İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ferhat Kentel:

Devletler iki boyutlu olarak kurulurlar, gelişirler ve batarlar. Bunlardan birincisi toplumlarıyla ilişkilidir. İkincisi ise diğer devletlerle olan ilişkileridir. Yani bir yandan, devlet içeride toplumsal dinamiklere bağlı olarak ortaya çıkar; en dinamik, güçlü kesimler devlete biçim verir. Daha sonraki gelişimi ise toplumsal talepleri taşıyabilme, toplumsal aktörler arasında dengeyi sağlayabilme kapasitesine bağlıdır. Öte yandan devlet olmanın anlamı, başka devletlerle birlikte olmaktan kaynak bulur. Uluslararası dengeler içinde devlet kendi başına varolamaz; bu platformun diğer aktörleriyle etkileşim halindedir. Bir bakıma devlet hem iç, hem dış boyutu gözönüne almak ve bunların arasındaki dengeyi sağlamak durumundadır.

Zamanımızda bu iki boyutun bir aradalığı giderek daha da önem kazanıyor. Tüm toplumlarda, bireylerin gittikçe yükselen farkındalık düzeyi, uluslararası olanla ulusal olanı birbirine yaklaştırıyor artık.

Türkiye devleti, İttihat ve Terakki’den beri, kendi toplumunu ciddiye almayan bir devlet olarak, bütün değişim sancılarını dış dengelere bağlı olarak yaşadı. Değişim olarak adlandırılan bütün operasyonlar, dışarıdan gelen baskılara göre yapıldı; ya baskıya uyum sağlandı, ya da “baskı olduğu için” değişime gidilmedi.

Öte yandan, toplumların bir aradalığını sağlayan unsurlardan biri en geniş anlamıyla üretimdir; bu üretimin paylaşılmasıdır. Ancak aynı önemde diğer bir unsur da sürekliliktir. Sürekliliği sağlayan ise bellektir. Belleği hergün otomatik bir silgiyle silinen toplumlarda geçmiş hakkında sadece ideoloji üretilir. Türkiye gibi ülkelerde ise üretilen bu ideoloji günün gereklerine göre yeniden yazılır, rötuşlanır, ama hiçbir zaman toplumun gerçekten neler yaşadığına dair şeffaf bir yaklaşım sunulmaz.

Türkiye toplumunun yüzyıla yakın bir zamandır, hergün yazdığı kendi tarihi adeta yine aynı gün unutma operasyonuna tâbi kılınıyor. Gerçek entelektüel tarihçiler sayesinde en fazla bir-iki nesil önce yaşayıp unuttuklarımızı ancak yeni yeni öğrenebiliyoruz.

Varlık Vergisini, 6-7 Eylül olaylarını, o günleri yaşamış olan ve hâlâ hayatta olanların dışında genel kamuoyu ancak yeni yeni öğrendi. Şimdi gene benzer şeyle oluyor. Dışarıdan gelen baskılar sonunda, ya da topluma dönük olmaktan, toplumun bellek ihtiyacına cevap vermekten çok, dışarıya cevap vermek için, şimdiye kadar sessizliğe gömülmüş olan bir olay “bilgi” olarak üretiliyor.

Bu “baskılara”, ya da “dış dinamiklere bağlı” ve “tepkisel” olarak üretilen bu bilgi ise sadece içinden giderek çıkılmaz bir aşamaya gelen durumu kurtarmak üzere “yazılıyor”. Önceleri “Doğu cephesinde Ruslara ve Ermenilere karşı verilen bir savaş” olduğu yönündeki tarih söylemi ve Anadolu topraklarında Ermenileri ve yaşadıkları trajedileri yok sayan ulusal homojenlik söylemlerinden sonra “aslında iki taraftan da kayıplar oldu, biz Ermeni kardeşlerimizle kardeş kardeş yaşıyorduk, yabancılar bizi böldüler” söylemine geçildi. Şimdi de resmi tarih kitaplarında Ermenilerin tehcirinden “haberdar” olacağız. “Tarihi gerçekleri doğru kaynaklardan” öğrenmek üzere…

Kürtler için de benzer bir durum olmadı mı? Önce bildiğimiz gibi onlar dağda yürüyen Türklerdi. Şimdi milliyetçi milletvekillerimizin bile kendi dillerinde şarkı söylemelerine “izin verdikleri” “Kürt kardeşlerimiz” oldular. Resmi ideoloji önce yok sayıyor, arkasından geri dönüp ihtiyaca göre tarihi yeniden yazıyor; birilerini itibarlandırıyor, başkalarının itibarını geri çekiyor. İnsanın aklına geliyor: Stalin ve Kruşçev dönemlerinde, Kremlin duvarının üzerinde poz veren rejim bekçileri arasında itibar kaybedenlerin fotoğraflardan silinmesi ve rejimde dengeler değiştiği zaman silinen adamın büyülü bir değnekle aynı fotoğrafa girmesi gibi bir şey…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: