İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bu fotoğrafları nasıl çektim

Bu toprakların yetiştirdiği, bu
topraklarda yetişen dervişmeşrep insanlardan biri olan Ara Güler dikiş
makinesiyle resim çekmiş midir bilinmez ama herhalde eline alsa onu da bir
Leica’ya dönüştürürdü ucundan-bucağından. Tıpkı İstanbul’un veya Anadolu’nun
tozdan topraktan, kirden pastan görülmeyen pırıl pırıl gözlerini bir yeryüzü
şölenine dönüştürdüğü gibi. Ara Güler’i asıl öne çıkartan da, ‘nesne’siyle
kurduğu bu olağanüstü ilişki zaten. Bu ilişki, onu fotoğrafın şiirine götürür
sık sık. Kendisi de bilir üstelik, objektife bir gönülgözü açıklığıyla
bakabilmeye borçludur bütün bunları. Ve bir de, hiç ihmal etmediği, büyük bir
gururla sürekli üzerinde taşıdığı ‘foto muhabiri’ kimliğine. Ünvanların ağır
prangalar gibi boyunlara dolandığı postmodern bir vakitte, Ara Güler, ‘foto
muhabiri’ olarak kalmayı başarabilmiş ender bir isimdir ve bu nedenle Ara
Güler’dir zaten. Kendisinin de vurguladığı gibi, ‘önemli olan makine değil,
arkasındaki adamdır.’ Adam gibi adam yani…

BERTRAND RUSSELL

Siyah bir kalemle kitabı imzaladı

Russell’ı yazı masasının önüne oturttum. Belki de birçok eserini kaleme aldığı
bu masanın önünde bir sürü siyah beyaz ve renkli fotoğrafını çektim.
Fotoğraflarını çekerken mümkün olduğu kadar onu sıkmamaya çalıştım. Sonra onu
bahçeye çıkardım, evle birlikte, sonra da aramıza katılan karısıyla birlikte bir
sürü fotoğrafını çektim (…) Aradan üç saat kadar bir vakit geçti.
Çekebileceğim kadar fotoğraf çekmiştim. Hem renkli, hem siyah-beyaz. Öğle
yemeğinin zamanı gelmiş de geçmek üzereydi. Gitsem daha uygun olacaktı galiba,
hem onlar için hem benim için. Çünkü görsel açıdan daha fazla bir şey yapmam
gerekmezdi. Felix’ten aldığım kitap aklıma geldi birden. O sırada ikimiz de bir
masanın önünde ayakta duruyorduk. Kitabı açtım, kapağın arkasındaki boş sayfayı
göstererek ‘‘İmzalar mısınız’’ dedim. ‘‘Tabii’’ diye karşılık verdi ve siyah bir
kalemle kitabı imzaladı Bertrand Russell. Ve tarih koymayı unuttu, ben de
üstünde durmadım.

PABLO PICASSO

Onda 90 yıllık birikim vardı bende ise bir Leica

Doğumundan 90 yıl sonra Picasso’yu gördüm. Tarih 20 Nisan 1971, Salı. Neler
yapmış o zamana kadar? Bir foto muhabiri olarak yüz yılımızın en büyük adamının
yanına gitmek beni heyecanlandırmıştı. Onda 90 yıllık bir birikim vardı, bende
ise bir Leica.

Tam dört gün Picasso ile birlikte kaldık. Bahçede dolaşıyorum; büyük bir Afgan
tazısı var, nereye gitsem peşimden geliyor. Kapının önünde dolaşırken, Miguel
geldi. Bu kez her zamanki gibi suratsız değildi, gülümsüyordu. ‘‘İçeride mi?’’
dedim. ‘‘Evet’’ diye karşılık verdi, ‘‘ve yalnız.’’ Leica’m ve ben içeri girdik.
Picasso sallanan koltuğuna oturmuş, büyük olasılıkla İspanyolca bir şarkı
mırıldanıyordu. Beni görünce: ‘‘Gel, gel otur’’ dedi.

Şimdi bir devin karşısındayım. Resim çekmek istiyorum. O ise koltuğunda sallanıp
duruyor. Bu durumda bir sürü resmini çektim, sanırım bu onun da hoşuna
gidiyordu. Benimle alay eder gibi bir hali vardı.

MARC CHAGALL

Fotoğraflar istediğim gibi değildi

Bir kız çay getirdi, içtik. Bir süre gereksiz şeyler konuşuldu. O da iş olsun
diye konuşuyor, ben de… Aklım fikrim başka bir mekanda fotoğraf çekmekte. İşte
o anda aklıma merdivenlerin dönemeçleri geldi. Belki orada bir şeyler
çekebilirim diye düşündüm. Kendisine teklif ettim o da kabul etti. Merdivenlere
gittik. Yakından, uzaktan, merdivene oturmuş, tırabzana dayalı, daha birçok
pozisyonda fotoğrafını çektim. Zaten eski Paris evlerindeki bu tür merdivenler
daha önce de beni böyle bocalamalardan kurtarmıştı; örneğin sinemacı Renoir’ı
Pigalle’deki evinde yine böyle merdivenlerde fotoğraflamıştım. Ama yine de
Chagall’in fotoğrafları tam istediğim gibi değildi.

WILLIAM SAROYAN

Benim babam da Bitlis’te doğmuş dedi

Rue Laffitte’in köşesinde bir kahvede oturuyoruz. Ben ikinci biramı içiyordum, o
ise birincisini. Terzi arkadaşı, baykuşun sahibi ayakkabı tamircisi de oradaydı.
Saroyan her zaman insanlara soru soran bir tipti. Söz döndü dolaştı, bana geldi.
‘‘Baban ne iş yapar?’’ dedi. ‘‘Eczacıydı ama birkaç yıl önce öldü’’ diye
karşılık verdim. Bir ara durakladı, sonra gene sordu: ‘‘Nerede doğdun?’’ ‘‘Ben
İstanbul’da doğdum ama babam Şebinkarahisarlıdır’’ dedim. ‘‘Benim babam da
Bitlis’te doğmuş’’ dedi. ‘‘Fikret Otyam’la bir iki arkadaş beni oralara
götürdüler. Şebinkarahisar Bitlis’e yakın mı?’’ ‘‘Pek yakın değildir ama, aşağı
yukarı aynı yerler’’ diye karşılık verdim. ‘‘Bana oralara ait bir hikaye
anlatsana’’ dedi. Gitmiş, oraları gezmiş, bir özlem var içinde.

TENNESSEE WILLIAMS

Onu Güney Park’a götürdük

Çektiğim resimleri Hüsamettin Bozok’un Yeditepe dergisine verdim. Gece de
zamanın en büyük tiyatro eleştirmeni Fikret Adil’in evine yollandım. Durumu ona
anlattım. Oradan, piyeste başrolü oynayan rahmetli Suavi Tedü’ye telefon ettim.
Sonunda Tennessee Williams’ı Güney Park’a (Bugünkü Maçka) götürmeye karar
verdik. Tennessee Williams önerimizi angarya kabilinden kabul etti. Güney Park
halkın gittiği çalgılı bir gazinoydu. Tennessee Williams buradan hoşlanmışa
benziyordu. Masada bizden başka Suavi Tedü, Fikret Adil, Samim Kocagöz, Nevzat
Üstün, Ayfer Feray ve Hüsamettin Bozok vardı. Oradan çıkıp Fikret Adil’in
Taksim’deki evine gittik. Ne var ki bu tertip adamlara, ‘‘Sanat hakkında ne
düşünüyorsunuz?’’ gibi enti-püften sorular sorulamıyor. Bunu yıllar sonra,
Picasso ile röportaj yaparken öğrendim.  

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: