İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mine Kırıkkanat: Tutunamayanlar

Radikal yazarı Mine Kırıkkatat yazısında azınlıkları ‘Tutunamayanlar’ olarak nitelendiriyor.


Yenilmiş bir yüzün resmi vardı kitabın üstünde. Gürsel Göncü: “Al, oku bunu!” dedi emir verir gibi. Hoyratlığının ardında, sevgisi gizliydi. Bir avuç genç insandık. Dişlerimizi yaşama geçirmeye hazırlanıyorduk. Hem de ideallerimizden taviz vermeden. Birbirimizi göz ucuyla izliyor, yazıyor ve yazarken birbirimizle yarışıyorduk. İçimizde en gencimiz Gürsel,
‘bizim çocuk’; kendisinin ablası olabilecek yaştaki naçiz yazarınızın, ki yazar değildi henüz, damarına basmak için yaratılmıştı sanki. Dul kalmış annelerine kol kanat germeye çalışan öksüz çocuklar gibi, ‘yerel kültür’ eğitimimi üstlenmişti. Oğuz Atay’ın
‘Tutunamayanlar’ı, ona göre okumazsam kesinlikle yazar olamayacağım kitaplardan biriydi. Oysa o kitabı zaten yaşıyordum ben. Tutunamayanların yanında çıkmıştım yola…

Onların tanığı olmaya. Öykülerini anlatmaya.

Oğuz Atay’ı okudum tabii. Gürsel’in hatırına.

Büyük bir yazardı, Oğuz Atay.
Acaba bugün Türkiye’de, okuyan var mı hâlâ Oğuz Atay’ı? ‘Tutunamayanlar’ı? Bilmiyorum…

Bir İsviçreli düşünür, “Tarih, aykırı yazarları aklında tutar. Uygunları unutur,” diyor. Ya tutunamayan aykırıları? Hatırlar mı acaba tarih? Sanmıyorum.

Aykırının bile yenilmeyeni gerekiyor. Galip olmasa bile haklı çıkanı en azından. Zamanda kalıcılığa.
Ve belki de bu yüzden, aykırıların yenildiği Türkiye’de hepimiz, ‘tutunamayanlar’danız. Her tutunamayan ile bir parçasının koptuğunu fark etmeyen bu ülkede, biz yeniğiz, ama ülke de yenik.

Çünkü bir ülkenin galibiyeti, aykırıların tutunduğu dallar kırılmazsa kazanılır. Atıl kalabalıkların çoğul, bön ve kuru gövdesinde değil.
Peki kimdir ülkenin yenilgisini hazırlayan,
aykırı dallarını budaya budaya cansız bir kütüğe döndüren geçici galipler?

İhanetlerinin adı nedir?

İhanetin göbek adı, aykırılığa koydukları yanlış tanımdır önce.
Bugün Türkiye’de, dünya tarihi kadar eski dogmaları, bin yıllar öncesinin hurafelerini savunan, örneğin insanoğlunun hâlâ Âdem ve Havva’dan doğduğuna inanan, en eski, en köhne kalıpları ‘aykırı’ gibi göstermektir, ihanet. Aykırı, kurulu düzene, var olan kalıplara isyan edendir. Geçmiş ve iflas etmiş düşünce sistemine geri dönmek isteyen değil.

Türkiye’nin geçici galipleri önünde, ilk gerçek aykırılar, Müslüman çoğunluğun içindeki Hıristiyan ‘azınlıklar’ tutunamadılar. Önce onlar yenildi.

Bir kitap çıktı postadan. Genç meslektaşım Baki Koşar yazmış: ‘Kilidi Sırlı Anahtar’. Türklerden çok önce sahibi olduğu vatandan koparılıp atılan Agop’un, o vatana her şeye rağmen ölmez otu gibi tutunma savaşı veren yavuklusu Lerna’ya, yıllar sonra yazdığı ve sahibine asla ulaşamayan bir mektubun öyküsü kitap.
Belki biraz ham, biraz fazla gazeteci üslubuyla yazılmış, ama o denli saf ve içten bir kitap. Aldı götürdü beni, yalnız benim hayatımdan çıkıp giden iki güzelim ‘aykırı’ ailenin anılarına. Dr. Henri’yi anımsadım, annemin hayatını kurtaran ve bir gün başını, güzel karısı Elizabet ve oyun arkadaşım Annik’i alıp, hiç bilmediği Arjantin topraklarına göçmek zorunda kalan. Kurtuluş’taki evimizin, Fransa’ya göçen eski sahiplerini ağlayarak uğurladığımız günlere geri götürdü beni, ‘Kilidi Sırlı Anahtar’.
İstanbul’u gezdirdiğim bir Fransız gazeteci, bir laf etmişti ki hiç unutmam: “Rumlarınızı ve Ermenilerinizi çok özleyecek, eksikliklerini çok hissedeceksiniz yakında. Çünkü Türkler, kendisine benzemeyeni yaşatmayacak kadar benzeşik” demişti.
O benzeşikliği, bir avuç aykırı idealist, Köy Enstitüleriyle aşmaya, havalandırmaya ve evrenselleştirmeye çalışmıştı. Can Dündar’ın enfes belgeselinde gördünüz, kimler yetişti en ücra Anadolu köşelerinden.

Zaten Türkiye, hayatını kurtaracak temel
‘aykırılığı’ o enstitüleri kapattığı gün yitirmişti. Şairler, yazarlar, müzisyenler ve bilim adamları yaratan o enstitülerin yerine imam hatip okullarını açmaya ve çoğaltmaya karar verdiği gün ise, biz
‘tutunamayanlar’la birlikte, kendi varlığının
ölüm fermanını imzalamıştı.

Tayyip Erdoğan’lar ancak geciktirilebilir artık. Ama önlenemez.
Tutunacak tüm dallar kesildi, ayakta kalan kütükten darağacı yapılır ancak.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: