İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hrant Dink: Azınlıkların `36 Beyannamesi´ Sorunu – Açık Site

Gazeteci Hrant Dink, Türkiyeli Ermenilerin sorunlarının inatla hâlâ görmezlikten gelindiğine ve “Ermeni cemaatinin eğitim, kültür ve sosyal yaşantısını ve hepsinin üstünde de doğrudan varlığını tehdit eden 36 Beyannamesi sorununa” dikkat çekiyor. (Lozan Antlaşması ilgili maddeleri ve Meclis Alt Komisyonu’ndaki yeni yasa tasarısı değerlendirmesiyle)

Açık Katkı 26.4.2002

Yine bir 24 Nisan’ın yaşandığı şu günlerde, gündemde tekrar Ermeniler var. Basında Türkiyeli Ermenilerin bu konudaki yurtsever tutumlarından örnekler sergilenirken ne yazık ki Türkiyeli Ermenilerin sorunları inatla görmezden geliniyor, ıskalanıyor.

Bu vesileyle, bugün ülkemizdeki Azınlık Vakıfları’nı tam bir yangın içine alan ve adına “36 Beyannamesi” denilen sorun hakkında sizi bilgilendirmeyi ev ödevim olarak kabul ediyor ve ilginize sunuyorum.

Ermeni cemaatinin eğitim, kültür ve sosyal yaşantısını ve hepsinin üstünde de doğrudan varlığını tehdit altına alan “36 Beyannamesi” sorununa ilişkin son 30 yıllık süreç içerisinde, cemaat temsilcilerimiz her fırsatta Ankara’ya giderek Devlet’in en üst makamlarını yazılı ve şifai raporlarla bilgilendirdiler, çözümü konusunda Devlet’in iradesini rica ettiler.

Bu girişimler bugüne değin karşılığını bulmadığı gibi, aksine Yargıtay’ın peş peşe aldığı haksız kararlarla sorun cemaatin başında sallanan Demokles’in kılıcına dönüştü. Bugüne değin “36 Beyannamesi” gerekçe gösterilerek, 1936-1970 yılları arasında bağış ya da satın alma yoluyla, o günün yasallığı içinde edinilmiş 30’u aşkın gayrımenkul, herhangi bir bedel de ödemeksizin cemaat vakıflarının elinden Yargıtay kararlarıyla geri alındı ve eski sahiplerine ya da Hazine’ye intikal ettirildi. Ve yazık ki bu antidemokratik uygulama hukuki bir tasarruf kisvesiyle halen pervasızca sürdürülüyor.

Azınlıkların eğitim kurumları genellikle yanı başlarında bulunan kiliselerin vakıf yönetimleri tarafından idare edilir. Azalan nüfus ve artan ekonomik zorluklar bu okulların geleceğini de tehdit ediyor. Azınlıklar devletten herhangi bir yardım görmedikleri gibi, böyle bir yardımı talep de etmez, sadece kendi cemaat üyelerinin yaptıkları mal mülk bağışıyla ayakta kalmaya çalışırlar. Ne var ki 36 Beyannamesi uygulaması bu bağışlara engel olmakta, cemaatin can damarını kesmektedir.

Ne yazık ki, Avrupa Birliği’nce Türkiye hakkında kaleme alınan İlerleme Raporu’nda “Hıristiyan kiliseleri özellikle mülk sahibi olma konusunda hâlâ zorluklarla karşılaşıyor” ifadesiyle bu sorunumuz da yer aldı.

Ve biz üzüldük…

Çünkü bizler kendi sorunlarımızın Türkiye dışında ele alınmasına, çözümlerin oradan önerilmesine hep karşı çıktık.

Sonuçta, Hükümet vakıflarla ilgili bir yasa değişikliği hazırlayarak, Azınlık Vakıfları’nın da mağduriyetini bir nebze giderecek bu haksız uygulamaya son vermeye yeltendi. Ne var ki bu aşamaya da “Azınlıklar bu yasayla sınırsız sayıda mal edinecekler” kaygısıyla hükümet ortağı MHP çekince koydu. Yasa tasarısı şu anda bir alt komisyona havale edilmiş durumda. İnsan Hakları’ndan ve Vakıflardan Sorumlu Devlet Bakanı Nejat Arseven bu direnci kırmakta zorlanıyor.

Bugüne değin 36 Beyannamesi uygulamasından doğmuş haksızlıklar ve mağduriyetlerin giderilmesi, Azınlık vakıflarının mülk edinme haklarının önündeki engellerin kaldırılması ve bu anayasal hakkın devlet güvencesi altına alınması öyle görülüyor ki siz demokrat aydınlarımızın katkısı olmaksızın sağlanamayacak.

Sorunu her zamanki duyarlılığınıza sunuyorum.
Saygı ve sevgiyle,

Hrant Dink
AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Ekler:

Ek 1) Tarihten bugüne Azınlık Vakıfları
Ek 2) 36 Beyannamesi sorunu nedir?
Ek 3) Lozan Antlaşması’nın Azınlıklara ilişkin maddeleri
Ek 4) Vakıflarla ilgili yeni yasa tasarısının ilgili maddeleri ve gerekçe bölümü
Ek 5) Yasa tasarısına ilişkin bir değerlendirme

Ek 1: Tarihten Bugüne Azınlık Vakıfları

a) Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcından beri var olan ve Ermeni Milleti sistemi içinde yer alan hayır müesseselerine bugünün bilinen anlamında “Vakıf” denilmezdi. Bir vakfedenin varlığı bahis konusu değildi. Bunlar cemaat mensuplarının yardımları ile kurulan “anonim” müesseselerdi. Okul, mezarlık, kilise, havra, hastane gibi hayır hizmetleri veren bu kuruluşlar, Padişah fermanı ile faaliyetlerine başlardı. Hükmi fiahsiyetleri (Tüzel Kişilikleri) yoktu.

b) 1912 tarihinde düzenlenen bir kanunla bu kurumlar disipline edilip kendilerine “Hükmi fiahsiyet” hakkı tanındı ve “Osmanlı Hayır Müesseseleri” olarak adlandırıldılar.

c) Bu haliyle Cumhuriyet rejimine intikal eden vakıflar 1936’da çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’yla, Medeni Kanun’un öngördüğü biçimde yeniden düzenlendi. Kanunda tüm vakıflar iki kategoride sınıflandırıldı. Birincisi doğrudan devlet bürokrasisinin idaresine geçen “Mazbut Vakıflar” (Zaptedilmiş Vakıflar) diğeri de kendi kendini idare eden “Mülhak Vakıflar”. Azınlık Vakıfları bu Mülhak Vakıflar statüsünde Tüzel Kişilikler sayılarak varlıklarını sürdürdü.

d) 1949’da çıkarılan 5404 sayılı kanunla Azınlık Vakıfları bu kez de Mülhak Vakıf dışına taşınarak, Mazbut ve Mülhak vakıfların dışında yeni ve üçüncü olarak kategorize edilen, “Cemaat ve Esnafa ait Vakıflar” statüsünde Tüzel Kişilik olarak değerlendirildi. Bu düzenleme bugün hâlâ yürürlükte olandır.

Ancak ne var ki her yeni kanunun bir de nizamnamesi (tüzüğü ya da yönetmeliği) olması gerekirken, 1949 yılındaki 5404 sayılı kanunun nizamnamesi bugüne değin çıkarılmadığından, Azınlık Vakıfları 1936’daki Mülhak Vakıflar Nizamnamesi’ne göre işleme tabi kılınmaktadır. Dolayısıyla bu vakıflar ayrı bir statüde bulunmalarına karşın bir başka statünün yaptırımları ile idare edilmektedir. Bu ise ciddi bir karmaşa doğurmaktadır.

Ek 2: 36 Beyannamesi sorunu nedir?

1936 yılında 2762 sayılı yeni bir Vakıflar Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunla birlikte Azınlık Vakıfları’ndan, akar ve gayrımenkullerine ilişkin istenen ve vakıf yönetimlerince Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne teslim edilen listelere “36 Beyannamesi” denir. Bu beyannameler sadece basit birer listedir. İçeriğinde beyannamenin bundan böyle ‘Vakfiye Senedi’ (Vakfiye statüsü) yerine geçeceğine ilişkin bir anımsatma, bir kabul, bir tesbit yoktur. Beyannamede sorulmayan ayrıntılardan biri de vakfın bundan böyle mal edinip edinemeyeceğidir. Beyannamelerde ne böyle bir soru sorulmuş ne de buna olumlu olumsuz bir cevap vermek zorunda kalınmıştır.

Ancak şimdi bu beyannameler Yargıtay kararlarına göre vakfiye (tüzük) olarak kabul edilmekte, mülklerin üzerine yeni akar eklenmesine izin verilmemektedir. Uygulamada sadece mal edinilmesine izin vermemekle de kalınmayıp, 1936 yılından sonra elde edilmiş mülkler Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce veya Maliye Hazinesi’nce açılan davalarla kurumlarımızın elinden alınmakta ve eski sahiplerine iade edilmektedir. Dolayısıyla şu anda kurumlarımız herhangi bir mülkü ne bağış olarak kabul edebilmekte ne de satın alabilmektedir.

Bu noktaya nasıl gelindi?

İstanbul Üçüncü Sulh Hukuk Mahkemesi’nde 1971 yılında Balıklı Rum Hastahanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Maliye Hazinesi arasında “36 Beyannnamesi davaları” olarak adlandırdığımız davaların ilki başlamış, nihayetinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na gidilmiş, bu merci ise 8/5/1974 tarihinde oybirliğiyle “36 Beyannamesinde bulunmayan malların sonradan edinilemeyeceği” kararını vermiştir. İşte bu Yargıtay kararı daha sonra Maliye Hazinesi veya Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce Azınlık Vakıfları aleyhine açılan benzer davalara “emsal içtihat” teşkil etmiş ve davaların azınlık vakıfları aleyhine sonuçlanmasında birincil derecede rol oynamıştır.

Ne var ki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, verdiği kararda büyük yanılgıya düşmüş, Türkiye’deki Azınlık cemaatini “Türk olmayanlar” olarak değerlendirmiş, Türk olmayanların meydana getirdikleri Tüzel Kişilikler’in ise taşınmaz mal edinmelerinin yasak olduğunu belirtmiştir. Kararın bu bölümü şu cümlelerle açıklanmıştır: “Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri Tüzel Kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır. Çünkü, Tüzel Kişiler Gerçek Kişilere oranla daha güçlü oldukları için, bunların taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde, devletin çeşitli tehlikelerle karşılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır. Bu nedenle de karşılıklı olmak şartıyla yabancı Gerçek Kişilerin Türkiye’de satın alma veya miras yolu ile taşınmaz mal edinmeleri mümkün kılınmış olduğu halde, Tüzel Kişiler bundan yoksun bırakılmışlardır.”

Sorulması gereken soru şudur: Azınlıklara ait Vakıflar “Türk Vakfı” mıdır yoksa “Yabancı Vakfı” mı?

Azınlıklara ait Vakıflar Türk Medeni Hukuku’nun tanımladığı “Hükmi fiahsiyet” (Tüzel Kişilik) sıfatına sahip yüzde yüz Türk Vakıflarıdır. Türkiye’deki “Yabancı Cemaat Vakıfları” ile karıştırılmamalıdır. Ancak Yargıtay Genel Hukuk Kurulu 1974 yılında verdiği kararla ne yazık ki bu karıştırmayı yapmış, “Azınlıklar”a ait cemaat vakıflarını “Türk olmayan yabancı vakıflar” olarak tanımlamış ve mal edinemeyeceklerini belirtmiştir. Çünkü Türkiye’de yabancı hakiki (birey) ve hükmi (kurumsal) şahısların mal edinebilmesi devletler arasındaki mütekabiliyet (karşılıklılık) esaslarına göre düzenlenmiştir. Ancak tarihin hiç bir döneminde yabancılıkla ilgisi olmayan Ermeni Azınlıka ait Vakıflar için bu tür bir mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi sözkonusu olamaz ve kısıtlama getirilemez.

Bu haksızlığa son verilmelidir!

Bugüne değin Ermeni cemaatinin vakıflarına ait 30’u aşkın çeşitli bina ve arsa bu uygulamayla Ermeni vakıfların elinden alınmış ve eski sahiplerine iade edilmiştir.

Devlet bürokrasisi bu haksızlığı üstlenmeyip, “Ne yapalım Türkiye’de yargı bağımsızdır” deyip sorumluluğu yargıya ihale etmiştir. Oysa bu haklı bir savunma değil, tipik bir savuşturmadır.
Siyasi erk, eğer istenirse yeni bir yasal düzenlemeyle, konuya rahatlıkla bir çözüm getirebilir.

Getirmelidir de çünkü bu bir demokrasi ayıbıdır.

Ek 3
Lozan Antlaşması’nın Azınlıklara ilişkin maddeleri

Lozan Antlaşmasının 37. maddesinden 45. maddesine kadar 9 madde, “Azınlıkların Korunması” başlığı altında toplanmıştır. Antlaşmanın tam metni şöyledir:

Azınlıkların Korunması

Madde 37

Türkiye, 38. maddeden 44. maddeye kadar olan maddelerin kapsadığı hükümlerin, temel yasalar olarak tanınmasını hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbir kanun, yönetmelik (tüzük) ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir (taahhüt eder).

Madde 38

Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin doğum, bir ulusal topluluktan olma (milliyet), dil, soy ya da din ayrımı yapmaksızın hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir. Türkiye’de oturan herkes, her dinin, mezhebin ya da inancın kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan gereklerini, ister açıkça, ister özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, bütün Türk vatandaşlarına uygulanan ve Türk Hükümeti tarafından milli savunma ya da kamu düzeninin korunması için ülkenin tümü ya da bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme (yerleşme) hakkından tam olarak yararlanacaklardır.

Madde 39

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık (medeni hukuk) ve siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye’de oturan herkes din ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacaklardır.

Din, inanç ya da mezhep farkı, hiçbir Türk vatandaşının yurttaşlık haklarıyla (medeni haklar) siyasal haklarından yararlanmasına ve özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükselme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışmasına, sanayii ile uğraşmasına engel olmayacaktır. Bütün Türk vatandaşlarının, gerek özel gerek ticari ilişkilerinde, din, basın ve her çeşit yayın konusunda ve açık toplantılarda dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır. Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçe’den başka dille konuşan Türk vatandaşlarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar sağlanacaktır.

Madde 40

Müslüman olmayan azınlıklara mensup olan Türk vatandaşları hem hukuk bakımından hem de uygulamada diğer Türk vatandaşlarına uygulanan aynı muamele ve aynı güvencelerden (garantilerden) yararlanacaklardır. Bunlar özellikle giderleri kendilerine ait olmak üzere her türlü hayır kurumuyla, dinsel ya da sosyal kurumlar, her türlü okullar, ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini ayinleri serbestçe yapmak konularında eşit haklara sahip olacaklardır.

Madde 41

Genel (kamusal) eğitim konusunda, Türk Hükümeti, Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının önemli oranda oturdukları il ve ilçelerde, bu Türk vatandaşlarının çocuklarının ilkokullarda kendi dilleriyle eğitim yapmalarını sağlamak amacayla uygun kolaylıklar gösterecektir. Bu hüküm Türk hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğrenimini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır. Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşlarının önemli oranda buldukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklara devlet bütçesi, belediye ya da diğer bütçelerce, eğitim, din ya da hayır için ayrılan tutarlardan, hak gözetirliğe uygun ölçülerde pay ayrılacaktır. Sözü geçen tutar, ilgili kurumların yetkili temsilcilerine ödenecektir.

Madde 42

Türk Hükümeti, Müslüman olmayan azınlıkların aile durumlarıyla (statüleriyle, aile hukukuyla) kişisel durumları (statüleri, kişi halleri) konularında, bu sorunların adı geçen azınlığın görenek ve geleneklerine göre elverecek tedbirleri almayı kabul eder. Bu tedbirler, Türk Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden kurulu bir özel komisyonca düzenlenecektir. Anlaşmazlık çıkarsa Türk Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Avrupa hukukçuları arasında birlikte seçecekleri bir hakemi, üst hakem olarak atayacaklardır.

Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder. Aynı azınlıkların hâli hazırda Türkiye’de bulunan vakıflarına, dini ve hayır kurumlarına her türlü kolaylık sağlanacak ve izin verilecektir. Ve Türk Hükümeti yeni dini kurum ve hayır kurumu kurulması için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan, hiç birini esirgemiyecektir.

Madde 43

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmağa zorlanmayacakları gibi, hafta tatili (dini istirahat) günlerinde mahkemelerde bulunmadıkları ya da kanunun öngördüğü herhangi bir işlemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarını yitirmeyeceklerdir. Ancak bu hüküm, söz konusu Türk vatandaşlarını, kamu düzeninin korunması için diğer Türk vatandaşlarına yükletilen yükümler dışında tutar anlamına gelmeyecektir.

Madde 44

Türkiye bu kesimin yukarıdaki maddelerinin Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altına konulmalarını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisi’nin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça değiştirilmeyecektir. Büyük Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisi’nin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmeyi, bu antlaşma uyarınca kabul ederler.

Türkiye Cemiyeti Akvam Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden (taahhütlerden) herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma tehlikesini Meclise sunmağa yetkili olacağını, Meclisin duruma göre uygun ve etkili kabul edilecek bir hareket tarzı seçebileceğini ve gerekli göreceği yönergeleri (talimatları) verebileceğini kabul eder.

Bundan başka Türkiye bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada, Türk Hükümeti ile imzacı öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi’ne üye herhangi bir başka devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, Milletler Cemiyeti Misakı’nın (Nizamnamesinin) 14. maddesi uyarınca uluslararası nitelikte sayılmasını kabul eder. Türk Hükümeti böyle bir anlaşmazlığın, öteki taraf isterse, Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na götürülmesini kabul eder. Divanın kararı kesin Milletler Cemiyeti Misakı’nın (Nizamnamesinin) 13. maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktır.

Madde 45

Bu kesimdeki hükümlerle Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanımış olduğu haklar, Yunanistan tarafından kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlık için de tanınmıştır.

Ek 4:
Yasa tasarısının ilgili maddesi ve gerekçe bölümü

“Vakıflar Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” adıyla hazırlanan tasarının 9. maddesine eklenen fıkralar arasında, Azınlık vakıflarına (Cemaat Vakıfları) yönelik yeni düzenlemeler yer alıyor.

Maddede Yabancı Vakıfların Türkiye’de birim açması ve Türkiye’de kurulan vakıflarla işbirliğinde bulunması vecemaat vakıflarının mal iktisap edebilmeleri düzenleniyor.

9. Maddenin ilk dört fıkrası yabancı vakıflara ilişkin düzenlemeler getirirken Azınlık vakıflarına ilişkin beşinci fıkrada getirilen yeni düzenleme şöyle: “Cemaat Vakıflarının 1936 tarihinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar her ne suretle olursa olsun iktisap etmiş olduğu gayrimenkuller 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 44 üncü maddesine göre verilen 1936 tarihli beyannamelerine eklenir. Vakıfların satın alma, bağış, ölüme bağlı tasarruflar ve benzeri yolla ellerinde bulundurdukları gayrimenkullerin 1936 listelerine eklenmelerine, Dışişleri ve İçişleri Bakanlığının uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce karar verilir. Bu vakıfların taşınmaz iktisap etmeleri ve taşınmazları üzerinde her türlü tasarrufta bulunmalarına Dışişleri ve İçişleri Bakanlığının uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce karar verilir. Yukarıdaki hükümlerin uygulanmasında Devletlerarası mütekabiliyet şartı aranabilir.”

Gerekçe bölümü

Kanun tasarısının genel gerekçe bölümünde ise getirilmek istenen değişikliğin tesbitleri ve gerekçeleri şu ifadelerle yer alıyor:

“Cemaatler; aralarında ırk, dil, din birliği olup beraberce yaşama arzusuna bağlı olan ve milletin çoğunluğu içinde yaşayan topluluklardır. Ülkemizde bu tanıma uyan dört grup gayrimüslim vardır ki bunlar: Rum, Ermeni, Musevi ve Süryani topluluğudur.

Ülkemizde azınlıkların taşınmazlara sahip olabilmeleri ilk defa 16 fiubat 1328 (1912) olmuştur. Bu yasa ile gayrimüslimlere ait yemekhane, hastane, kilise, sinagog ve benzeri sosyal ve hayri kuruluşlar, hayır kurumları olarak nitelendirilmeşlerdir.

2762 sayılı Vakıflar Kanununun yürürlüğe girmesiyle Kanunun geçici maddesi uyarınca verilen 1936 tarihli beyannameleri vakfiye olarak kabul edilmiştir. Beyannamede gösterilen taşınmazların, anılan Kanunun 44 üncü maddesi gereğince, vakfı adına tapuda tescilinin yapılabileceği öngörülmüştür. Vakıflar, vakfiyelerinde yer alan hükümlere göre faaliyette bulunabileceğinden, verilen beyannamede bu konuda bir hüküm yoksa, beyannamede gösterdikleri taşınmazların dışında herhangi bir suretle (vasiyet, bağış, satınalma v.b) taşınmaz iktisap edemezler.

Lozan Barış Antlaşmasının 37 ila 45. maddelerinde azınlıkların korunmasını amaçlayan hükümler yer almıştır.

Anlaşmanın 42. maddesinde “Türk Hükümeti bu azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurmalarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlayacak ve…” hükmü yer almaktadır.

Cemaat vakıflarının hayri, sosyal, eğitim, sağlık, kültür alanındaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere Bakanlar Kurulu kararı ile mal iktisap edebilmelerine imkan tanımak üzere bu düzenleme yapılmıştır.

Ek 5:
Yasa tasarısına ilişkin bir değerlendirme

Yasa tasarısı geçen yılın Aralık ayında ilk kez gündeme geldi.
Türkiye Ermeni Patriği tasarının varlığını öğrenir öğrenmiz Ankara’ya giderek Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, muhalefet liderleri Tansu Çiller, Recai Kutan, Tayyip Erdoğan ve Bakan Nejat Arseven’le görüşmelerde bulundu.
Yasa tasarısının cemaaati rahatsız eden yanlarını, eksiklerini dile getirdi.

Yasa tasarısındaki “Mütekabiliyet” şartı Ermeni cemaatini rahatsız eden en duyarlı kısımdı. Aslen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Türkiye Ermenilerinin, kendileri hakkında mütekabiliyet anlayışı sürdürülmesine tepki duymaları doğaldı.
Yasa tasarısında İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının onayının aranması da itiraz konusuydu çünkü diğer Müslüman vakıfların mülk edinmesinde böyle bir şart aranmıyordu.

Azınlık vakıflarının ellerinden alınmış mülklerinin iadesine ilişkin yasa tasarısında herhangi bir değinme yoktu, bu durum da yasa koyucuların dikkatine sunuluyordu.

Patriğin Ankara ziyaretinin ardından Sol ve Sağ’dan bazı basın organlarında, yasa tasarısına ilişkin eleştirel yaklaşımlar görüldü. Ortak eleştiri, yasa tasarısının Yabancı ve Azınlık Vakıfları’na sınırsız haklar getirdiği ve bu hakların ileride Türkiye için güvenlik tehditi oluşturacağı yönündeydi.

Bu eleştiriler sonunda daha önce tasarıyı imzalayan MHP’li bakanlardan Şuaip Üşenmez tasarıdaki imzasını geri çekti.
Tasarı yeniden görüşülmek ve düzenlenmek üzere bir alt komisyona havale edildi. Tasarı şu anda Alt Komisyon’un gündeminde.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: