

Madem öyle, bari Ermenistan’ı göreyim dünya gözüyle, belki bir daha göremem
diye düşünüyorum. Karşı yakadaki gözetleme kulesine dürbünle bakıyor askerler.
Ben de bakıyorum. Sonra, biraz da sohbet açılsın diye "Ne çok sinek var burada"
diyorum. Asker "Ermeni sineği bunlar" diyor. Şaka mı yapıyor? Ben gülüyorum, o
hiç gülmüyor.

Binlerce yıl önce, yüzyıllar boyunca her millete kucak açan Ani’de şimdi
sineklerin bile milliyeti var. Ne fena!

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: